İslamiyat

Âlime Saygı

Tarih: 1 ay önce

Konular

 

Âlimlere Sevgi Ve Saygı

İlginç Bir Mektup

Lokman Hekîm’in Nasihatları

Saygı Neyi gerektirir?

Özellikle Öğrencinin Saygısı

İki Hikâye

Milli Eğitimin Korkunç İstismarı

Çağdaş Eğitimdeki Eksiklik

Âlime Saygının Faydası

Basit Bir Örnek

İlme Saygısız Yönetimler

Âlimlerin Teşviki

 

 

Âlimlere Sevgi Ve Saygı

Müslümanlar, âlimlerini, hocalarını sevecek ve sayacaktır. Ellerinden geldiğince onlara ikram edecektir. Bu onlar üzerine bir vecibe, bir vazife, bir borçtur. Âlimlere en güzel ikram ise, onlara karşı gereken edebi göstermektir.

Hiç şüphesiz edebin başı, tazimdir, hürmettir. Nitekim Allah Teâla, Hucurât suresinin ilk ayetlerinde, ashab-ı kiramın Peygamberimize takınması gereken edep ve terbiyeyi anlatıyor. Özet olarak şunlar zikredilir:

“Ona (sav) karşı daima saygılı olmak, sözde, görüş bildirmede veya davranışta onun önüne geçmemek, huzurunda onun sesinden daha fazla sesini yükseltmemek, onu, birbirlerini çağırdıkları gibi çağırmamak, istirahatını bozmamak, eziyet edip incitmemek, evinin içinde dinleniyorsa, çıkmasını beklemek, dışarıdan bağırıp çağırarak onu çıkmaya zorlamamak”(1).

4. ayet dikkat çekicidir:

“Ey Resûl-ü Ekrem! Odaların dışarısından yüksek sesle seni çağıranların ekserisi akılsız kişilerdir.”

Bu ayetlerin tefsirinde Konyalı Mehmed Vehbî Efendinin bir tespiti var: “Resulullah'ın çıkışını gözlemeksizin hücre-i saadet dışından Resulullah'ı çağırmakla rahatsız edenleri Vâcib Teâla behayim -hayvanlar- seviyesine indirmiştir. Çünkü insanlarla hayvanlar arasındaki fark, çağırmak zamanını bilip bilmemek ve nezaket üzerine çağırıp çağırmamaktır. Bazı âlimler bu ayetin işaretlerinden delil getirerek, tazime şayan olan kimselerin haklarında da ta’zime riayet lazım olduğunu bayan buyurmuşlar ve mesela talebe üstadı çıkıncaya kadar beklemeli, edep göstererek kapısını çalmamalı demişlerdir.(2)

Bu ayetlerin tefsiri yapılırken, hocamız Ahmed Coşkun Beyin, “Bizim memleketimiz olan Erzurum’da hala bu edep vardır” dediğini hatırlıyorum. Allah Teâla’nın daim kılsın.

Kur’an, evlere girmenin adabını öğretiyor.(3) Orada böyle bir mecburiyet yok. Öyleyse bu farz değil, gözetilmesi tavsiye olunan bir edeptir, terbiyedir. Bir müslümanın, özellikle öğrenme ve faydalanma konumunda olan bir kişinin, ilim öğrendiği öğretmenine, hocasına, kısacası âlimlere hürmet etmesi, hatta hizmet etmesi, istifadesi için bir şart makamındadır.

Bu hürmet ve hizmet, kalbinden kıymetini bilerek saygılı olmak, bedenen gereken saygıyı göstermekten başka, görünen hizmetlerine koşmak, harcaması gereken yerlerde seve seve harcamak gibi hem kalbî, hem bedenî, hem de malî olmakla birlikte, edep ve hizmetin bütün iç ve dış şartlarını taşımalıdır. Bu edep ve hizmet, huzurunda olduğu gibi, gıyabında, hatta vefatından sonra da devam etmelidir.

Bir insan şuna inanmalıdır; eğer hocasına, üstadına hakkıyla hürmet ve hizmet etmezse; öğrendiklerinin bereketini göremez, kalbinin nurunu, hazzını kaybeder, manen hocasından uzak düşer, yabancılaşır. Hocası bunu, hissettirmeyebilir. Ama işin tabiatı bunu icab ettirir. Kendisi de, aynı ceza ile karşılık bulur.

Anlatılır ki bir gün, İmam Nevevî'yi, hocası Kemal İrbilî yemeğe davet etmiş. Ama Nevevî:

- Efendim, bağışlayın; şer’i bir mazeretim var, demiş. Arkadaşları:

- Mazeretin nedir? diye sorunca:

- Dikkat etmeden yiyeceğim bir lokmayı hocamın bakmasından endişe duydum, diye cevap, vermiş.(4)

İmam Nevevî, her ders için çıktığında bu dersten hayır görmek için hocası hesabına sadaka verir ve şöyle dua edermiş: “Ey Allah’ım! Hocamın ayıp ve kusurlarını bana gösterme ve benden sakla ki, gözüm onun eksiklerini görüp de haberim olmasın. Kimseden de hocam hakkında böyle şeyleri duyurma.”(5)

İlginç Bir Mektup

Seyyid Fehim-i Arvasî, yanında yetiştirdiği Şeyh Abdulhâkim Arvasî’ye 1882 senesinde zahiri ilimlerde icazet, 1888 yılında da beş tarikattan hilafet verir. 1883 yılında Abdulhâkim’in kardeşlerine bir mektup yazarlar. Mektup “Sevdiğim, kıymetli Seyyid İbrahim ve Seyyid Taha” diye başlar. Selam kelamdan sonra şöyle biter:

“Bu fakir, üstatlarımdan nasıl me’zun olduysam, O’nu da öyle me’zun eyledim. Sizler O’na artık kardeş gözüyle bakmayınız. İlmin şerefini gözetmek için O’na karşı çok tevazu gösteriniz. Bunları sizin iyiliğiniz ve yükselmeniz için yazıyorum. Bundan başka, ilme tevazu göstermek, Allah Teâla’ya tevazu etmek demektir. Bu kısa yazımdan çok şeyler anlayınız.”(6)

Evet, bizim de çok şeyler anlamamız gerekir bu mektuptan!

Lokman Hekîm’in Nasihatları

Kur'an-ı Kerim’de kendisine ilim ve hikmet verildiği anlatılan Lokman Hekîm, adıyla bilinen surenin 12 ila 19. ayetleri arasında oğluna çok güzel öğütler verir. Bu öğütler gerçekten de O’nun hikmetine şahitlik yaparlar. Herkese bir kere daha onları okumalarını tavsiye ederken, yine oğluna, âlimlere saygı adına şu nasihatları verdiğini görüyoruz:

“Oğlum, hikmetten nereye ulaşabildin?

Beni ilğilendirmeyen ve bana faydası olmayanı yüklenmem”.

“Yavrucuğum, Bir başka şey daha var: Âlimlerle düşüp kalk, önlerinde diz çök. Allah Teâla’nın ölü araziyi yağmurlarla dirilttiği gibi, ölü kalpleri de hikmetle diriltir.”

“İdareciler hikmeti size terk ettikleri gibi, siz de dünyayı onlara terk edin”

“Yavrucuğum! İlmi, âlimlere karşı övünmek, sefihler ile tartışmak, salonlarda gösteriş yapmak için öğrenme. İlmi umursamazlıkla ve cehalete rağbet ederek terk etme. Oğulcuğum! Meclisleri şöyle bir gözünün önüne getir: Eğer bir topluluğu Allah Teâla’nın (Azze ve Celle)’ı zikreder görürsen, hemen yanlarına otur. Çünkü bilenlerden isen, ilmin sana fayda verir, bilmiyorsan sana belletirler. Allah Teâla’nın (Azze ve Celle) onlara rahmetini eriştirirse, sen de nasiplenirsin. Allah Teâla’nın (Azze ve Celle)’ı zikretmeyen, ilim öğrenmeyen bir toplulukla sakın oturma, çünkü o takdirde bilgin isen, bilginin sana bir faydası dokunmaz. Cahil isen azgınlığın artar. Eğer Allah Teâla’nın (Azze ve Celle) onlara azap verirse belki sana da erişir.”

Oğlum! Âlimlere karşı saygılı ol ve onlarla münakaşa etme; yoksa gözlerinden düşersin ve seni terk ederler. Cahillerle de tartışma; yoksa seni anlamaz, cahil yerine kor ve kötü söylerler. Lakin ilimde senden üstün veya altta olanla beraber oturmaya kendini alıştır. Çünkü ancak âlimlere oturmaya sabreden,  onlara devam eden, yumuşaklıkla onların ilimlerinden alanlar alim olabilirler.”

“Ey yavrum! Hiç şüphesiz ilim, miskinleri meliklerin meclisine oturtur.”(7)

Saygı Neyi gerektirir?

Hiç şüphesiz âlimlere saygı, onlara tevazu ile yaklaşarak sözlerini dinleyip uymayı, öğüt ve nasihatlarından istifade edip yararlanmayı gerektirir. Akıllı olmanın gereği budur. Kuru bir saygının bireysel ve toplumsal hayatımıza bir katkısı olmayacağı, bir kazanç sağlamayacağı kesin olduğu gibi, âlimlere karşı kibir ve istiğnanın da bir istifadesi olmayacağı kesindir. Hatta israf edilmiş bir emek olarak zarar ve ziyandan başka bir şey değildir.

Akıllı insanlar öğüt ve nasihatın kıymetini bilir ve istifade ederler. Gurur ve kibir en büyük özellikleri olan ahmaklar ise, öğütten ve öğüt verenlerden pek hoşlanmazlar. Hatta “Benim başkasının aklına ihtiyacım yok.” “Benim nasihata karnım tok.”  “Akıl verme para ver” gibi saçma sapan sözleri siz de az duymamışsınızdır. Hâlbuki atalarımız: “Akıl gibi sermaye olmaz.”, “Akıllı neyler balı, akılsız neyler malı.” demişlerdir. Yine ataların: “Akıl akıldan üstündür” sözünü bilen, hiç şüphesiz kibir ve kendini beğenmişliği atarak, âlimlere tevazu ile yaklaşır.

 Şu vecizeler bu gerçekleri ne güzel ifade ederler:

"Akla mağrûr olma Eflâtun-ı vakt olsan dahî,

Bir edîb-i kâmili gördükde tıfl-i mekteb ol." (Nef''î)   

 

“ En akıllı insan öğüt alan insandır.”

”Her nimetin bir şükrü vardır. Akıl nimetinin şükrü de düşünüp öğüt almaktır.”                 

“Akıllı bir kişi, düşmanından da akıl öğrenmeyi ihmal etmez.”                                

“Aptallar, akıllılardan pek az şey öğrenirler; ama akıllılar, aptallardan çok şey öğrenirler.”

Özellikle Öğrencinin Saygısı

İnsanlar arasında âlimlere en fazla saygıyı, kuşkusuz ondan doğrudan ilim alanlar göstermelidirler. Yani öğrenciler. Bunun ölçüsünü de Kur’an ve Sünnetde buluruz. Kısaca şöyle söylemek, konuya geniş bir açıklık getirecektir:

Ashab-ı kiramın, Hz. Peygamber (sav) Efendimize saygısı neyse, öğrencinin hocasına saygısı da o olmalıdır.

“Efendim, hoca peygamber değil ki” diyene, “öğrenci de sahabî değil” der ve uzatmamasını isteriz.

Bütün İslam terbiyecileri ittifakla şunu söylerler; hocasına saygı göstermeyen öğrenci, ilim elde edemez. Azıcık etse de, o ilimden istifade edemez. Saygı ilmi artırdığı gibi, saygısızlık da ilimdeki feyze, faydaya ve berekete manidir. Bunun için öğrencinin âdâbı ile ilgili müstakil kitaplar yazılmıştır.(8)

Bu edepleri şöyle özetleyebiliriz: Hocasına her zaman saygılı olmalı, güzelce selamlayarak yanına varmalı, edeple oturmalı, ilgi ile dinlemeli, lüzumsuz soru ve hareketlerden sakınmalıdır. Yolda yürürken bir adım arkasından yürümeli, önüne geçmemeli, makamına oturmamalıdır. Geldiğinde ve giderken ayağa kalkmalı, o ayakta iken oturmamalı, ona kızmaktan veya kızdırmaktan sakınmalı, gıybetini yapanlara mani olmalı, hocasını savunmalıdır.

Öğrenci öğretmenin elini öpmeli, ona karşı mütevazı olmalı, konuşurken “sen” değil “siz” demeli, gıyabında adının yanına “hocam, efendim, üstadım” gibi saygı ifade eden kelimeler eklemeli, gurur, kibir, inat ve karşı gelme gibi davranış bozukluklarını asla yapmamalıdır. Onun kendisine kızmasını, azarlamasını dahi hayrına bilmeli ve teşekkürünü eksik etmemelidir.

Öğrenci öğretmeninin daima rızasını aramalı, sevmediği işlerden kaçınmalı, eksik ve hatalı taraflarını araştırmamalı, duyduğunu, gördüğünü gizlemeli, işaretlerini emir saymalı, hizmetlerini yapmalı ve bu konuda sabırlı olmalıdır. Hayatı boyunca hocası için dua etmeli, ölünce de kabrini ziyaret ederek onun için sadaka vermeli, istiğfar etmeli, hatta mezarının bulunduğu tarafa ayaklarını uzatıp yatmamalı, geride bıraktığı hanımıyla evlenmemeli, dost ve akrabalarına sevgi ve saygıyı devam ettirmelidir.

Bir öğrencinin, Allah Teâla’nın rızasını kazanmak, ahiret saadetini elde etmek, kendisi öğrenip amel etmekle beraber başkalarına da öğretmek, dine ve ilme hizmet etmek düşüncesi içinde olması da, hocasına bir saygı ve hürmetin ifadesidir. Vefat etse bile o, bu haliyle hocasına rahmet okuyarak ve okutarak sevap göndermede ve saygı yaymadadır. Tam aksine ilmi Allah Teâla’nın için değil de, şan ve şöhret için, insanların ilgi ve sevgisi için, mal, makam ve riyaset için, hizmet edilmek ve hürmet görmek için öğrenmiş ise, bu dahi hocasına bir saygısızlık ve ihanettir. Böylesi kötü niyet ve davranışlardan, bir de hoca hakkı sebebiyle kaçınmak gerekir.

İki Hikâye

Şu olayı ilk okuduğumda oldukça etkilenmiştim: İmam Züfer (ra), bir defasında abdest alırken, hocası İmam-ı A’zam Ebu Hanife (ra) çıka geldi. Züfer, üstadı için ayağa kalkmadı ve tazimde kusur etmiş oldu. Belki de abdestle uğraştığı için kalkmamıştı. İşte bu yüzden O’nun görüşleri ve içtihadları, mezhepde zayıf kaldı. Hâlbuki İmam Züfer, İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin üç büyük talebelerinden biri olmakla hem ilmen ileri bir seviyede bulunuyordu, hem de İmam-ı A’zam’la fazla beraber olanlardandı.(9)

Bizim tarihimiz böyle güzel sahnelerle doludur hamdolsun. Tarih, tabakat ve teracim kitaplarında bunların binlercesine rastlarız. İşte onlardan biri: Hatip Bağdadî “Tarih”inde (14/15) der ki: “Halife Me’mun iki oğluna dilbilgisi öğretmesi için el-Ferra’yı görevlendirir. Bir gün Ferra bir ihtiyacı için kalkar. İki çocuk birden hocalarının ayakkabılarını vermek için yerlerinden fırlarlar ama öne geçmeyi başaramazlar ve tartışmaya başlarlar. Nihayet birer ayakkabı sunmakta sulh olurlar ve öyle yaparlar. Her olan bitenden haberdar olan Me’mun’a bu da bildirilir. Çağırtır Ferra’yı ve sorar:

- İnsanların en azizi kimdir? Ferra:

- Emiru’l Mü’minin’den daha azizini bilmiyorum. Der. Emir:

- Evet, insanların en azizi o âlimdir ki, ayağa kalktığı zaman veliahtlardan her biri ayakkabısını sunmak için yarışır, nihayet her biri birini takdimde sulh olurlar, der. Anlaşılan Me’mun da çocuklarının yaptığından iftihar etmektedir. Ferra:

- Ey Emiru’l Mü’minin! Ben aslında onları bu yaptıklarından alıkoymak istedim ama terbiyelerinde bir noksanlık olmasın ve iyi ahlaka yönelmelerine engel bulunmasın diye vazgeçtim. Bana rivayet olundu ki İbn Abbas, yanından çıkana kadar Hasan ve Hüsayin (radiyellahu anhum)’in özengilerini tutmuştu. Yanında bulunanlardan biri:

-Sen onlardan daha yaşlı olduğun halde bu yeni yetmelerin özengisini mi tutuyorsun? Der. İbn Abbas (r.a.):

- Sus ey cahil! Fazilet ehline fazileti, ancak fazilet sahipleri bilir.

Me’mun:

- Eğer sen onları bu hizmetten menetseydin, bunu suç sayar, seni azarlama ve kınama ile üzerdim. Bu onların şerefini düşürmez, aksine kadir ve kıymetlerini artırır, içlerindeki cevheri gösterir. Bu yaptıklarıyla hayırlı ferasetlerini göstermiş oldular. İnsan ne kadar da büyük olsa, şu üçü olmadan büyük olamaz; Sultanına, ana babasına ve ilim aldığı hocasına tevazu. Onları bu yaptıklarına karşı yirmibin altınla ödüllendirdim. Sana da onbin gümüş lira, onları güzel terbiye ettiğin için.”(10)

Milli Eğitimin Korkunç İstismarı

Bugün eğitim ve öğretimden herkes şikâyetçi. Biz öğretmenler olarak herkesten daha çok şikâyetçiyiz ve bu durumdan çok üzülmekte, çok utanmakta ve de çok korkmaktayız. Çocuklarımıza yeterince tatmin edici bilgi ve görgü veremiyoruz. Atalarımızdan kalan irfan da bir obruk gibi çökerse halimiz nice olur? Eğitim ve öğretimde maalesef yeri gittikçe genişleyen bir boşluk oluşmakta, onun yerini ise, bu uğraşa tam ters düşünce, tavır ve davranışlar doldurmaktadır.

Çok acıdır ki bugün okullarda ders çalışma ve bir şeyler öğrenme diye bir kaygı kalmamıştır. Öğrencilerde ilme karşı bir ilgi ve sevgi oluşmamış, okumaktan amacın ne olduğu şuuru zihnine yerleşmemiştir. Kafalarda birbirine zıt düşünceler, hevesler, şehvetler cirit atmakta, kara bulutların kararttığı ufuklar bir umut olmaktan çıkmaktadır. Okulda öğrenilmeyen edep ve irfan yokluğuyla kalpler katılaşmakta, vicdanlar körelmekte, merhamet damarlardan çekilmektedir. Vücut ülkesini ele geçiren nefsin doymak bilmeyen hırs, duygu ve şehvetleri, azgın şeytanların da ayartmasıyla artık insanı esir alarak götürüp meçhulün uçurumlarına atmaktadır. Yaşanan hayat, sanki cehennemin giriş kapısından avluya adım atmaktır.

Bütün davası pozitivizm olan bakanlığın başıboş bir nesil yetiştirmek istercesine yazboz tahtasına dönüştürdüğü sistem değişiklikleri ve ders geçme biçimleri eğitim ve öğretimi mahvetti. Hele bir de “başarısız öğrenci yoktur, başarı nerdeyse öğretmen onu arayıp bulacak, öğrenciye zayıf not vermeyecek” safsatası herkeste, “bilen de geçiyor sınıfı, bilmeyen de”  kanaatını geliştirerek, bilime, okumaya, geleceğe olan güveni sarstı. Buna bir de asıl öğrenilmesi gereken derslerin okutulmadığını ve mevcut olanların da müfredat katliamına uğradığını katarsak, felaketin boyutları belki biraz daha iyi anlaşılır. Eğer şu üniversiteye hazırlık kursları ve özel dershaneler de olmasa, başarısızlık bütün çıplaklığıyla ortaya dökülecek ve sistemin kokuşmuşluğundan burunlar tıkanacaktır. İçinde olmasak biz de inanmayacaktık, fakat acı gerçek şudur ki, bir gizli el, bu vatanın çocuklarını heder etmek için milletten vergi toplayarak Milli Eğitim Bakanlığı diye teşkilatlanmış, katliam yapıyor!

Kalp, ruh ve zihniyet dünyasında yapılan bu korkunç cinayetleri, bu affedilmez eğitim eksikliklerini belki bir parça dershaneler kapatıyor. Ama enteresandır, orada öğrenilenler bile, işe yarar bilgiler olarak kabullenilmemektedir. Amaç, gerekli olan bir evreyi, yani üniversite sınavını aşmaktır. Yoksa kimse bilginin ve işlevinin farkında değildir.

Bu sistem öğretmeni, öğrenciyi, öğrenci velisini, topyekün milleti, emeği ve ilmi istismar ediyor. Yıllardır parasını alıyor ama karşılığını vermiyor. Öğretiyormuş gibi yaparak cahil bırakıyor. Üst üste okul bitirip diploma alanların ilim bakımından kendilerine güvenleri yok. Kendimden biliyorum, özel çabalarımız olmasaydı, bitirdiğimiz okulda öğrendiklerimizle ne dini öğretebilen bir din dersi öğretmeni, ne de halkın fetvasına doğru cevap verebilecek bir müftü olamayacaktık. Peki, biz böyleyiz de doktorlar, hâkimler, mühendisler nasıl? Değişen bir şey yok, zira aynı bedenin organlarıyız. İşte bize yapılan istismar ve işte yaşadığımız korkunç iflas budur!

Özellikle son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı her sene “şartsız kurul” çıkarmakta ve çalışanla çalışmayan arasındaki farkı, gözle görünür bir şekilde kaldırmaktadır. Görünüşte böyledir tabi. Yoksa özel olarak çalışan ilim öğreniyor, bilgi elde ediyor, çalışmayan da cahil kalıyor. Aradaki farkı kimse kaldıramaz. “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?(11) Ama bu gerçeği, yaşları küçük olduğu için muhakemeleri tam gelişmeyen öğrencilerimize anlatıyoruz ama kavratamıyoruz. Sonuçta eğitimin kalitesi düştükçe düşüyor. Artık istemesek de üniversiteler lise seviyesine geriliyor. Bir profösör dert yanıyor: “Kendimi lise öğretmeni sanmaya başladım. Çünkü yaptığım iş o!” ben onu anlıyorum. Çünkü lise son sınıfta doğru dürüst okumasını bilmeyen öğrencilerin varlığını biliyorum. Şimdi biz İmam Hatip Liselerinde 8 yıl okutuyoruz. Bu öğrenciler ilahiyata gidiyor. Orada liseden gelenler var. Her şey sıfırdan başlıyor. Mezun olanlar İmam Hatip seviyesinde bilgileri ancak edinebiliyorlar. Peki, ne anladık biz İlahiyat fakültesinden? Böyle mi olmalıydı yüksek din tahsili? Bu nasıl bir demir leblebi bir sistemdir ki muhafazakâr iktidarlar bile bir çözüm bulamıyor?

Neticede elbette bundan ülke ve insanımız büyük zarar görüyor. Çünkü üniversiteden mezun doktor, doktorluğu bilmiyor; hasta ölecek. Müftü fetvaları bilmiyor; soran da mahvolacak. Öğretmen dersi anlatamıyor; öğrenci anlayamıyacak. Mühendis, alanına hâkim değil; yaptıkları yıkılacak, bozulacak vs... Kötü örnekleri çoğaltabiliriz. Zaten üniversite tahsili lise seviyesine inmiş durumda. Evet, sorumluluk duyan öğretim üyeleri kan ağlıyor!

Gözlerimle gördüm efendim; yaşadığım bir olayı anlatayım sizlere. Okulumuzun müdür odasındayız. İçeriye bir Türkçe öğretmeni girdi ve merhum müdürümüze bir kâğıt uzattı. Merhum müdürümüz okudukça kızardı ve sonra başını kaldırıp acı acı öğretmenin yüzüne baktı, sonra kâğıdı ona doğru fırlattı ve “Git, doğru dürüst bir dilekçe yazmasını öğren de gel!” dedi. Biz hayretler içinde ne olacağına bakıyoruz. Öğretmen kâğıdı aldı ve hiç konuşmadan çıktı. Demek ki suçunu biliyordu.

Sonra müdür bey izah etti bize! Haklıydı, öğretmenlikle ne ilmen, ne de ahlaken hiç alakası yoktu. Defolup gitmesini istiyordu zaten. Türkçe öğretmeni ama bir dilekçe bile yazamıyordu. Eğer o gerçekten bir öğretmen olsaydı o hakaretleri yer miydi?

Çağdaş Eğitimdeki Eksiklik

Hani anlatılır ya, asker komutanına yok olan malzemeleri saymaya başlarken önce “barut yok” der. Komutan “Tamam oğlum, gerisini saymana gerek yok, der. Aynen öyle, eğer birisi “Neden böyledir bu eğitim sistemi?” derse, geçmişte dediğimizi tekrar edeceğiz: “Maalesef ruhu yok! Başka bir sebep saymaya gerek var mı?”

Eğitim ruhunu nasıl kaybetti? Elbette birçok sebepleri var ve bunlar her gün tartışılıyor. Biz de başka bir kitaplarımızda bazı sebepler ve meseleleri yazdık. Şimdi burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum; işin özü batıcılık düşüncesidir. Batı taklitçiliğidir. Maalesef biz, laiklik, çağdaşlık, hümanistlik adına çok yanlış bir anlayışla İslam’dan, İslam’ın öğretime getirdiği eğitim, edep, terbiye ve hele de amaçtan uzaklaştık. Yukarıdaki ayetlerin anlattığı, İmam Züfer ve Nevevi’nin olaylarının işaret ettiği maneviyattan ve onun pratiğinden uzaklaştık. İşin gönül yanını, işin ibadet tarafını, işin ahiret boyutunu unuttuk. Başımıza gelen bütün felaketler de bundan değil mi zaten?

Sınıfa giriyorum; arka sıradaki öğrencilerden ayağa kalkmayanlar oluyor. Onlara, her zaman değil, sene başında ve bazen de arada bir hatırlatıyorum: “İslamî eğitimin en önemli isteği,  öğretmene saygıdır. Öğretmene hürmet ve edep gösterecek, meşru ve faydalı emirlerine itaat edeceksiniz.(12) Hatta bu hürmet, okula, okul eşyalarına, başta kitap, defter, kalem olmak üzere kendi eşyalarınıza ve arkadaşlarınıza da içten gelerek gösterilmelidir.

Arkadaşlar, ben sınıfa girdiğimde ayağa kalkınız! Bu, sizin hocanıza gösterdiğiniz sevginin, saygının, hürmetin bir işaretidir. Talebe olmanın tevazusuna dalalet eder. Peygamberimiz, “Büyüğünüz için ayağa kalkınız,”(13) buyurmuşlardır.  Bu aynı zamanda size de söylenmiştir. Fıkıh kitaplarımız, bilgiye ve bilgine hürmeten ayağa kalkabileceğimizi bildirmişler, bazıları buna ana babayı da ilave etmişlerdir.

Gerçi peygamberimizin, kendi için ayağa kalkanlara: “Acemlerin tazim için birbirine yaptığı gibi siz de kalkmayınız,”(14) buyurur. Sahabe de bu emri dinlemiştir. Burada hoş görülmeyen, kişinin kendisi için ayağa kalkmasını istemesidir. Çünkü bu istekde gurur, kibir, kendini beğenme, dolaylı olarak başkalarını küçük görme vardır. Böyle birisine ayağa kalkmak, ondaki kötü huyları daha da artırıp azdıracağı için, özellikle yasaklanmıştır. Bir de bu işin, lüzumsuz adet ve merasime dönüşmesi hoş karşılanmamış, yabancıları taklit ederek bu işlerin kanun ve yönetmenlik halinde uygulanması, İslam’ın ruhuna uzak bulunmuştur.

İçinizden şöyle dediğinizi duyar gibiyim: “İyi de hocam, madem peygamberimiz kendisi için ayağa kalkanlara izin vermemiş, sahabe de bu emri dinlemiş, peki siz niye bizden istiyorsunuz?”

Sevgili gençler! Ben sınıfa girdiğimde ayağa kalkınız derken, esas gözettiğim nokta şudur: Siz benim öğrencilerimsiniz. Sizi eğitmek ve öğretmek, bana düşen bir vazifedir. Büyüklere, yüceltmek maksadıyla değil de, ikram ve iltifat maksadıyla kalkılmasının güzelliğini öğretmek ve bunun uygulanmasını göstermek benim bir vazifemdir. Ya bundan gurur ve kibre kapılırsam, bunu kendime tazim ve hürmet için istiyorsam? O zaman kalkmamakta haklı olabilirsiniz. Ancak, benimki öyle değil inşallah. “Öyle değil de niçin canınız sıkılıyor, ikaz ediyorsunuz” derseniz, sizi eğitmedeki başarı veya başarısızlığımdır beni sevindiren veya üzen. Deneyin; çarşı pazarda veya sizin evinizde karşılaştığımızda bana ayağa kalkmayabilirsiniz, o zaman da ikaz edersem, sizin dediğiniz gibi olsun.

“Her öğretmen saygıya, iltifata değer mi?” derseniz, “size ilim öğrettiği sürece evet” derim. Özel hayatında saygıya değer olmayabilir, bir kısım olumsuzluklar içinde olabilir. Ama sizlere bir şeyler öğrettiği sürece, saygıyı elden bırakmayınız. İlim ve hikmet, mademki mü’minin yitiğidir ve onu nerede bulursa almaya hakkı vardır; alır. Ama mü’min nazik ve kibar insandır; ilim aldığı yere hakaret etmez, saygı ve edebini korur. Hani Hz. Ali’nin bir sözü vardır ya, işte öyle köle olmasak da, nankörlük de etmemeliyiz. Yine Hz. Ali’nin bir sözü vardır: “İlim, mü’minin yitiğidir, onu, müşriklerin ellerinde bile olsa alır. Hiçbiriniz, ilim ve hikmeti, kimden olursa olsun almaya burun kıvırmasın.”(15)

Bu konuşmayı yaptıktan sonra ki sınıfa girişimde öğrencilerin hep beraber kalktıklarını görürüm. Hem de istekle ve canlı olarak. Ah gençler, sizler ne iyisiniz! Ama biz yeterince eğitemiyoruz sizleri? Şu iyiliklerle insanların arasına giren ilgililer, ahirette nasıl hesap verirler acaba?

Âlime Saygının Faydası

İster öğrenciler, isterse bütün insanlar olsun öğretmenlerine, hocalarına, âlimlerine karşı gereken sevgi, saygı, destek ve hizmet vazifelerini hakkıyla yerine getirdikleri zaman, onların gerek ilimlerinden, gerekse önderliklerinden faydalanacak, bir yandan birlik ve dirliklerini korurken, öbür yandan hayatları müreffeh olacaktır. Çünkü onlar, yaşadıkları örnek hayat ve öğrettikleri güzel ilkeler ve keşfettikleri ilim ve teknikler ile bir toplumu maddî manevî yüceltecek en güzel hasletlere onları yönlendirecek, adalet, barış, huzur, hukukun üstünlüğü, hak ve hürriyetlere saygı içinde sağlıklı ve istikrarlı kalarak mutluluğu yakalama imkânlarını sunacaklardır. Sorumluluk bilincinde eğitilerek terbiye edilmiş bir fert ve toplum, korunmuş bir çevrede, hatta tüm tabiat ve evrende dünya nimetlerini paylaşarak yaşayacak, erdemli yaşamanın ve gelecekten güven duymanın verdiği vicdan huzuruyla saadetlerini katlayacaklardır. Hiç şüphesiz bunun altında faziletli âlimlerin emeği vardır.

Eğer insanlar âlimlerine, öğretmenlerine, hocalarına karşı gereken sevgi, saygı, destek ve hizmet vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikleri takdirde, onların ilminden, eğitiminden mahrum kalacak, maddî manevî gelişme, kalkınma, ilerleme ve terakki etmeyi başaramayacaklardır. Cahil kalmaları fakirliği doğuracak, fakirlik de onları her türlü kötülüğe atacaktır. Terbiye edilmemiş nefisleri düşük karakterliğinden düşük ve değersiz hareketler, huylar, adetler ve işler zuhur edecek, hak ve hukukun ihlalinden zulümler, haramlar, günahlar işlenecek, bunların tahrik ettiği duygular yüzünden kavgalar ve savaşlar huzur ve mutluluğu yok edecektir. Cahil bir toplumdan başka ne beklenir ki?

İşe İslam açısından bakarsak, bu tür davranışlar bir müslüman için zaten ayıptır, kusurdur, vebaldir, günahtır, zulümdür. Bütün bunların altında yatan da cehalettir. İslam öncelikle cehaletle savaşmıştır. Bu cehaletle savaşın kahramanları ise âlimlerdir. Bir milletin ıslahına, birlik ve beraberlik içinde erdemli bir toplum, yüce bir devlet ve parlak bir medeniyet inşasına ancak âlimlerin önderliğinde erişilir.

İşte bu yüzden, yukarıda da belirtildiği gibi Allah Teâla âlimlere büyük değer vermiş ve övmüştür. Hz. Peygamber (sav) de onları yüceltmiş, hak ettikleri değerlerini birçok hadislerinde dile getirmiştir. Onlara, başkalarına vermediği üstün değerler ile donatarak aynı zamanda büyük sorumluluklar da vermiştir. Konu ile ilgili müstakil kitaplar yazılmış, binlerce ayet, hadis, olay ve hüküm tespit edilmiştir. Biz daha önceki bölümlerde denizden damla misali bazı örnekler vermiştik, hatırlatıp geçelim.

Şunu bilmemiz yeter sanırım: Âlimler, peygamberlerin varisleridir ve vekilleridir. Onun için hakiki âlimlere karşı saygısızlık ve ilmin değerini düşürme, aslında Allah Teâla’ya ve Resülüne karşı yapılmış bir saygısızlıktır. Allah Teâla’nın ve Resulünün yücelttiğini alçaltma ve düşürme anlamına gelen her tavır ve davranış, hem onlara, hem de âlimlere karşı yapılan korkunç bir ihanet ve o nispette de büyük bir cinayettir. Allah Teâla elbette hainleri ve canileri sevmez ve asla hidayete ve saadete erdirmez. Hatta bazı fakihler, âlimleri bazı kusurlarından dolayı değil de sırf ilimlerinden, âlim olma vasıflarında ötürü alaya alma ve aşağılamayı irtidat saymışlar, yani dinden çıkma, kâfir olma olarak kabul etmişlerdir. Hatta bırakınız bunu, onların ilmi kisveleriyle alay edilip aşağılanmasını bile küfür saymışlar, dinden çıkmaya sebep göstermişlerdir.  

Âlimlere karşı edepsizliğin, hürmetsizliğin en küçük zararı, ilimlerinden istifade edememektir. Bilmem ki gerisini saymaya gerek var mıdır? Bilmem ki insanın ahlakî durumunu göstermeye bundan daha güzel bir ayna olabilir mi? Kendilerini değerlendirmek isteyen fert ve toplumlar, kurumlar ve devletler, bilginlere verdikleri değere baksınlar.

Basit Bir Örnek

Bazen bir sınıfa gireriz, öğrencilerimizi saygılı, sevimli ve istekli görürsek, öyle güzel bir ders işleriz ki, zilin çaldığını bile duymadığımız olur. Duyduğumuzda da “niye çaldı ki”, “nereden çaldı bu zil ki!”, “keşke çalmasaydı!”, “bu ders ne çabuk geçti”, “hocam siz devam edin” gibi sesler duyarız. Aklımıza, hiç plânlamadığımız bir sürü bilgiler gelir ve zevkle, iştahla anlatırız onları.

Lakin bazen de olur ki ağzımızı bıçak açmaz! Kelimeler tutkallanmıştır sanki, dilimizden dökülmez. Öğrenci huzursuz, öğretmen bıkmış, her kes “zil çalsa da şu kasvetli havadan kurtulsak!” “öf! Sıkıldık yahu!” derler.

Neden?

Sevgili peygamberimizden (sav) öğrendiğimize göre Allah Teâla, görevini yapmayanları ilk önce can sıkıntısıyla, stres ve bunalımla cezalandırırmış. Biz, evet, karşılıklı görevimizi yapmadık, işte bu sebeptendir o kasvetli hava. “Gönülsüz yenen aş” gibi yani…

Her başarının başı, işin bilincine varmak ve severek yapmaktır. Mutluluğun kaynağı da buradadır. Bilirsiniz, bir de içinden gelmediği halde, durumunu kurtarmak için hocasına olmadık iltifatları yapanlar olur. Yaptıkları aslında iyi de, içlerinden gelerek, hakikatine ererek yapmadıkları için,  samimi olmadıkları için, iyi değil diyoruz. Ne derlerdi bunların yaptıklarına? Evet, evet “yağcılık”.(16) Hayatta hiç başarılı olamaz, izzet bulamaz, hep aşağılanırlar. Çünkü öyle yetişmişlerdir. Elden geldiğince buna izin vermemek gerekir elbette.

Biz, bir edep topluluğuyuz. “İslam baştan sona güzel ahlaktır.”(17) Sevgili Peygamber efendimiz, güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir.(18) Biz, küçüklerimize şefkat, büyüklerimize hürmet göstermek mecburiyetindeyiz, İslam ümmetinden olabilmek için.(19) Bunun yararını her zaman görürüz; kaidedir, “el-cezau min cinsil amel” yani “görülen karşılık amel cinsindendir.” Bakınız Efendimiz ne güzel buyuruyor: “Bir ihtiyar insana yaşlandığından dolayı saygı gösteren kimseye, yaşlandığında, Allah Teâla’nın da, kendisine hürmet gösterecek insanlar yaratır.”(20) Eskiden bunu anlamak için “Men dakka, dukka” derlerdi. “Ettiğini bulmak” gibi bir tabir!

İlme Saygısız Yönetimler

İlimden ve âlimden uzak bir çağda yaşıyoruz. Fitne ve fesad çağıdır. Ben bugün eğitimdeki kalite düşüklüğünü biraz da buna bağlıyorum. Bazıları tekniğin bu kadar zirvelere ulaştığı çağa, hatta adına “bilgi çağı” denen bu asra böyle dememizi yadırgamış olabilirler. İzah edelim isterseniz.

Maalesef bu çağda bilginler, hak ettikleri saygıyı görmüyorlar. Devlet idaresinde geçerli olan maalesef onların sözü değildir. Siyaset cambazları, ilmi de emirlerine almışlar ve istismar ediyorlar. Dünyevi çıkarları açısından ancak sömürüyorlar âlimleri. İlimlerini kötüye kullanıyor, zulme vasıta ediyorlar. O yüzden dünya iyi yönetilmiyor. Ülkelerin sorunları bitmiyor; idârî, hukukî, malî, siyasî sorunlar bitmiyor. Ülkelerde yoksulluk, yolsuzluk, hırsızlık, fakirlik, işsizlik, hissizlik, yüzsüzlük, alkol, uyuştururcu, fuhuş, kadın ticareti, kumar bitmiyor. Haksızlık, hukuksuzluk bitmiyor. Dolayısıyla ırkçılık, anarşi, terör, katliam ve soykırımlar bitmiyor maalesef. Elbette bu sorunların bir çözümü vardır. Fakat dünya yönetiminde etkin olan karanlık güçler, onların güdümündeki zalim iktidarlar bu sorunları âlimlerin önderliği ile çözmeye yaklaşmıyor. Oysa ülke yönetimi, her alanda uzmanların görüşü alınarak bilimsel yürütülen politikalarla olsaydı, bu sorunlar yaşanmayacaktı. Acı ama gerçek bu! Tabi burada gözden kaçmaması gereken bir gerçek de, kimi âlimlerin güç ve iktidar arzusu ile bu zulme gönüllü ortak olmalarıdır.

İnsanlar en başta ilim adamları ve adil idareciler olmak üzere çocuklara, kadınlara, yaşlılara, hastalara, düşkünlere, felaketzedelere ve çalışan emekçilere hürmet etmeli, sevgi beslemelidirler. Ama özellikle kendilerinden ilim aldıkları bilginlere karşı saygılı ve alçak gönüllü olmalıdırlar. Âlimlere gurur ve kibirle yaklaşıp, onlar hakkında gözetilmesi gereken edebi terk edenler, hem kendilerinin, hem de sorumlu oldukları insanların hayatını cehenneme çevirecek bir fitne içindedirler. Âlimlerini izleme gibi bir bahtiyarlığa uzak olanlar, kısa zamanda, eğer dikkat ederlerse, canavarlaştıklarının farkına varacaklardır.

İşin kötü yanı, bu karanlık ve etkin güçler, İslam dünyasını da etkilemişler, oralarda da yönetimleri İslam’dan uzak tutmaya çalışmaktadırlar. Bu da haliyle İslam âlimlerini devlet yönetiminden mahrum etme zulmüne sebep olmuştur. Hâlbuki bu durum, olması gerekenin tam aksidir. Zaten tarih içinde hilafetin saltanata dönüşmesi ile başlayan bozulmanın altında yatan sebep de budur. Maalesef cahil yöneticiler ilim adamlarına baskı yaparak yönetimlerine alet etmişlerdir. Bu izzetsizliği gören hakiki âlimler, idarecilerden uzak durmaya ve devlette görev almamaya başlamışlardır.[i]

Hülasai kelam, ilme ve ilim adamına sevgi, saygı ve hizmet, herkes için, ama özellikle de hangi yaştan olursa olsun, bir şeyler öğrenmek isteyenlere bir borçtur ve doğrusu çok da güzel yakışır.

Âlimlerin Teşviki

Allah Teâla’nın dostları olan büyük âlimler ve mürşidler, daima ilme davet etmiş, âlimlerin sohbetine katılarak onlara hürmet, muhabbet ve hizmetle istifade etmeyi tavsiye etmişlerdir. Onların kitabında belki de en sıkça vurgulanan tavsiye budur. İşte onlardan biri olan Ahmed er-Rifâî’nin, konumuzla ilgili şu güzel sohbetini hatırlamadan geçemedik:(21)

“Efendiler!

  Evliya ve ariflere tazim ettiğiniz gibi fukahâ ve ulemaya da tazim ediniz. Çünkü yol birdir. Fukahâ ve ulema şeriatın zahirinin varisi ve insanlara Hakk’a vasıl olmanın yolu olan ahkâm-ı şer’iyye’yi öğreten hamele-i Kur’an'dır onlar, şeriata mugayir olan bir yolla amel ve mücâhede bir fayda sağlamaz. Bir adam şeriata uygun olmayan tarzda velev beşyüz sene ibadetle meşgul olsa, ibadeti kendine râcidir, yani merdûddur, sevap kazanmadığı gibi, günahı mûcib olur. Kıyamet gününde Allah Teâla ona hiçbir sevap vermez. Dinini diyanetini bilen fakîhin kıldığı iki rek’at namaz, dinini diyanetini bilmeyen dervişin kıldığı iki bin rek’atdan daha efdaldir. Siz ulemanın haklarını ihmalden sakının. Onlar hakkında hüsn-ü zan sahibi olmaya bakın. Ancak âlimlerden takva sahibi olan ve Allah Teâla’nın kendilerine öğrettikleriyle amel edenler gerçek velilerdir. Onlara hürmeti muhafaza ediniz. Peygamberimiz (as) şöyle buyurmuştur: “Bildiğiyle amel edene Allah Teâla’nın bilmediğini de öğretir.” Yine peygamberimiz (sa): “Âlimler, nebilerin varisleridir” buyurmuştur. Varis-i nebi olan bu zevat, insanların efendileridir, mahlûkatın eşrafıdır, Hak yola delalet eden rehberlerdir.

Bazı sûfîlerin dediği gibi, “biz ehl-i bâtınız, onlar; yani ulema ehl-i zâhirdir” deme! Bu din, zâhir ve bâtını câmidir. Bâtın, zâhirin özü ve içidir, zâhir olmayınca bâtın sıhhat bulmaz. Kalb, cesetsiz kâim olamaz. Cesed olmayınca da kalb sâlim olamaz. Kalb, cesedin nurudur. Bazılarının ilm-i bâtın dediği bu ilim aslında ıslah-ı kalbdir. Evvela, amel bi’l-erkân yani rükünlerle amel ve kalb ile tasdik lazımdır. Adam öldürme, hırsızlık, zinâ, rıbâ, içki, yalan, kibir gibi günahlarla beraber kalbde ki iyi niyetin ve gönüldeki temizliğin ne faydası vardır? Kalb temizliğinin rükün ve fiillerde de görünmesi lazımdır.

Allah Teâla’ya ibadet ediyorsun; iffet sahibisin, lisanına sahibsin, sadaka veriyorsun, tevazu ehlisin; fakat kalbinde fesat ve riya gizli. Böyle amelin sana ne faydası var? Şimdi iyice anlaşılmıştır ki, bâtın zâhirin özüdür. Zâhir batının zarfı olup aralarında farklılık yoktur. Ve hiçbiri diğerinden müstağni değildir. “Ben, ehl-i zâhirim” dediğin zaman adeta ehl-i bâtın olduğunu da ikrar etmiş olursun. Yine keza “şeriatın zâhirine bağlıyım” dediğin zaman da bâtın-ı hakikati zikretmiş olursun. Sufilerin hangi hali vardır ki, onun, ıslah-ı batınını zâhir-i şer’ emretmemiş olsun. Öyleyse size zahir ile bâtını birbirinden ayırmak sapıklık ve bid’attır.

Âlimlerin ve fukahanın hukukunu ihmal etmeyiniz. Zira bu durum, cehalet ve ahmaklıktır. İlmin lezzeti, sizi amelin acılığından zorluğundan alıkoymasın. Çünkü ilim lezzeti, amelin acılığı olmadıkça hiçbir şeye yaramaz. Amelin acılığı ve zorluğu ise ebedi tatlılığı doğurur. Nitekim Kur’an’da ki; “Şüphesiz biz, güzel bir amel işleyenin mükâfatını zayi etmeyiz[ii] ayeti kerimesi amellerin bu ebedi mükâfatına delildir.

İhlas, amellerin dünya ve ahiret için değil, mahza Allah Teâla’nın için olmasıdır. Kul Allah Teâla’ya iman, emrine imtisal ve rızasına talib olarak her hal, iş ve sözünde O’na karşı hüsn-i zan üzre olmalıdır.

Efendiler!

Devamlı surette; Hâris Muhâsibi şöyle dedi, Ebû Yezid böyle söyledi, Hallâc bunu söyledi deyip duruyorsunuz. Bu ne haldir böyle? Hâlbuki siz bunlardan önce İmam Şâfiî ne dedi, İmam Malik ne buyurdu? Bunları araştırarak muâmelatı bunların görüşüyle tashih etmelisiniz. Ondan sonra da diğer sözler üzerinde düşünmelisiniz. Ebû Yezid Haris, böyle dedi, demek hiçbir şeyi artırmaz da eksiltmez de. İmam Malik ve İmam Şâfiî’nin söyledikleri ise en başarılı yol ve en kestirme usuldür. Şeriat binasının sütunlarını ilim ve amel ile yükseltiniz. Sonra da ilim ve amel ahkâmının inceliklerini himmetinizle yüceltiniz. İlim meclisi, yetmiş yıl ibadetten daha efdaldir. Tabii burada ibadetten maksat, farzların dışında ilimsiz olarak yapılan nafile ibadetlerdir. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”[iii]Hiç karanlıkla aydınlık müsavi midir?”[iv]

Tarikat şeyhleri ve hakikat meydanının süvarileri size: “Ulemanın eteklerine yapışın” derler. Ben de size felsefeyle meşgul olun, demem; fakat fıkıh ile uğraşın, derim. Çünkü “Allah Teâla’nın hakkında hayır murad ettiği kişiyi dinde fakih kılar; ince anlayış sahibi yapar.”[v] “Allah Teâla’nın cahili dost edinmez.” Eğer edinecek olursa ona ilim verir, veli fıkh-ı dinde cahil olamaz. O namazın, orucun, zekâtın, haccın ve zikrin ahkâmından haberdar olarak namazın nasıl kılınacağını, orucun nasıl tutulacağını, zekâtın nasıl verileceğini ve nasıl hacc ve zikir yapılacağını bilir. Hakk Teâla ile olan muamelat ilmine de aşinâdır. Böyle olan bir kimse “ümmi” de olsa o âlimdir. O’na cahil diyen ilimden maksud olanı bilmiyor, demektir. İlim, şairlerin itina ettiği beyan, bedî ve edebiyat veya cedel ve münazara ilmi de değildir. Kısaca ilim, Allah Teâla’nın emir ve neyhini bilmekten ibarettir. Daha geniş düşünecek olursak ilim, ilm-i tefsir, ilm-i hadis, ilm-i fıkıhtır.

Bâzıları tarafından ilim adı verilen bir takım nazarî kaideler ve lafzi bilgi ve sanatlar ise “bir şeyi bilmek bilmemekten daha iyidir,” düşüncesine göre bir ilim ve fen kabul edilebilir.

Aman ille de zâhir-i şeriata bağlı kalın. Allah Teâla’nın’ım bize kocakarı imanı nasip et! Hak Teâla Hazretleri: “Ey Resulüm’ Allah Teâla’nın O Kitabı indirdi, de! Onları bırak batıl dedikodularla oynayadursunlar”[vi] buyuruyor.

Ulema ile münasebeti kesmeyin. Onlarla oturup kalkarak ilimlerinden istifade edin. Sakın "falan ilmiyle amil değil” demeyin. Siz onların ilimlerini alın ve onunla amel edin. Amellerini ise Allah Teâla’ya havale edin.

Evliya -radillahu anhüm- hazarâtı hangi lisandan zâhir olduğuna, hangi taş üzerine yazılı bulunduğuna ve hangi şahıs vasıtasıyla kendilerine ulaştığına aldırmadan hikmeti alıp benimserler. “Onlar yerin ve göğün yaratılışını tefekkür ederler; Ey Rabbimiz sen bunu boş yere yaratmadın[vii] derler.

Allah Teâla’nın dostları, mahlûkatın üzerinden Hakk’a yürüyüp geçeceği bir köprüdürler, onlar ilmiyle amil, amellerinde ihlas sahibi halis kullardır ki, Hakk Teâla onları kendilerine ibadet için mâsiva bağından kurtarmış ve Zât-ı Ecell ü A’lâsına yaklaştırmıştır. Onların kalplerinin üstüne -göz açıp kapayıncaya kadar olsa- gaflet perdesi düşmez. Onlar Hakk ile aralarında uzaklığı kaldırıp çıkarmışlardır. Sahip oldukları esrar-ı ilahiyyenin üzerine tılsımlar koyarak gizlemişlerdir. Geceleri kaim, gündüzleri sâim olarak geçirmişlerdir. Bunların bir kısmı tefekkürü galip kimselerdir, bir kısmı ise zikir ile iştigale ehemmiyet veren kişilerdir. Diğer bazıları ise hepsini cem’ yolunu tutanlardır. Öyle adamlar vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alış veriş Allah Teâla’yıanmaktan kendilerini alıkoyamazlar ayetinin sırrına ermişlerdir bunlar.

Dinin emirlerini öğrendikten sonra size bu zevâtın sohbetini bütün kalbimle tavsiye ederim. Zira onların sohbeti mücerreb tiryaktır; denenmiş bir ilaçtır. Bütün sermaye onların nezdindedir. Sıdk ve safa, zevk ve vefâ, dünya ve ukbâdan sıyrılıp Mevla’ya yönelme onlardadır. Bu, güzel kıraatle, ders okuyarak elde edilmez. Bu hasletler ancak ve ancak hali ile örnek olan, kali (sözü) ile yol gösteren, hal ile kal arasını cem’eden bir şeyh-i ârifin sohbetine devam sayesinde elde edilir. “Onlar, Allah Teâla’nın hidayetine eriştirdiği kimselerdir.”

(1) Hucurât 1-5.

(2) Hulusat’ul Beyan Fi Tefsir’il Kur’an. Üçdal neşriyat. İst. Dördüncü baskı 13/5485. Kısmen sadeleştirilmiştir.

(3) Nur 27-29.

(4) Şarani, el-Uhud’ul Kubra, Bedir y. S.58. İst. 1981

(5) a.g.e s.59.

(6) Doğu Anadolu Evliyaları, Heyet, Türkiye Gazetesi y.İst. 2004,s.3523.

(7) İbn Abdilber, age. s.171-173.

(8) Bu konuda yazılmış kitaplar ve bilgiler hakkında yapılmış geniş bir çalışma için bak. Dr. M.Faruk Bayraktar, İslam Eğitiminde Öğretmen Öğrenci Münasebetleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları no:6. İst. 1984.

(9) Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Adap, s.138.

(10)  Salahu’l Ümmet, 1/156-157.

 

(11) Zümer 9.

(12) Enteresan iki olay ve arkasındaki gelişmeler için bk. Cemal Nar, Anılar ve İbretler s.94-99.

(13) Buhârî, Hk 17; Ebû Dâvud, Edep 144; Ahmed 3/22.

(14) Ebû Dâvud, Edep 165 (5230); İbn Mâce, Dua (3836); Müslim, Salat (413).

 

(15) İbn Abdilber, Camiu Beyani’l İlm, s.163.

(16) Konuyla ilgili olarak bkz. “Hangi Yağcılık” Cemal Nar, Anılar ve İbretler s.97.

(17) Ali Muttaki Kenz’ul Ummal 3/17. hn:5225.

(18) Seçme Hadisler, Komisyon DİB 4. s.9 hn:2; Ali Muttaki a.g.e 11/429 hn:3/969.

(19) Tirmizî, Birr 15.

(20) Tirmizî, Birr 75.

[i] Bu konularda geniş bilgiler için iki kitabımıza bakılabilir: İlim Ve İktidar, İslam’da Devlet ve Siyaset.

(21) Ahmed er-Rifâî, Delillerle Marifet Yolu, Erkam y. İst. 1985. s.90-96.

[ii] Kehf, 30.

[iii] Zümer, 9.

[iv] Ra'd, 16.

[v] Buhari, Farzu'l-Humus 7, İlm 13, İ'tisam 10; Müslim, İmaret 98, Zekat 98.100); Deylemi, 1/242; Beyhaki, Şuab, 7/347.

[vi] En’am 91.

[vii] Âl-i İmrân 191.