İslamiyat

Siyonizm

Tarih: 3 ay önce

Konular

            Tarifi Ve Kısa Tarihi

            Siyonizmin Amacı

            İsrail’in Kurulması

            İsrail İşgali ve Terörü

 

Tarifi Ve Kısa Tarihi

 

Köken itibariyle Kudüs yakınlarındaki Sion Dağı'ndan gelen bir sözcük olan siyonizm, bugün Sion, Kudüs ve yahudilerin inandığı Vadedilmiş Topraklar'ı sembolize etmektedir. 19. yy.'ın son çeyreğinde yurtsuz olan Yahudilerin Filistin'de bir Yahudi devleti (İsrail) kurma isteği üzerine doğmuş bir ideoloji ve politik hareketi tanımlamaktadır.

Yahudi halkının tarihi çok eskidir. Bu insanların M.Ö. 2000 senesine doğru, Canaan (Kenani ülkesi) ve daha sonra Filistin adı verilen ülkeye gelmeleri ile başlar. Asırlar boyunca, kabileler halinde yaşadılar. M.Ö. 11. yüzyılın ikinci yarısında, Saul zamanında bir krallık haline geldiler. Davut zamanında ise, Kudüs'ü merkez yaparak kuvvetlendiler. En parlak devrini Süleyman zamanında yaşadıktan sonra ikiye bölündüler: Juda ve İsrail.

Siyasi Siyonizm, milliyetçilik akımlarının hızla yayıldığı 19. yüzyıl Avrupası'nda, Theodore Herzl'in önderliğinde ortaya çıktı. Hareketin önderliğini yapan Yahudilerin çoğu dindar değildi; Yahudi toplumunu din eksenine göre değil, millet eksenine göre yaratmayı hedefliyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının ardından Siyonist hareket, ana hedefi olan Yahudileri Filistin'e yerleştirme projesini hızla hayata geçirdi. II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin soykırımına maruz kalan Yahudilerin de Siyonistler tarafından büyük kafileler halinde Filistin'e götürülmesi ile birlikte, Yahudi vatanının yaratılışı tamamlanmış oldu.

 

Siyonizmin Amacı

 

Siyonist ideoloji Yahudileri bir vatanda toplamayı ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı hedeflerken, dini değerlerden ziyade ulusal değerleri ön plana çıkarmaktaydı. Siyonistlere göre, Yahudiler yalnızca ayrı bir dini topluluk değil, ayrı bir ulus, ayrı bir ırktı ve bu ırka mensup tüm insanların tek bir çatı altında toplanması gerekiyordu. Bu çatının neresi olacağı sorusuna da Siyonistler dini değil, din dışı bir cevap aramışlar ve önce Uganda'yı düşünmüşlerdir. Tarihe "Uganda Planı" olarak geçen proje işlememiş ve Siyonist hareket hedef olarak Filistin'de karar kılmıştır. Ancak Filistin'e önem vermelerinin nedeni, bu bölgenin dini anlamı değil, "Yahudi ulusunun tarihsel vatanı" oluşuydu.

 

İsrail’in Kurulması

 

Filistin'de ilk yerleşmeler, Theodor Herzl'in 1897'de ilk Siyonist Kongre'yi toplamasından sonra başlamıştır. 2 Kasım 1917'de İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour'un yayınladığı Balfour Deklerasyonu, 1917 ile Yahudilere Filistin'de toprak verme sözü verilmiştir. Bunun üzerine Yahudi yerleşimcilerin sayısı hızla artmıştır. 1948'e gelindiğinde ise Birleşmiş Milletler yaşanan sorunları çözmek için Filistin topraklarını bölerek, İsrail devletinin kurulması yoluna gitmiştir. Hemen akabinde çıkan Arap-İsrail savaşı neticesinde ise İsrail galip gelmiş, sahip olduğu toprakları daha da genişletmiştir.

“Siyonizmin Filistin’de bir yahudi yurdu oluşturma hedefi, Filistin’de yerleşik Arap nüfusu bulunduğundan “aliyah” kavramına siyonizmin çeki taşı niteliği kazandırdı. Kelime anlamı “yükselme” olan aliyah, din etkisiyle geçici göçlerden farklı biçimde yahudilerin yurtsuz ve dağınık yaşadıkları yerlerden ata yurtları olan Filistin topraklarına (Eretz Yisrael) siyasî bilinçle ve kalıcı olarak yerleşmek üzere göç etmesidir. 1880’lerden II. Dünya Savaşı sonuna kadar süren beş ayrı göç dalgasından bahsedilebilir. Buna göre 1882-1903 yılları arasında ağırlıklı olarak Rusya, Romanya ve Galiçya’dan 20-30.000 kişi, 1904-1914 arasında çoğunlukla Rusya’dan 35-40.000 kişi, 1919-1923 arasında Rusya, Polonya ve Romanya’dan aralarında İsrail’in gelecekteki siyasî önderlerinin de bulunduğu 35.000 kişi, 1924-1931 arasında özellikle Polonya’dan 88.000 kişi, 1932-1938 arasında Nazizm’in yükselişiyle bilhassa Orta Avrupa’dan 215.000 kişi göç etti.

Siyonizm tarih sahnesine çıkarken Filistin bir Osmanlı toprağı idi ve Osmanlılar burayı aldığından bu yana yahudi varlığını tanıdı, zaman zaman göçlerine izin verdi. Osmanlı tâbiyetinde bulunan Filistin’deki bu küçük yahudi topluluğu (Yişuv), yerleşik ve yerli toplumla kaynaşmış Sefarad yahudileriyle daha sonra izin verilen göçlerle gelen Eşkenaz yahudilerinden oluşan ve pek azı ticaretle, çoğunluğu dünya yahudilerinin gelenekleşmiş bağışlarıyla geçinen bir topluluktu. Fakat siyonizm ve onunla bağlantılı gelişen aliyah hareketiyle birlikte Filistin’e göç eden yahudilerin karakteri değişti; bunlar dinî olmaktan ziyade siyasî sâikle bir yahudi yurduna giden yolda kalıcı nitelikte buraya yerleştiler. Bu noktada Roger Garaudy’nin yaptığı ayırım önemlidir. Garaudy, daha önceki yahudilerin tamamen mesîh inancı doğrultusunda mânevî bir hayat yaşama amacıyla Filistin’e yerleşmiş olmalarını dinî (mânevî) siyonizm olarak tanımlamakta, bunun Herzl ile başlayan ve Filistin’de kalıcı bir yahudi devletini hedefleyen siyasî siyonizmden ayırt edilmesi gerektiğini öne sürmektedir (The Case of Israel, s. 6-7).

Bu siyasî hareket doğduğunda Filistin’in Osmanlı yönetiminde bulunuşu, siyonistlerin diplomatik çabalarını öncelikle Osmanlılar üzerinde yoğunlaştırmasını gerektirdi. Giriştikleri müzakerelerle önce belirli bir meblağ karşılığında Filistin’i satın almayı, daha sonra Osmanlı borçlarının konsolidasyonunu üstlenmeyi önerdiler. Siyonistler bu iki teklifle Herzl önderliğinde iki defa II. Abdülhamid nezdinde girişimde bulundular. Fakat sultanın politikası, zulümden kaçan yahudilere Filistin dışındaki Osmanlı topraklarında yerleşme izni vermekle birlikte Filistin’de yahudi yurdu tasarısına (yahudilerin toprak satın almasını yasaklama, hac maksadıyla Kudüs’ü ziyaret edeceklere “kırmızı tezkere” ismiyle geçici izin verme gibi uygulamalarla) geçit vermedi.

Filistin’de yahudilerin iskânı için toprak alımına yönelik benzer bir teklif İngiliz kolonileştirme projesine dayalı olarak İngiliz hıristiyan diplomatı Laurence Oliphant tarafından 1879’da sultana sunuldu ve yine reddedildi (Buzpınar, sy. 30 [1994], s. 59-61).

Bununla beraber 1908 Meşrutiyeti başlarda yahudilere bir ümit verdi. İttihat ve Terakkî iktidarı yeni bir hürriyet anlayışıyla önceleri olumlu bir yaklaşım içine girdi. Kırmızı tezkere kaldırıldığı gibi Filistin’de toprak satın alımı serbest bırakıldı. Fakat özellikle Otuzbir Mart Vak‘ası’dan sonra azınlıkların bağımsızlık ve ayrılma yönünde faaliyetlerini arttırması ve siyonist çabaların Filistin’de kolonileştirme yönünde planlı bir şekilde sürmesi imparatorluğun bütünlüğü noktasında İttihatçılar’ı uyandırdı ve yeniden çeşitli kısıtlamalar yürürlüğe kondu.

Bu merkezî politikaya rağmen ikinci ve siyonist hareket açısından daha önemli aliyah tam da bu dönemlerde gerçekleşti. Devlete giden yolda daha hazırlıklı ve sistemli çalışan bu grup, Arap nüfusla her türlü temastan uzak ve tamamıyla yahudi emeğine dayanarak, ekonomi ve tarım alanında kurumlaşmalar oluşturdu. Bu göçler sonucunda özellikle Hayfa’dan Gazze’ye uzanan kıyı bölgesinde toprağa sistemli biçimde yerleşildi. 1909 yılına gelindiğinde Yafa’nın kuzeyinde yepyeni bir yahudi şehri olarak Tel Aviv ortaya çıktı. 1914’te Filistin’e yerleşen yahudi nüfusu 60.000’e yaklaşmış bulunuyordu (McCarthy, s. 19-20).

Göç artışına eşlik eden diğer bir gelişme, Yahudi Millî Fonu başta olmak üzere çeşitli siyonist kuruluşların Filistin’e akıttıkları paralar ve bunun cazibesiyle bazı Arap mülk sahiplerinin topraklarını satmaları, bazen da idarî ihmaller yoluyla yahudi toprak kazanımının artışıydı. Yasaklamaya rağmen siyonist hareketin başarısında temel rol oynayacak olan bu yerleşim ve toprak alımı süreci yöredeki Osmanlı yöneticilerinin raporlarından da izlenebilir. Meselâ Nablus Mutasarrıfı Süleyman Fethi Bey, 1911 tarihli lâyihasında yörede müslüman nüfus azalırken yahudilerin toprak satın almaya ve yerleşmeye devam ettiğine dikkat çekmektedir. Merkezî idarenin bu gelişmenin önünü alamamasıyla yaklaşan dünya savaşına doğru yahudilere toprak satışı meselesi, siyonizme ve yahudi yerleşimine karşı Arap millî hareketini seferber etmenin başlıca vasıtalarından biri oldu (Armaoğlu, s. 27).

Bu çerçevede kaçınılmaz biçimde Arap ve yahudi milliyetçilerinin çatışacağı Filistin’deki karmaşayı arttıran bir diğer önemli unsur, bu stratejik bölge üzerinde sömürgecilik doğrultusunda çıkarları bulunan Avrupalı güçlerin devreye girmesidir. Siyonistlerin bilinçli şekilde kendisine yaklaştığı İngiltere başta gelmek üzere Batı devletleri, Arap milliyetçiliğiyle siyonizmin ileride karşı karşıya geleceğini düşünmeksizin bu iki akımı desteklemekten, Osmanlı Ortadoğusu’nu sömürebilmek için imparatorluktaki etnik grupları amaçlarına alet etmekten çekinmediler (Öke, s. 421, 422). Sömürgeci devlet çatışmalarıyla örülü uluslararası düzen, I. Dünya Savaşı arifesinde bu düzende yepyeni bir unsur olarak ortaya çıkan siyonist hareketin savaş döneminde daha da kökleşmesi için yeni fırsatlar sağladı. Bu hareket savaş başlarken teşkilâtlı ve siyasî bir niteliğe bürünmüş olarak hedeflediği yahudi millî yurdu için (artık hayatta olmayan ve ilk zamanlar Filistin dışında bazı yerleri de kabullendiği bilinen Herzl’in aksine) Filistin’e odaklanmış vaziyetteydi. Bu noktada dünya yahudileri arasında o yıllarda görüş farkları olmasına rağmen Herzl’in siyonizm tarihindeki yeri kabul edilmelidir. Başlangıçta ne kadar küçük, zayıf ve belirsiz olursa olsun gerçek bir siyasal hareket ve uluslararası güç biçiminde siyonizm bütün niyet ve maksatlarıyla onun icadı ve eseridir (Vital, The Origins of Zionism, s. 233-234); süreci ve sonuçlarıyla I. Dünya Savaşı hareketin gelişimi ve kökleşmesi bakımından başlı başına önemlidir.[i]

 

İsrail İşgali ve Terörü

 

Siyonizm zamanla sömürgeci ve işgalci bir projeye dönüşmüştür.  Dağdan gelip bağdakini kovma atasözümüzdeki mana tam olarak burada yaşanmıştır. Asırlardan beridir söz konusu topraklarda yaşamakta olan insanların zorla ve baskıyla evlerinden, topraklarından çıkarılmaları tepkiye neden olmuştur.

İsrail bugün bir terör devletine dönüşmüştür. Dünyanın her tarafında terörü destekleyerek ülkelere gözdağı veriyor, uluslararası karanlık güçlerin de desteği ile her gün Filistinde insan haklarını ve hürriyetlerini acımasızca çiğniyor, koca bir Filistin ülkesini hapishaneye dönüştürerek eşkıya gibi yönetiyor. Masum insanların ve şehirlerin üstüne bomba yağdırıyor. Dünyadan çıkan cılız tepkilere aldırmadığı gibi BM’den çıkan kınama, uyarı ve geri çekilme emirlerini de hiç dinlemiyor. Hiç şüphesiz bu umursamazlığın altında dünyayı idare eden masonlara olan güveni vardır. Çünkü hem ABD ve AB ülkeleri, hem de ülkelerin de üstünde olan uluslararası sermaye güçleri pervasızca İsrail’i desteklemektedirler. Onun amacı önce Kudüs’ü tamamen işgal edip başkent yapmak, sonra da Nil ile Fırat arası olan coğrafyayı “arz-ı mev’ud” adıyla devletine katmaktır. Bu yüzden etraftaki ülkelerde sürekli kaos çıkarmak ve daha da parçalayarak zayıf düşürmek emelindedir. Bu politikalar maalesef BM gözü önünde ve ABD devletinin zalimane destekleri ile devam etmektedir.

Ancak unutulmamalıdır ki İsrail, yaptıkları ile büyük bir kin ve düşmanlığı tahrik etmektedir. Bir gün bir öfke patlaması ile bölgedeki bütün varlığını kaybetme tehlikesi ile her an karşı karşıyadır. Hırçınlığının bir sebebi de bu bilgidir. Ancak eğer aklı başında birilerini dinlerse belki kurtulur. Yoksa kendi sonunu hazırlamaktadır.


[i] M. Lütfullah Karaman, DİA, Siyonizm md. cilt: 37; sayfa: 331. İsrail Devletinin kuruluşuna kadar olan mecerayı bu maddede bulabiliriz.