İslamiyat

Müşrikleri Veli Edinmeme

Tarih: 6 ay önce

Müşrik, şirk kökünden gelen ve  "ortak koşan" anlamına gelen bir kelimedir. İslam Akaidinde şirk, ilah’ın teaddüdüdür. Yani birden fazla ilah olduğunu kabul etmektir. Müşrik, Allah Teala (c.c.)'ya inanmakla birlikte, isim, sıfat veya fiillerinde ona denk, eşit, benzer, ortak başka ilahların da var olduğunu kabul etmek demektir.

İslam dini tevhit dinidir. Bunun ifadesi de "la ilâhe illallah" , yani “Allah'tan başka tanrı yoktur” sözüdür. Tevhit inancı O'nun ortağının, eşi ve benzerinin bulunmadığı esasına dayanır.

İslam geldiğinde Mekke toplumu müşrik idi. Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte birçok ilâha inanıyorlardı. Allah Teâlâ’nın varlığını, yaratıcılığını kabul etmelerine rağmen, ona erişmek ve katında şefaatçiler edinmek için ağaçtan veya taştan yonttukları putları tanrılar edinerek onlara tapıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve  heveslerine göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 365 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lat, Menat, Uzza isimli putlar idi.

Maalesef aslında bir tevhit dini olarak İslam Dinine mensup Yahudi ve Hristiyanlar, zamanla bu tevhit ve Hanif dinden sapmışlar, bu esası kabul etmeyerek Allah (c.c.)'a şirk koşmuşlar, müşrik olmuşlardır. Allah Teâlâ (c.c.) Yahudi ve Hristiyanların bu tutumları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de şöylebuyurmaktadır:

"Yahudiler "Uzeyr Allah'ın oğludur", Hristiyanlar da "Mesih (İsa) Allah'ın oğludur" dediler. Bu, daha evvel kâfir olanların sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah'tan bulsunlar. Nasıl da uyduruyorlar. Bunlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryemoğlu İsa'yı tanrılar edindiler. Halbuki onlar da ancak bir olan Allah'a ibadet etmelerinden başkasıyla emir olunmamışlardır. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, bunların eş tuta geldikleri her şeyden münezzehtir".[1]

Kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanlar, her ne kadar kâfir olsalar bile, putperest müşrikler gibi kabul edilemezler ve “kestiklerinin yenilmesi, kadınları ile evlenilmesi” gibi bazı özel hükümler ile diğer müşriklerden istisna edilmişlerdir. Biz de onları müstakil bir başlıkta inceleyeceğiz.

Allah'a şirk koşmanın küfür olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. Allah Teala (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Ey iman edenler, müşrikler necistir. Onun için bu yıllarından sonra onlar Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse kendi fazlından sizi zenginleştirir. Çünkü Allah gerçek bilicidir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Kendilerine kitap verilenlerden ne Allah'a ne ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Rasûlünün haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle, ta boyun eğip itaat ederek cizyeyi verinceye kadar savaşın "[2].

Buradaki “necis- pislik” manevi pisliktir ve mü'minlerin müşriklere karşı takınmaları gereken tavrı en anlaşılır şekilde gözler önüne sermektedir. Bu ayette geçen "müşrik"ten maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre, putlara tapanlardır. Zira müşrik kelimesi, Allah(c.c.)'tan başkasını ilah kabul ederek, onlara tapan kimseler için kullanılmaktadır.

Şirk, Allah Teâlâ (c.c.)'nın bağışlamayacağı bir günahtır. Zira Allah Teala mü'min kullarını her türlü şirk günahına karşı şöyle ikaz etmektedir: "Elbette Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimseye bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, çok uzak bir dalâlete düşmüş olur"[3]

Alimlerimizden çoğuna göre, aklı olmayan ve bülûğ çağına erişmeyen çocuklar, müslüman veya müşrik ana babadan olsunlar farketmez, cennetliktirler. Bunlar "Biz hiç bir akıllı toplumu peygamber göndermedikçe azap etmeyiz"[4] ayetini delil gösterirler.

Rasulullah (s.a.s.) üç defa "büyük günahların en büyüğünü size bildireyim mi?" buyurdu. Ashab, "evet, bildir yâ Rasûlallah" dediler. Rasulullah (s.a.s.) "Allah'a şirk koşmak, anaya babaya eziyet etmektir" buyurdu.[5]

İslâm inancına göre müşriklere ve müşrik ataya mağfiret dilenmez. Kur'an'da şöyle buyrulur:

"Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, müşrikler için mağfiret dilemek Peygambere ve mü'minlere yaraşmaz"[6]

Çünkü en önemli olan kan değil iman bağıdır. İnsanın saygınlığında ölçü inançtır. Bu yüzden müşriklere benzeme, onları taklit ederek sevme ve dost edinme haram kılınarak yasaklanmıştır. İslâm her bakımdan diğer dinlerden farklı ve kendine has özellikleri olan bir dindir. 

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s): "Her kim bir topluma benzemeye çalışırsa, o benzemeye çalıştığı toplumdandır" buyurur.[7]

Hadis şârihi Abdurrauf Münavi bu hadisi şöyle açıklar:

"Kişi, içiyle dışıyla onları tasvib eder, onların gelenek ve göreneklerini benimser, onlara ait işlerle tanınır, onları yapar, kılık kıyafet ve benzeri işlerde onlarla bütünleşir, onlarla iç içe yaşarsa; onlardan sayılır. Onların düzenlerinin üstünlüklerini kabullenmek onlara benzemektir. Kişi beğendiği, takdir ettiği kimseyi taklid eder, ona uyar, uymaya çalışır."[8]

Şimdi Kur’an-ı Kerîm’in müşrikleri kötüleyen ve onlarla dost, sırdaş, veli ve yardımcı olunmasını yasaklayan ayetleri görelim. Bütün bunlar konumuz açısından çok önemlidir. Çünkü bunlar ırkçılığı da yasaklar aynı zamanda. Zira iman bağı olmadıktan sonra ırk, soy ve akrabalık bağlarının hiçbir ehemmiyetinin olmadığını açıkça gösterir.

“Gerek Ehl-i Kitaptan gerek müşriklerden olsun, kâfirler,   Rabbinizden size herhangi bir hayır indirilmesini arzu etmezler.  Fakat Allah rahmetini dilediğine seçip ihsan eder.  Allah büyük lütuf sahibidir.”[9]

“Sen, iman edenlere, düşmanlık besleme bakımından onların en şiddetlilerinin Yahudiler ile müşrikler olduğunu görürsün.  Müminlere sevgi bakımından en çok yakınlık duyanların ise "biz Nasârayız (Hıristiyanız)" diyenler olduğunu görürsün.  Bunun sebebi, onlar arasında bilgin keşişlerin ve dünyayı terketmiş rahiplerin bulunması ve onların kibirlenmemesidir.”[10]

“Rabbinden sana ne vahyolunuyorsa ona tabi ol. Ondan başka Tanrı yoktur. Onun için, sen de müşriklerden uzak dur.”[11]

“O müşriklerin Allah yanında, Resûlü yanında nasıl olup da bir ahidleri olabilir ki! (olamaz, zira onlar daima hainlik edip verdikleri sözden dönerler).  Mescid-i Haramın yanında antlaşma yaptıklarınız bundan müstesna olup, onlar size karşı dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın.  Allah, Kendisine karşı gelmekten, özellikle ahdi bozmaktan sakınanları sever. Evet, onların nasıl ahidleri olabilir ki, eğer size galip gelecek olurlarsa sizin hakkınızda ne ahid, ne yemin, ne hukuk, hiç bir şey gözetmezler.  Ağızlarıyla güyâ sizin gönlünüzü alırlar, kalbleri ise nefret duyup kaçınır. Çünkü onların ekserisi Allahın yolundan çıkmış fasıklardır. Onlar Allahın ayetlerini az bir dünya menfaati karşılığında sattılar da Allahın yolundan insanları alıkoydular. Gerçekten onlar ne fena iş yapıyorlar! Müminler hakkında ne ahit, ne yemin, ne hukuk, hiçbir şey gözetmezler.  Bunlar öyle saldırgan kimselerdir! Bununla beraber kâfirlikten vazgeçip tevbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse artık sizin din kardeşleriniz olurlar.   Bilip anlayacak kimseler için Biz ayetlerimizi iyice açıklarız. Eğer antlaşmadan sonra yeminlerini bozarlar, bir de dininize hücum ederlerse, artık kâfir güruhunun o öncüleri ile savaşın.  Çünkü onların gerçekte artık yeminleri ve ahitleri kalmamıştır. Umulur ki, hiç değilse bu durumda, inkâr ve tecavüzlerinden vazgeçerler.  Onların yeminleri yoktur, zira onlar yeminlerine riayet etmezler, aykırı davranmakta mahzur görmezler.  Demek ki savaşta hedefiniz, işkence ve eziyet edenlerin mesleğini tutup da eza ve cefada bulunmak değil, ısrarla sürdürdükleri küfür hallerinden onları vazgeçirmek olmalıdır. Ahitlerini ve yeminlerini bozup Peygamberi vatanından sürmeye teşebbüs eden bir toplulukla savaşmayacak mısınız ki, aslında savaşı size karşı ilk başlatanlar da onlar olmuştu.  Ne o, yoksa onlardan korkuyor musunuz? Ama eğer mümin iseniz, asıl Allahtan çekinmeniz gerekir. Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rüsvay etsin,  onlara karşı size yardım edip zafer yolunu açsın,   müminlerin gönüllerini ferahlatsın ve kalblerindeki kin ve öfkeyi gidersin.  Allah Teala dilediğine tevbe de nasib eder. Allah, Alîmdir, Hakîmdir: herşeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”[12]

“Az kalsın, seni bile sana vahyettiğimizden başka bir şeyi uydurup Bize mal etmen için akılları sıra kandıracak ve ancak o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer sana sebat vermeseydik nerdeyse azıcık da olsa onlara meyledecektin. O takdirde de hem hayatın, hem de ölümün acısını sana kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın.” [13]

Hz. Peygamberin ve müminlerin kritik imtihanlarını anlayabilmek için Mekke döneminde Peygamberimiz (a.s) ın yaşadığı halleri düşünelim: Baskı, tehdid, büyük servet teklifleri, kral yapma, en güzel kadınları sağlama, tuzaklar kurma, kendine ve taraflarına yıllarca süren sosyal ve ekonomik boykotlar uygulama gibi. Bunlardan birtekinin bile nice dava adamlarını çekip götürdüğü düşünülürse, meselenin kolay olmadığı ortaya çıkar. Ayet Peygamberimizin bunlara önem verdiği manasına gelmeyip, müminleri çok ciddi imtihanlara hazırlama gayesine matuftur.

Son ayetler iki noktayı vurgulamaktadır. 

1-Batıla meyletmen halinde, hem dünyada, hem de ahirette Allahın azabına müstehak olurdun. 

2-Küfrün düzenlerine karşı Allahın lütfu olmazsa, Resûlullah bile mukavemet edemez.

Kureyşliler Hudeybiye antlaşmasını çiğneyince Hz. Peygamber (a.s) Mekke’yi fethetme hazırlıklarına başladı. Yalnız bu hedefini ashabdan birkaç kişi dışında kimseye hissettirmemişti. Hatıb b. Ebî Beltea  (r.a) nasılsa  bunu öğrenmiş ve Mekkeye giden bir cariye ile çok gizli kaydı ile mektup göndermişti. Allah Teala Hz. Peygamber (a.s) a bunu bildirdi. O da Abdullah İbn Zübeyr ile Mikdad (r.a) yı gönderip "Medineden 22 mil mesafede bulacakları kadından" mektubu almalarını istedi.

Getirdikleri mektupta Mekkeye sefer hazırlığı bildiriliyordu. Peygamberimiz Hatıb'a sebebini sorunca o: "Ya Resûlullah, ben küfre sempati duyduğumdan değil, ama ailem orada, Mekkede onları koruyacak akrabalarım da yok. Bu davranışımı gözönünde bulundurarak Kureyşliler aileme sıkıntı vermezler ümidiyle bu işi yaptım" dedi.

Onu öldürmek isteyen Hz. Ömer’e (r.a) Efendimiz şöyle dedi: "Hatıb, Bedire katılanlardandır. Allah’ın Bedir savaşına katılanlara nazar buyurup "Ben sizleri affettim, demediğini kim biliyor?"

Hz. Peygamber onu affetmekle beraber, sebep ne olursa olsun, küfre yardım yerine geçecek bir davranışın kesin haram olduğunu bildirmiştir. Bu münasebetle inen aşağıdaki ayetler de bunu ifade eder:

“Ey iman edenler! Benim de sizin de düşmanlarınızı dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği reddettikleri halde, siz onlara sevgi sunuyorsunuz. Resûlullahı ve sizi, sırf Rabbiniz olan Allaha inandığınız için, vatanınızdan kovuyorlar. Siz Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için yurdunuzdan çıkarılmayı göze aldıysanız, nasıl olur da onlara sevgi gösterip sır verirsiniz? Halbuki ben sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız her şeyi bilmekteyim. Doğrusu içinizden kim bunu yaparsa, artık dümdüz yoldan sapmış olur. Eğer size karşı ellerine bir fırsat geçerse, size düşman kesilirler.   Ellerini de, dillerini de size fenalık etmek için uzatırlar ve sizin de kâfir olmanızı cân-u gönülden isterler. Ne hısımlarınızın, ne de evlatlarınızın kıyamet günü size faydası olmaz. Allah kıyamet günü aranızı ayırır, itaat edenleri cennete, kâfir ve âsileri cehenneme gönderir. Allah yaptığınız her şeyi görür.”[14]

Kâfirler ile Müminler arası dostluk ve sıkı fıkı ilişkiler yasaklanmıştır. Zira bunda fitne, yani bir imtihan, bir deneme ve sınama konusu vardır.  Kafirlerin Müslümanlar için bir imtihan, bir fitne kılınması birçok şekillerde olabilir.   Kâfirlerin hâkim ve galip olup müminleri dinden uzaklaştırmak için baskı ve işkence uygulamaları, Müminlere galebe sağlamaları sebebiyle kâfirler kendilerini üstün görüp "İslam hak din olsaydı, gerçeklere dayansaydı müslümanlar böyle perişan olmazlardı." diye kendi inkârlarını doğru bulmaları, kâfirler baskı sonucunda müminleri tavizlere sevkedip, İslamî ahlak ve faziletlerinden uzaklaştırarak, başka insanlara alay konusu yapmaları bu fitnelerden bazılarıdır.


[1] et-Tevbe, 9/30-31.

[2] et-Tevbe, 9/28-29.

[3] Nisa, 4/116.

[4] el-İsra, 17/15.

[5] Sahih-i Buhârî, Tecrîd-i Sarih tercümesi, VIII, 69, Hadis No: 1148.

[6] et-Tevbe 9/113.

[7] Ebu Davud, Feyzu'l-Kadir, Hadis No: 8593.

[8] Münavî, Feyzu'l-Kadir, Hadis No: 8593.

[9] Bakara 105.

[10] Maide 82.

[11] En’am 106.

[12] Tevbe 7-15.

[13] İsra 73-75.

[14] Mümtahine 1-3.