İslamiyat

Ümmet

Tarih: 1 ay önce

Ümmet, Arapça bir kelime olup, "emme" fiilinden isimdir. Çoğulu "ümem"dir.[1] Sözlükte ana, yol, din, cemaat, aile, nesil, boy, zaman anlamlarına gelir. Istılahta ise, kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine tabi olma, aynı Peygambere uyma neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğudur.

Âlimlerin çoğu, ümmet kelimesini aynı dine tabii olanlar şeklinde kullanmışlardır. Buna göre Müslümanlara “ümmet-i Muhammed” denir.[2]

Ümmet kelimesi, çoğulu olan ümem ile birlikte Kur'ân'da altmış küsur yerde geçmektedir. Pr. Dr. Süleyman Ateş, “Kur’an Ansiklopedisi” isimli eserinde bunları toplar ve açıklar.[3]  Biz kelimenin değişik anlamlarını içeren bazı ayetleri oradan iktibas edelim:

“İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan Kitabı indirdi. Kendilerine Kitâb verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o(Kitâb hak­kında ayrılığa düştü(ler). Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, onların üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.”[4]

Burada insanların, bir tek ümmet olduğu, Allah'ın peygamberler ve uyarıcılar gönderip, insanların ayrılığa düştükleri konularda, aralarında hak ve adaletle hüküm vermesi için, peygamberlerle beraber gerçeği içeren Kitâb indirdiği; fakat insanların, kendilerine açık kanıtlar geldikten sonra, sırf aralarındaki çekememezlik ve taşkınlık yüzünden Hakk'ın indirdiği Kitâbda ihtilâfa düştükleri; Allah'ın, inananları, izniyle işin gerçeğine ilettiği; O'nun, dilediğini doğru yola ilettiği belirtilmektedir.

Ümmet: Bir peygamberin gönderildiği toplum, bir nesil, kuşak, hay­vanlardan her cins, toplumsal din anlamlarına gelen ümmet kelimesi, Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli anlamlarda kullanılmıştır:

“Bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir; ben de sizin Rabbinizim, bana kulluk edin (benden korkun)!”[5] âyetinde ümmet, toplumsal din anlamındadır.

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men'eden bir ümmet olsun.”[6] âyetlerinde ümmet din bağıyla birbirine bağlı cemâat anlamındadır.

“Andolsun, onlardan azabı sayılı bir ümmete ertelesek 'Onu tutan nedir?' derler.”[7] “Bir ümmet sonra anımsadı.”[8] âyetlerinde ümmet “süre” anlamındadır.

“İbrahim, Allah 'ı birleyerek O'na itaat eden bir ümmet idi, müşriklerden değildi.”[9]  âyetinde ümmet lider, önder anlamındadır.

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men'edersiniz ve Allah'a inanırsınız.”[10]  âyetinde ümmet “dinbirliğine dayalı toplum” anlamındadır.

Bu kavram daha birçokayet ve  hadis-i şeriflerde de konu edilmektedir. Buna birkaç misal verelim isterseniz.

Allah Teâlâ buyurur: "İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberle beraber, gerçekleri içinde taşıyan kitab indirdi. Oysa kendilerine kitab verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü, o kitab hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, onların üzerinde ihtilaf ettikleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir."[11]

"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'â inanırsınız."[12]

"İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir ümmet olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir."[13]

"Hepsi bir değildir. Kitab ehli içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah'ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan bir ümmet (topluluk) da vardır" (Âlu İmrân, 3/113).

"Yarattıklarımızdan (öyle) bir ümmet var ki, hakka iletirler ve hak ile adalet yaparlar" (el A'raf 7/181).

Rasûlüllah (s.a.s) Efendimiz de buyururlar ki: “Bu ümmet (İslâm ümmeti), diğer ümmetlere karşı üstün kılındı."[14]

"Her ümmet kendi peygamberine tabi olur."[15]

İslâm ümmetinin birçok ırkı barındırması, herhangi bir probleme sebep olmaz. Kur'ân-ı Kerîm ırkların çokluğunu kabul ediyor. Ancak bunları kaynaşma vesilesi olarak haber vermiştir:

“Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah'ın yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyruklarının dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır. Allah herşeyi bilir ve herşeyden haberdardır."[16]

Bu ayet-i kerime vesilesiyle bir kere daha ifade edelim ki İslam’da insanlar hak ve hukuk önünde eşittirler. Allah Teala katında ise üstünlüğün tek ölçüsü, takvadır; yani sorumluluklarını bilerek Allah'ın emir ve yasaklarına uygun hareket etmektir.

Hz. Muhammed (s.a.s)'in ümmetinin arasında, hiçbir ırkın veya rengin diğerine üstünlüğü düşünülemez. Nerede yaşarsa yaşasın, hangi coğrafyada bulunursa bulunsun, hangi ırktan, hangi renkten olursa olsun, hangi anadili kullanırsa kullansın, hangi iş ve mesleği yaparsa yapsın, hangi makam, servet ve şöhrette olursa olsun, her Müslüman Ümmet-i Muhammet sayılır ve hukuk önünde eşittirler. Kimsenin kimseye doğuştan bir üstünlüğü yoktur, olamaz da. Hatta bu hukuk ve statü eşitliği Resulullah’ın (sav)  akrabaları için de geçerlidir. Bu konuda sevgi ve saygıdan başka bir beklenti de olmamıştır.

Hatta bu ölçü o kadar güzel ifade edilip uygulanmıştır ki, Son Peygamber'in Araplar içinde ve onlardan biri olarak gelmesi, Araplara ümmet içinde bir ayrıcalık getirmemiştir. Onlar da diğer ırklar gibidirler. Hz. Muhammed (s.a.s) vedâ hutbesinde Arap kelimesini özellikle kullanmış; “Arabın Arap olmayana ve Arap olmayanın da araba karşı üstünlüğü” gibi bir düşünceyi kesinlikle reddetmiştir. İslam'a göre, bütün ırkları Allah yaratmıştır. Bu ırklarda farklılık, kaynaşmaya ve yardımlaşmaya bir yoldur. Nihayetinde insanların hepsi bir babadandır. O baba da toprak asıllıdır. Üstünlük beşerî ölçülerle değildir. Üstünlük takva iledir.

Ümmetlerin kendilerinden önceki ümmetleri “atalar kültü” denilebilecek şekilde taklit etmesi doğru değildir. Kişiler gibi ümmetler de şahsi sorumluluk sahipleridir. Bir ümmet başka bir ümmetin yükünü çekmez. Veya sırf bundan dolayı tebcil edilmez. Kutsal kitabımız bu geçeklere şöyle dokunur:

“Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.”[17]

“Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.”[18]

İleride göreceğiz inşallah, Yahudi ve Hıristiyanlar bu gerçekleri anlamadıkları için, veya anladıkları ama hırs, haset, asabiyet ve ırkçılıkları yüzünden bildikleri halde Sevgili Peygamberimizi (sav) tanımayacak, İslam’ı din edinmeyerek helak olacaklardır.

İslam, ümmet dahilindeki her milletin kendi dilini, edebiyatını, şiirini, kültürünü yaşayıp devam ettirmesini çok tabii olarak kabul etmiştir. Kur'ân ve sünnetin Arapça olması, birlik ve beraberliği getirdiği gibi, bu dilin haliyle ümmet içinde tabii bir şekilde yükselmesini de sağlamıştır. Ancak ümmet olarak Müslümanların ibâdet dili Arapçadır. Kur’an Arapça olduğu için, başka dillere tercüme edilen meallerin Kur’an’ın bizzat kendisi olmadığı ve sayılmadığı için, namazdaki sûre ve duaları Arapça okumak gerekir.

Ezan da bir İslam şiarı, yani sembolü, remzi olduğundan, üstelik dünya çapında birlik ve beraberliğe sebep olduğundan, bir sünnet olarak Sevgili Peygamberimizin (sav) dudaklarından alındığı gibi okunmaktadır. Müslümanlar bu konuda bu zamana kadar bir sıkıntı yaşamamışlar, bunu seve seve yapmışlar, bunu yaparken de akıllarına asla “Arapçılık” gelmemiştir. Ne var ki son asırlarda yeniden hortlayan ırkçılık hastalığı ile kimi ırkçılar bunu dillerine dolamış, her millet kendi diliyle ibadet etmeli diyerek ümmet birliğini parçalamak istemişlerdir. Ancak yüzleri kara olarak kalmaya mahkumdurlar. Çünkü ümmetin kahir ekseriyeti bu lanetli düşünceyi reddetmektedirler çok şükür.

Ümmeti tanımada son olarak şunu da söyleyelim, Hz. Muhammed Son Peygamber olunca, artık geçmiş Peygamberlerin görevi bitmiştir. Şayet bütün Peygamberler dünyaya yeniden gelecek olsalar bile, Hz. Muhammed’i (sav) peygamber bilerek onu tasdik edecekler ve Kur’an’a göre amel edeceklerdir. Bu yüzden artık Hz. Muhammed’den (sav) sonra kıyamete kadar dünyaya gelen her insan istese de istemese de “Ümmet-i Muhammet” içindedir, öyle sayılır.  Başka bir peygamber olamayacağı için sevgili peygamberimiz onun da peygamberidir.

Bu bakımdan ondan sonra gelen bütün insanlığa “Ümmet-i Muhammed” denmiştir. Bunlardan onu kabul edip iman edenlere “ümmet-i icabet” denmiştir. Yani davete icabet etmiş, evet demiş ümmettir. O’nu ret edip henüz iman etmeyenlere ise, hala muhatap alınarak davete devam edilmesi sebebiyle “ümmet-i davet” denilmiştir.

İslam, birey için olduğu kadar toplum ve devlet için de olan bir dindir ve bu alanlara dönük düzenlemeler ve yasalar içermektedir. Bu düzenlemeler ve yasaları alıp uygulamakta birey ve devleti muhayyer bırakmamış, kendi yasalarına mecbur etmiştir. Bu açıdan bakıldığında İslam’da teşri yetkisi, yani yasamanın kaynağı Allah Teâlâ’dır. O bu yetkisini Resulüne de vermiştir. İçtihat müessesesi de yetkisini bu iki kaynaktan alır. Sonuçta ümmet dinî, ictimaî, siyasî, idarî, iktisadî, malî, hukukî, eğitim ve sanata dayalı teşkilatlı bir topludur. Bu ümmetin devlet biçimini, yönetim yapısını ve hukukunu, doğrudan İslam belirler. Bu açıdan İslam Devleti özel ve orijinal bir devlettir.

İslam devletin başında “halife” bulunur. Ona “imâm” veya “Emiru'l-Mü'minin” dendiği gibi, “başkan”, “devlet başkanı” vb. isimler vermenin de hiçbir mahzuru yoktur. Asıl olan isimler değil, içerik ve icraattır. Bu Halife halkı, İslâm yasalarına göre yönetir. Halifenin görevini yerine getirebilmesi için bazı hak ve yetkileri vardır, ama bu “dokunulmazlık” gibi olağanüstü vasıflar taşımaz. O da toplumun bir ferdidir ve icraatlarından sorumludur. Ümmet içinde yönetenler ve yönetilenler diye bir sınıflaşma yoktur. Devlet başkanlığı ve sair kamu hizmetleri için insan seçilirken aranan vasıf ahlak ve ehliyettir. Bu işler büyük sorumluluk gerektirdiğinden, doğrusu talep edilmesi hoş karşılanmamış, görev verilirse kabul edilmesi tavsiye edilmiştir.[19]

Netice itibariyle ümmet içindeki her fert, Allah'ın mükerrem kıldığı bir kuludur. Her kul, İslâm ölçüleri dahilinde kulluğunu yerine getirmekte ve eşit haklara sahip bulunmaktadır.

Bütün bunlardan çıkan tabii sonuç şudur; ümmetçilik ile ırkçılık asla yan yana gitmez. Bu yüzden ümmet düşüncesini dinden alan Müslümanlar asla ırkçı olamazlar. Irkçılar da asla ümmetçi olamaz. Bir insan hem ümmetçiliğe karşı çıkan bir ırkçı, hem de Müslüman olduğunu söylüyorsa, o adam ya yalancıdır. Kendini bir sebepten ötürü gizleyen bir münafıktır. Ya da İslam’ı bilmeyen bir cahildir. Cehalet ise en büyük düşman olarak kendisine en büyük zararı vermektedir ama bu ırkçının haberi yoktur. Çünkü şuursuzdur, bilinçsizdir. Biz bugün bu şuursuzluğun en acı neticelerini yaşamak zorunda kaldık ümmet olarak.

Çünkü Ümmet-i Muhammet I. Dünya Savaşı sonrasında ırkçıların devleti ele geçirme ve yönetememe, belki de düşmanla gizli açık, bilinçli bilinçsiz anlaşma sonunda mağlup sayılarak ülkeleri işgal edildi. Böylece birlik ve beraberliğini kaybetti. Devletini kaybetti. Gücünü kuvvetini kaybetti. İzzet ve şerefini kaybetti. Küçük küçük devletçikler halinde ama emperyalist batılı güçlerin güdüm ve kontrolünde yaşamaya mahkum oldular.

Bu dönemde sömürgeciler; ümmet bilincini, ümmet inancını kolaylıkla parçalayacak bir zemin buldular. İslâm ümmeti bünyesinde yaşanan içteki yabancılaşma, batı taklitçiliği, sömürgecilerin amaçlarını gerçekleştirmek için büyük kolaylıklar sağladı. Sömürgeciler devlet eliyle müslümanları istedikleri kalıplara döktüler, halkları köklerinden kopardılar. İslâm dünyasında ırkçılığı körükleyerek millî-ulus devlet kurmalarını sağladılar. Bu milli devletler eli ile ümmet arasına sonu gelmez sorunlar ektiler.

Daha önce başlayan batılılaşma hareketleri, emperyalistlerin fiili destekleriyle bütünleşince, İslâm toplumlarında dini, siyasi, hukuki ve kültürel alanlar öz değiştirerek iyice bozuldu. Birbirlerine düşman, birbirlerinden korkan, birbirlerine rakip, birbirlerine karşı ideolojiler içinde zayıf düşürülmüş bir sürü küçük devletler halinde yaşamak durumunda bırakılmış bir İslam dünyasında yaşıyoruz maalesef. Eli kolu bağlı bir mahkumun, her ayağa kalkma çabasında üstüne çullanan eşkıyalar tarafından yeniden yıkılışının acı manzarasıdır yaşadığımız.

Bütün bu acı kayıpların ve mazlumiyetin altında sebep olarak ırkçılık yatmaktadır.

Mehmet Akif’in “Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi” diyerek anlattığı bu yaman vaziyetin neticesine bir bakınız; görülen odur ki bugünün dünyasında Müslümanlar için, müslümanca yaşama hak ve hukuku yoktur. İslâm ümmeti, İslâm medeniyeti bugün yaşanan bir gerçeklik olmaktan çıkmıştır. İçerisinde yaşadığımız dünyada kendi vatanımızda esir gibi yaşıyoruz. Bireysel anlamda inanma özgürlüğü varsa da; inandığımız değerleri vicdanımızda hapsetmemiz istenmekte, onların dış dünyada harekete dönüşmesine izin verilmemektedir.  Bu ise en temel insan haklarından bile mahrumiyet demektir. Utanç verici de olsa söylemek zorundayız ki, özgürlüğümüz yoktur bugün Müslümanlar olarak.  İçerisinde yaşadığımız gayr-ı İslamî yapılanmayı değiştirme ve toplumlarımızı İslâm toplumlarına dönüştürme siyaset ve yargı ile yasaklanmıştır. Onların koyduğu kurallar ile İslam devlet ve toplumunu inşa etmemiz de çabalansa da başarısız kalmaya mahkum oluyor. Müslümanların emekleri sürekli ziyan ediliyor. Giderek batı kültürünü taklide dayalı bir eğitim İslam’ı öğretmeyi yasaklıyor.  Nesiller giderek din, düşünce, kültür ve sanat anlayışını, bakış açısını, sosyal ve siyasal yapılanmayı, bizim küfür saydığımız ilke, ideoloji ve sistemlerden almaya başlıyor. Bu acı vaziyet ise İslamî bir değişimi, yeniden öze dönüşümü, yeni bir tecdit, yeni bir yenilenmeyi nerden bilecek, düşünecek, değerlendirecek de gerçekleştirmeyi başaracak?

Umutsuz değiliz, amacımız bu ırkçılığın bizden alıp götürdüklerini ve tamirinin ne kadar zorluğunu anlatabilmektir. Yeni bir bilinç hareketi, yeniden İslam’a dönüş ve diriliş hareketi ümmet içinde her zaman hüsnü kabul görebilir ve ümmet her zaman yeniden kendi devlet ve medeniyetine kavuşabilir. Nitekim yaşanan sevindirici olaylarda bunu müjdeleyen binlerce göstergeler vardır hamdolsun.

Bizim gibi coğrafî ve ırkî sınırları bulunmayan, ırklar ve uluslarüstü, ülkeler ve halklarüstü bir din ve dünya görüşüne, yani İslâm’a sahip bir ümmetin bu zillete katlanması kabul edilemez. Bugün coğrafî ve ırkî sınırlara hapsedilmiş ve ulusal ideolojilerle özünden saptırılmış olmaklığa İslâm Ümmeti tahammül edemez. Batı medeniyetine teslim olmaktan başka bir fikri olmayan köksüz milli-ulusal ideolojilerin baskı ve denetimi altına alınmaya çalışılan İslâm’ın, bu esarete elbette isyanı olacaktır ve bu isyan  başta ırkçılık olmak üzere kendisini denetim altına alarak ezmeye çalışan her kokuşmuş düşünceyi ayaklarının altına alarak çiğneyip ezecektir. Bu potansiyel ona Allah Teala tarafından ihsan edilmiştir.

Netice itibariyle bugün dünya dün bir kurtuluş saydığı ırkçılığın zararlarını görmüş, ondan vazgeçerek ırkçılığı yasaklamış ve kendisi için büyük birlikler oluşturmaya başlamıştır. Ama neye yarar ki verdikleri zarar hala devam etmektedir. Yani içinde yaşadığımız dünyayı denetim altına alan; ulusal birlik, ulusal egemenlik, ulusal devlet, vatan, bayrak gibi kavramlar, hala yüceltilen, kutsanan Batı kültürüne mahsus kavramlardır. Bu kavramlar yoluyla geçen zamanlarda, hatta yer yer bugün bile her ülkede halklar kendisinden olmayanları dışlamakta, aşağılamakta ve acı çektirmektedir. Oysa bu tanımlar, İslam’ın insana sunduğu değerlerin ve zenginliklerin yanında ne kadar da zavallı ve bayağı kalmaktadır!

Evet, ırkçılık yapmak, bölge, ulus, kabile, dil, renk asabiyet taassubu gütmek, insanlığı parçalayan, insanlığın kamplara bölünmesine neden olan, insanlığı fesâda veren bir düşüncedir. İnsanlık, gerçek anlamda İslam Dininin sunduğu Allah inancını tam olarak kabullenip ona teslim olduğu zaman, ırkçılık dahil bütün asılsız ve yapmacık ayırımcılık ve bölücülük kıymet ve ehemmiyetini yitirecektir. Bütün işlerinin ilkelerini yalnızca Allah’tan alan Müslümanlar, yeryüzünde gerçek bir örnek kardeşliği kurulabilirler. Zaten yaşanmış bir tecrübedir ki ırk, renk, dil, bölge ve çıkar farklılıklarına göre düzenlenecek olan insanî ilişkilerin ahlâkî değerleri ve dayanakları, dolayısıyla başarı şansları da yoktur. Bu yüzden ırkçılık, kavmiyetçilik, ulusçuluk, milliyetçilik tarih boyunca her zaman düşmanlıklara ve savaşlara neden olmuştur, bugün de olmaktadır. Bu ateşi gerçek manada ancak İslam söndürebilir. 

“İslâm, evrensel bir âilenin adıdır” dense sezadır. İslâm, bütün ırkları, renkleri, dilleri, bölgeleri içeren bir din ve sistemin adıdır. İslâm tarihi boyunca birbirinden çok farklı etnik ve dinî topluluklar, hayatlarını şeriat hukuku içerisinde düzenlediler. İslam gayr-i müslim olanlara kendi dinlerini ve hukuklarını yaşama imkanı da vermiştir. Bu da onun insana verdiği değeri gösterir. Yine bunun gibi İslâm evrenin bütün imkânlarını herkesin istifadesine sunmuştur. Sosyal hayatta hukuk önünde eşitlik gibi imkan ve fırsatlardan yararlanma eşitliğini de sağlamıştır.

Tabiidir ki bu imkânlardan faydalanmanın ilim, tecrübe, çalışkanlık, teşebbüs, ahlakîlik gibi başka ölçüleri de vardır. Bütün bunların bir denenme, bir sınanma aracı olduğu, insanın zaman zaman imtihana tabi tutulduğu gerçeği de unutulmamalıdır.


[1] Bkz. Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul 1986, 27, "emme" mad.

[2] Bkz. Şamil İslam Ansiklopedisi, “Ümmet” md.

[3] Kuba Yayınları: 22/5-9.

[4] Bakara: 92/213.

[5] Enbiyâ: 73/92, Mü'minûn: 74/52.

[6] Âl-i İmrân: 94/181.

[7] Hûd: 52/8

[8] Yûsuf: 53/45.

[9] Nahl: 70/120.

[10] Al-i İmrân: 94/110.

[11] el-Bakara, 2/213

[12] Âlu İmran, 3/110.

[13] Âl-i İmran, 3/104.

[14] Ahmed b. Hanbel, V, 383.

[15] Buharî, Tefsir sure 17,11.

[16] el-Hucurât, 49/13

[17] Bakara 2/134.

[18] Bakara 2/141.

[19] Bu konular için bkz. Cemal Nar, İslam’da Devlet ve Siyaset; İlim ve İktidar.