İslamiyat

Asabiyet

Tarih: 1 ay önce

Irkçılıkla ilgili temel kavramları açıkladıktan sonra sanırım söz sırası aynı anlamlar için kullanılan bir kavrama gelmiştir. Öyleyse şimdi de sözlükte anlam bakımından çok güzel, ama kullanışta tahrif ve tağyir edilerek, yani bozularak ve değiştirilerek anlamı kaydırılmış ve ırkçılık kadar kötü bir muhteva kazandırılarak kendisine yazık edilmiş iki kelimeyi tanımaya çalışalım. Bunlardan birisi “asabiyet”, diğeri de “milliyetçilik”tir.

Asabiyet, Arapça kökenli bir kelime olup "Asebe" kökünden türemiştir. Sözlükte asabiyet, sinirlilik, akrabalık, soy yakınlığı, akraba, soy, kavim, vatan, millet, din gayreti gütmek, bir toplumun ileri gelenleri, bir kimsenin baba tarafından akrabaları, onlara aşırı düşkünlük ve bağlılık, onların kayırılması doğrultusunda aşırı çaba göstermek manalarına gelir.[1]

Terim olarak asabiyat, bir kimsenin baba tarafından olan akrabalarını, yahut yaygın şekliyle kendi kabilesine mensup birilerini, veya modern zamanda olduğu gibi cemaat, grup, kulüp, dernek, vakıf, parti, meşrep ve mezhep gibi akraba ve kavim yerine geçen aid olduğu kişi ve kurumları haklı-haksız demeden bütün meselelerde başkalarına karşı korumayı, ona destek olmayı sağlayan kabilevi veya aidiyet his ve gayretlerini ifade eder.[2]

Kişinin kendi akrabalarını ve içinde bulunduğu toplumu öne çıkarması, onlara ait olan şeyleri savunması, onlara yardımda öncülük tanıması asabiyet demektir. İslâm'dan önce yaşayan ve düzenli siyasî ve hukukî otoriteden mahrum câhiliyye Arapları kendi akrabalarına çok düşkündüler. Kabilecilik duygularıyla, başka kabileler tarafından tecâvüze uğrayan kendi akrabalarını korurlar, o tecâvüzün doğurduğu maddî ve mânevî zararları asabiye duygusu ile giderirlerdi. Zulme ve haksızlığa uğradığını iddia edenin çağrısına kabilenin diğer üyeleri cevap verirlerdi. Hatta haklı da olsalar, haksız da olsalar; mutlaka kendi akrabalarının tarafını tutarlardı.  Bu duygu sebebiyle çoğunlukla zâlimle beraber olup, mazluma karşı olurlardı.     

Sosyal Bilimler Sözlüğü İbn-i Haldun’dan alarak asabiyet için şu tarifi yapar: “Bir topluluk, cemaat veya toplumun bireyleri arasındaki yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayan, direnme ve atılım yapabilmeyi mümkün kılan sosyal bağlılık duygusu. Gerek üretim gerekse sosyal-siyasal ilişkilerde birlikte eylem yapabilmeyi ifade eden asabiyet olgusu, kan bağından kaynaklanabileceği gibi, din, dil, kültür yahut gelenek birliğinin bir sonucu olarak da ortaya çıkabilir.

Bu konuda Mustafa Çağrıcı DİA İslam Ansiklopedisi için güzel bir madde yazmıştır. Biz bu maddeyi takip ederek bir hayli bilgilere ulaştık. Bu arada Şamil İslam Ansiklopedisi ve Sosyal Bilimler Ansiklopedisi de bu konuyu yeterince işlemişlerdir. Biz bunların bir kısmını iktibas edecek, bir kısmını da genişleterek alacağız.[3]                        

Câhiliye döneminde, aralarında baba tarafından kan bağı bulunan akrabanın oluşturduğu topluluğa “Asabe”, bu topluluğun bütün fertlerini birbirine bağlayan ve herhangi bir dış tehlikeye karşı koymak veya saldırıda bulunmak söz konusu olduğunda bütün topluluk üyelerinin harekete geçmesini sağlayan birlik ve dayanışma ruhuna da “Asabiyet” denilmekteydi.

Hukukun üstünlüğünün sağlandığı devletlerde belki de bunun değeri tam anlaşılamayacaktır, ama tarihin derinliklerinde böyle bir devletten ve yargıdan mahrum kalanlar için asabiyet can ve malı korumanın en büyük vesilesidir. Bu yüzden insanlar bu bağı güçlü tutmak ihtiyacı hissetmişlerdir. Hala bu nimetten mahrum coğrafyalarda asabiyet duygusunun nasıl canlı kaldığını görürüz. Çoğu zaman da bunu modern devlet ve toplumda yaşayanlar anlayamadıklarından çok yadırgar ve ilkel bularak gördüklerine, duyduklarına inanamazlar. Ama bu ülkenin doğusunda talebeler bile en ufak bir kavgayı aşiret çatışmasına dönüştürebiliyorlarsa, bunun altında yatan gerekçeleri irdelemek ve çözüm yollarını uygulayarak göstermek gerekir.

Asabiyet, esas itibariyle soy[4] birliğinden kaynaklandığından, aynı soydan olanlar arasında organik yakınlık arttıkça asabiyet de güçlenir, buna karşılık bu yakınlık aileden başlayarak aşirete, kabileye doğru yayıldıkça asabiyet de zayıflardı. Bu gerçek asabiyet yanında bir de hükmî veya itibarî asabiyet vardır ki bu kan bağına dayanmayıp herhangi bir akid, antlaşma, kefalet vb. uygulamalarla kurulan asabiyettir. Bunlardan gerçek asabiyet, modern sosyolojinin temel kavramlarından olan ve ırk birliğini aşarak vatan, tarih, kültür, gelenek ve görenek gibi müştereklere dayanan milliyet fikrînden çok, yalnızca ırk birliğinden kaynaklanan kavmiyete benzemekte, ancak bugün anlaşıldığı manadaki ırkçılığa göre daha dar çerçeveli ve kabilevi bir karakter arzetmektedir.

Düzenli bir siyasî birlikten ve hukukî yapıdan mahrum olan Câhiliye döneminde, bir kabilenin veya kabileden bir kişinin başka kabile tarafından -hangi sebeple olursa olsun- tecavüze uğramasını önleyen veya herhangi bir tecavüzün vukuu halinde, bunun doğurduğu maddî ve manevî zararın telâfisini sağlamaya sevkeden en önemli ve tesirli âmil asabiyet kanunu idi. Saldırıya mâruz kalan tarafın kendi kabilesini yardıma çağırması  halinde bütün kabilenin galeyana gelerek  bu çağrı uyarınca hareket etmesi asabiyet kanununun kaçınılmaz bir gereği idi. Câhiliye döneminde ardı arası kesilmeyen kabileler arası savaşların temelinde bu kanun vardı.

Asabiyetin siyasî ve hukukî alanlardaki otorite boşluğunu doldurmak, mal, can ve ırz güvenliğini sağlamak gibi olumlu yönleri yanında aile, aşiret veya kabilenin, yahut benzer bir topluluğun hak ve menfaatlerine tecavüz etmek, onlara karşı şiddete başvurarak üstünlük sağlamak gibi olumsuz ve zararlı yönleri de vardı. Böyle bir asabiyet anlayışı, Cündeb b. Anber b. Temîm'e isnat edilen[5]  bir şiirde, “İster zalim ister mazlum olsun kardeşine yardım et” şeklinde ifade edilmiş, zamanla Arap atasözleri arasına giren bu ifade, yazısız bir kanun olarak telakki edilmişti.

Şair Asla' b. Abdullah'ın; “Kardeşim bir topluluğa karşı haksızlık yapınca ben ona yardım etmeyeceksem haksızlığa uğrayınca da yardım etmem” anlamına gelen beyti[6]  başka bir şairin; "Senin gerçek kardeşin seninle birlikte hareket eder; sen zalim olursan o da seninle birlikte zalim olur” mânasındaki beyti[7]  Câhiliye dönemindeki asabiyet anlayışının tipik ifadeleridir.

Kur'ân-ı Kerîm'deki “Asabiye” kelimesi geçmemekle birlikte ona yakın bir anlam ifade eden “Hamiye” kelimesi mevcuttur.[8]  Yine  Kur'ân-ı Kerîm'de her ne şekilde olursa olsun bu zihniyetin temelini teşkil eden soy üstünlüğü, kabilecilik ve kavmiyet davalarının tümüyle reddedildiği,[9]  samimi dindarlık ve ahlâkî hassasiyet demek olan takva dışında bir üstünlük sebebi görülmediği, gruplar arasında baş gösterebilecek çekişmeleri -asabiyet gayretiyle daha da arttırmak yerine- öncelikle, adalet ve hakkaniyete dayanan uzlaşma yoluna gitme ve her durumda haksız tarafın karşısında olma vecibesinin getirildiği açıkça görülmektedir.[10] 

Âl-i İmrân sûresinin 103. âyetinde müslümanlara hep birlikte Allah'ın dinine sarılmaları emredildikten sonra, Allah'ın -Câhiliye asabiyetinden kaynaklanan- düşmanlıkları nasıl kardeşliğe dönüştürdüğü ve böylece onları bir ateş çukuruna düşmekten nasıl kurtardığı hatırlatılır.

Başka bir âyette ise[11]  kötülük ve düşmanlık istikametinde dayanışma yasaklanarak “İyilik ve takva üzerinde yardımlasınız” emriyle dayanışmaya ahlâkî bir muhteva kazandırılmıştır. İleride bu ayetleri yazarak açıklamaya çalışacağımızdai şimdilik işaretle geçiyoruz.

Hadislerde hem asabiyetin tarifi verilmiş, hem de asabiyet davasının İslâm'ın ruhuna aykırı olduğu açıkça ortaya konulmuştur. Buna göre asabiyet, bir kimsenin haksız olmasına rağmen kendi kavmine yardımcı olmasıdır.[12] 

Cübeyr b. Mut'im'in rivayet ettiği ve Buhârî'nin Şahîh'ı dışındaki belli başlı hadis mecmualarında bazı varyantlarıyla yer alan aşağıdaki hadis, hem asabiyetin Câhiliye dönemindeki muhtevasını göstermesi, hem de Peygamberin asabiyet temayüllerinin müslümanlar arasında yeniden baş göstermesinden duyduğu kaygıyı hatıra getirmesi bakımından son derece önemlidir:

“Müslüman cemaatten ayrılan ve itaat yolunu terketmiş olarak ölen kimsenin ölümü Câhiliye ölümüdür. Ümmetime karşı harekete geçerek müminin imanına saygı duymaksızın ve sözleşmeli bulunduğu kimseye karşı olan ahdine vefa göstermeksizin suçlusuyla suçsuzuyla bütün ümmetimi vurmaya kalkışan kimse benim ümmetimden değildir. Asabiyet duygusuyla öfkelenen, asabiyet uğruna savaşırken yahut asabiyet davası güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin ölümü Câhiliye Ölümüdür”[13] 

Hz. Peygamberin müslümanlar arasında asabiyetin yeniden ortaya çıkmasından duyduğu kaygıyı gösteren ve bu tehlikenin işareti gibi görünen bazı olayları yansıtan daha başka hadisler de vardır. Nitekim Müslim'in kaydettiği bir olay böyle bir işaret taşımaktadır. Câbir'in naklettiğine göre muhacirin ve ensardan iki genç aralarında kavga etmişler ve Câhiliye döneminde olduğu gibi “Yetişin ey muhacirler!”, “Yetişin ey ensar!” diyerek kendi taraflarını yardıma çağırmışlardı. Olayı haber alan Resûlullah;

“Bu ne hal! Câhiliye davası mı?” sözleriyle taraflara çıkıştı. Olayın ayrıntılarını öğrendikten sonra:

“Kişi zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım etsin” şeklindeki ünlü Câhiliye atasözünü tekrar edip, zalime yardımın onun zulmüne karşı koymak demek olduğunu ifade ederek yukarıdaki meşhur söze yepyeni bir muhteva kazandırmıştır.

İbn Teymiyye bu hadisi zikrettikten sonra kişinin. Câhiliye halkının yaptığı gibi-haklısına haksızına bakmaksızın-kendi topluluğu lehine asabiyet davası gütmesinin caiz olmadığını, buna karşılık düşmanlık hisleri beslemeksizin ve hak kaygısıyla kendi yakınlarına yardım etmesinin gerekli  [vacip] veya tavsiye edilebilir  [müstehap] bir davranış olacağını belirtmektedir.[14]

Asabiyet duygusu tıpkı ırkçılıkta olduğu gibi zulme, adam kayırmaya, emanetleri ehline vermemeye, liyakat ilkesini öldürerek kıyametin kopmasına sebep olur. Bu yüzden ileride açıklamaya çalışacağımız irkçılığın zararları aynen asabiyet için de söz konusudur, geçerlidir.

Asabiyet kavramını ilk defa ilmî ve objektif bir metotla inceleyen İslâm mütefekkiri tarih ve devlet felsefesini açıklarken bu kavrama en büyük ağırlığı veren İbn Haldun'dur. İbn Haldun asabiyet teriminin kendi felsefesinde ihtiva ettiği mânayı tam olarak ifade eden bir tarifini vermemiştir. Bu yüzden çeşitli araştırmacılar, asabiyet teriminin Mukaddime'de dayanışma ruhu, cemaat ruhu, grup duygusu, kabilecilik, kan bağı, sosyal dayanışma gibi kavramlardan biri veya birkaçı karşılığında kullanıldığını öne sürmüşlerdir.

Bununla birlikte İbn Haldun, asabiyeti dar mânada savunma veya saldırı  maksadına yönelik mücadele enerjisi sağlayan toplumsal şuur şeklinde anlamaktaysa da, Mukaddime'nin bu konuyu işleyen ilk bölümlerinden anlaşıldığına göre asabiyeti ırkî bağların veya coğrafî, siyasî yahut da dinî sebeplerin doğurduğu birlik ve dayanışma ruhu olarak incelemiştir. Bu sebeple o asabiyeti şu veya bu dönemdeki ya da çevredeki uygulanış biçimine göre değil, doğrudan doğruya beşerin fıtrî bir özelliği ve en küçük içtimaî birliklerden en büyük devletlere kadar bütün toplulukların kuruluş, gelişme ve yıkılışlarında rolü bulunan bir kitle enerjisi olarak ele almakta ve öfke, şehvet vb. öteki biyolojik ve psikolojik yetenekler gibi asabiyetin de müsbet veya menfî yönlerinin mevcut olduğunu söylemektedir.

Buna göre Hz. Peygamber'in yerdiği asabiyet, haksız ve yanlış uygulamalarla ortaya çıkan Câhiliye asabiyetidir. Buna karşılık asabiyetin hakka ve Allah'ın emrini gerçekleştirmeye hizmet yolunda kullanılması arzu edilir bir şeydir. Esasen dinler ve şeriatlar bile asabiyet desteğiyle kurulur, bu destekten mahrum kalınca da yıkılırlar.[15] 

İbn Haldun'a göre asabiyet, en iptidai şekliyle, beşerin tabiatında bulunan zulüm ve düşmanlık temayüllerine karşı yine aynı tabiattan gelen akraba vb. yakınlara acıma duygusunun doğurduğu yardımlaşma ve dayanışma eğilimidir.[16] 

Gerçekte soy birliğinden, başka bir deyişle organik yakınlıktan kaynaklanan, dolayısıyla en ileri derecede ilkel  [bedevi] topluluklarda bulunan asabiyet, toplulukların yerleşik ve medenî  [hadari] hayata geçmeleri nisbetinde gücünü kaybeder.[17]  Zira bu durumda çeşitli nesepler arasında homojenliğin ortadan kalkması soy birliğini olumsuz yönde etkileyecektir. Nitekim en güçlü asabiyet, birbirine en yakın akraba arasında bulunur ve nesep uzak akrabaya yayıldıkça asabiyet de zayıflar.[18] 

İbn Haldun, kendi dönemine kadar İslâm kültür ve medeniyetinin hâkim olduğu ülkelerdeki hanedan, kabile ve milletlerin tarihleri üzerinde yaptığı objektif inceleme ve tahlilleri neticesinde ilkel hayattan medenî hayata, aile, aşiret, kabile birliklerinden devlet yapısına, kaba kuvvet döneminden hukuk düzenine geçişin her safhasında rol oynayan temel faktörün asabiyet dinamizmi olduğu hükmüne varmaktadır. Hatta o devletin kurulmasından sonra bile asabiyetin bu fonksiyonuna İhtiyaç duyulacağı görüşündedir. Hükümdar veya hanedan siyasî prestijini korumak ve güçlendirmek İçin asabiyeti canlı tutmak zorundadır. Aksi halde daima pusuda bekleyen başka bir asabiyet grubu, güç üstünlüğünün kendisine geçtiğini anladığı anda hâkimiyeti ele geçirebilir… Dolayısıyla, bir hâkimiyetin hatta peygamberlik veya herhangi bir ideolojinin başarıya ulaşması, öncelikle asabiyet ruhunun gücüne bağlıdır.[19] 

Bu güce olan ihtiyaç bakımından peygamber ile dinî mesaj taşımayan başka hâkimiyet hareketleri arasında fark yoktur. Hz. Peygamber'in;

“Allah, kavminin himayesinden destek almayan hiçbir peygamber göndermemiştir”[20]  anlamındaki sözü de bu gerçeği vurgulamaktadır.[21] 

Nitekim realitede de peygamberler risâletlerini tebliğ ederken kâfirlerin baskılarına karşı korunmalarını sağlayacak olan kabile asaletine   asabiyet ve kudrete  sahip olmuşlardır. 

Bu suretle asabiyet peygamberin, dolayısıyla dinin başarıya doğru ilerlemesi için hareket enerjisi sağlarken din de asabiyete toplayıcı, kaynaştırıcı bir nitelik kazandırır; ilkel şekliyle maddî menfaatlere yönelik olan asabiyeti idealize ederek dinî öğretilerin yayılması, hakikatin gün ışığına çıkarılması, daha faziletli bir toplum kurulması gibi yüksek hedeflere yöneltir. Aynı şekilde din, israf ve ihtişam tutkusu ile itibar ve menfaat çekişmelerini dizginlemek suretiyle devlete süreklilik kazandırır. Ayrıca hâkimiyet ve iktidarın emniyet altına alınması için siyasî ahlâka riayet edilmesinin ve idareyi elinde bulunduranların siyasî erdemlerle donanmalarının gerekliliğini de vurgulayan İbn Haldun, böylece asabiyet diyalektiğini ahlâkî ve manevî unsurlarla yumuşatmış bulunmaktadır.

Nitekim ona göre en iyi siyaset Allah'ın hükümlerini uygulamakla gerçekleşir. Asabiyet mülkün kaynağı ve kuruluş sebebidir. Cömertlik, af, müsamaha, sabır, vefa, halkın sıkıntılarıyla ilgilenme, kanuna ve ilme saygı, haya, merhamet, doğruluk gibi dinî, ahlâkî faziletler ve hayırlar da mülkün devamını sağlayan hasletlerdir. Bunlarsız bir idare, uzuvları kesilmiş insan gibidir. Dolayısıyla kötülükler ve fenalıklar işleyen bir milletin iktidarı, Allah'ın koyduğu kanun gereğince yıkılıp gider.

Sonuç itibariyle şöyle söyleyebiliriz; haksız da olsa kavim ve kardeşe sahip çıkma anlamında zulme aracılık yapan bir asabiyet yasaklanmıştır. Ama bu asabiyet, yani kızma ve koruma duygusu, sahibini diri ve canlı tutan sahiplenme ve yardım etme güdüsü iyilik için, hayır için, hakkın hakimiyeti için olursa, iyidir, övülür.

Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen bir hadîste de asabiyet duygusuna kapılanların İslâm ve Allah nazarındaki durumları en güzel bir şekilde dile getirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:

"Allah cahiliyetten kalma bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. Bu atalar ister mü'min ve muttakî, ister fâcir ve günahkâr olsun farketmez. Siz Adem'in neslindensiniz ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın (kavimlerinizle övünmeyesiniz). Atalarla övünenler Cehennem kömürlerinden bir kömürdürler. Onların bu hali Allah nazarında burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha kötüdür.”[22]

 


[1] Bkz. Abdurrahman Kurt, Şamil İslam Ansiklopedisi,  Asabiyet md; A.Kurt, Irkçılık. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi; DİA İslam Ansiklopedisi, Asabiyet md.

[2] Bkz. A.Kurt, Irkçılık, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları: 1/82-83. [2] A.g.e. III. 453-455.

[3] A.g.e. III. 453-455.

[4] Müsned, II, 306, 488, 533.

[5] Meydânî, II, 334.

[6] Ebü'l-Mehâsin eş-Şeybî, I, 325.

[7] Ebü'l-Hilâl el-Askerî, ı, 58-59.

[8] bk. el-Feth 48/26.

[9] bk.  et-Tekâsür  102/1-8.

[10] bk el-Hucurât 49/9-13.

[11] bk el-Mâide 5/2.

[12] Ebû Dâvüd, “Edeb”, 112.

[13] Müslim, “İmâre”, 57, Nesâî, “Tahrîm”, 28; İbn Mâce, “Fiten”, 7; Müsned, II, 306, 488.

[14] İkti’ü's-sırâti'l-müstakim, s. 70.

[15] Mukaddime, s. 180-181.

[16] a.e., s. 116-117.

[17] a.e., s. 118, 125.

[18] a.e, s. 119.

[19] a.e., s. 117.

[20] Müsned, II, 533.

[21] Mukaddime, s. 143.

[22] Ebû Dâvud, Edeb, 112.