İslamiyat

Vakıf

Tarih: 6 ay önce

Vakf veya vakıf Arapça bir mastar olup; sözlükte; hapsetmek ve alıkoymak demektir. Vakıf’ın çoğulu "evkâf" ve "vukuf” olur.

Buna göre vakfetmek, malı sahibinin mülkü olmak üzere bırakmak ve o malın menfaatlerini, gelirlerini sürekli olarak yoksullara sadaka olarak vermek demektir.

Bir başka tarifle vakıf, kendisinden yararlanmak mümkün ve caiz olan bir malı, devamlı olarak Allah'ın mülkü olmak üzere temlik ve temellükten menetmek ve menfaatini, gelirini Allah rızası için bir hayır cihetlerine tasudduk etmektir. Burada mal, vakfedenin mülkiyetinden çıkar ve Allah'ın, yani onun adına kullanan toplumun mülkü haline gelir. Böyle bir malın yönetimi artık vakıfnamedeki şartlara ve genel esaslara göre olur. Vakıf olan mal artık satılamaz veya bir kimseye mülk olarak verile­mez.

İslâm'da vakıf Kur'ân, Sünnet ve İcmâ' delillerine dayanır. Kur'ân'da doğrudan vakıfla ilgili görülen âyet şudur:

"Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça tam hayra erişemezsiniz."[1]

Ashab-ı Kiram'dan Ebu Talha (ra) bu âyet inince; "Rabbimiz bizden sevdiğimiz mallarımızı kendi yolunda harcamamızı istiyor. Ey Allah'ın elçisi, en sevdiğim "Beyruhâ" arazimi Allah için tasadduk etmek istiyorum" dedi. Hz. Peygamber'in, araziyi en yakın hısımlarına vermesini tavsiye etmesi üzerine, onu amcasının oğulları ve diğer bazı hısımları arasında taksim etti.[2]

Tefsir bilginlerinin çoğu ve hadisçiler bu âyeti vakıfla açıklamışlardır.

Hz. Peygamber'in  şöyle dediği nakledilmiştir:

“Ademoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır. Devam eden kalıcı sadaka (sadaka-i câriye) yapanlar, topluma yararlı bir ilim (eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk bırakanlar."[3]

Hadiste geçen "sadaka-i câriye" nin vakfı da kapsamına aldığında şüphe yoktur. Hz. Âişe'den (ö. 57/676) nakledildiğine göre, Allah'ın elçisi Medine'deki yedi parça mülkünü vakfetmiştir.

Nadiroğuları'ndan Muhayrîk isimli bir şahıs şöyle bir vasiyette bulunmuştu: "Ben ölünce, tüm mallarım Allah elçisine ait olsun, O dilediği yere sarfetsin." Muhayrîk'in Hicret'in 2. yılında ölmesi üzerine tüm malları, Hz. Muhammed'e (sav) kalmış, o da bu malları, bir görüşe göre Abdulmuttalib ve Hâşimoğulları'na, başka bir rivayete göre İslâm'ın ve Müslümanların acil ihtiyaçlarına vakfetmiştir. İslâm'da ilk vakfın bu olduğu kabul edilir.[4]

Ashâb-ı kiramın pek çoğu mallarını vakfetmişlerdir. Hatta Câbir bin Abdullah'tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve mülk sahibi olup da, vakıf yapmamış bir kimse bilmiyorum."[5]

Hâkimin kararı ile tescil edilmeyen yahut "öldüğüm zaman malım vakıftır" şeklinde mal sahibinin vasiyetine bağlı bulunmayan vakıf geçerli olmaz.

Bir kimsenin, başkası ile ortak bir yerini hâkimin kararı ol­madan vakfetmesi caiz olmaz. Vakfın caiz olabilmesi için, sonucunun hiç kesintiye uğramayan ebedî bir yöne çevirmek şarttır.

Akarların vakfedilmesi caiz olur. Menkul = (taşınabilir) mal­ların vakfedilmesi ise caiz değildir. İmam Muhammed; kitaplar, mushaf, balta, keser, testere, kazan ve tabut gibi halk arasında örfen vakfedilen menkul malların vakıf olunabileceğine hüküm yermiştir. Fa­kat örfen vakfedilmesi adet haline gelmeyen elbise ve emtia gibi men­kul mallar vakfedilemezler. Fetva da İmam Muhammed'in görüşüne gö­re verilmiştir. Harp vâsıtası olarak kullanılan hayvan ve silâhların vakfedilmesi de caizdir.                                        

Vakfeden tarafından şart koşulmasa dahi vakfın ayakta dur­ması için her şeyden önce geliri ile vakfın tamiratı yapılır. Zengin bir adama yapılan vakfın tamiratını zengin adam ken­di parası ile yapar. Fakirlere vakfedilen bir malın fakirler tarafından ta­mir ettirilmesine hüküm verilemez. Vakfı kullanan, tamir etmek iste­mezse veya fakirse hâkim onu başkasına kiraya verir ve getirdiği para ile tamiratını yaptırır. Sonra da oturmak hakkına sahip olan kimseye geri verir.

Vakıf olan bir kervansaraya ihtiyaç kalmazsa onun vakfı, kendisine en yakın olan diğer kervansaraya nakledilir. Vakfedilen bir binanın yıkılan enkazı ve vakıf bir malın sö­külmüş aletleri yine o vakfın tamirine harcanır. Eğer bunlara ihtiyaç yoksa ihtiyaç zamanına kadar saklanır. Bu enkaz ve aletleri aynen ta­mir işinde kullanmak mahzurlu ise satılır ve parası yine tamirine har­canır. Vakıftan faydalananlar arasında taksim edilmez.

Vakıf yapan kimsenin, hayatta kaldığı müddetçe vakfın geli­rinin tamamını veya bir kısmını kendisine ayırması caiz olur. Mütevelli olmak hakkı da vardır.

Mütevelli, güvenilir bir kimse değilse hâkim, vakfı bunun elinden alır ve başka bir mütevelli tayin eder.

Bir mescit yapan kimse onun yolunu kendi yerinden ayırıp içinde insanların namaz kılmalarına izin vermediği müddetçe bu bi­na kendi mülkiyetinden çıkmaz. Cami dar gelse ve yanında umuma ait yol bulunsa cami yol ta­rafından genişletilir; yol dar gelince o da cami tarafından genişletilir.

Bir kimse, müslümanlar için bir çeşme, yolcular için han, ker­vansaray veya havuz yapsa, kuyu kazsa, kendi yerini insanlar için me­zarlık yahut yol yapsa, hâkim karar altına almadıkça veya yapanın ölü­münün ardından vakıf olacaklarına dair vasiyeti bulunmadıkça geçerli olmaz.

Hastalık halinde yapılan vakıf vasiyet olur.


[1] Al-i İmran, 3/92.

[2] Buharî, Zekat, 44.

[3] Müslim, Vasıyye, 14; Ebû Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36.

[4] Müslim, Fezâilü's-Sahâbe, 196; A. b. Hanbel, Müsned, I, 45.

[5] İbn Kudame, el-Muğnî, Mısır, 1970, IV, 4.