ABDULLAH İŞLER
Yanılmıyorsam 18 Ocak 2016 Pazartesi gecesiydi. Telefonum çaldı. Baktım, Abdullah Yayan hocam. Sesi biraz hüzünlüydü. Selam faslından sonra “hocam sizlere ömür Hacı Efendiyi kaybettik. Ben şimdi hastanedeyim. Cenaze yarın öğleyi müteakiben Hartlap’ta defnedilecek” dedi. “İnna lillah ve inna ileyhi raciûn.” Haber verdiği için teşekkür ettim.

Ertesi gün, 19 ocak 2016 salı günü, Yusuf Emmimin arabasıyla Maraştan kuşluk yola çıktık. Öğle namazını Hartlap büyük camide kıldık. Sonra köyümüzün mezarlığına gittik. Cenaze namazını kıldık ve merhumu defnederek alem-i berzaha yolcu eyledik. Kabrinin cennet bahçesi olmasına dua ettik. Merhum babamızı, kocaanamızı, dedemiz ve ebemizi, hısım akrabyı mezarlarında ziyaret ettik. Cümle kabristana ve ehl-i imana dualar ederek Fatihalar okuduk.

Taziyeler eski ilkokul binasında kabul ediliyormuş. Gittik. Hava bir hayli soğuktu. Biz ayrılırken orada devamlı kalacak olanlara hasta olmamalarını tembih ve dua ettik. Allah sabırlar versin ve cennetinde buluştursun inşallah.

Haliyle en son görüşmemiz geldi aklıma. Yine balkonunda, tutun altında, o şahane yerinde oturuyordu. Selam verdim. Kucaklaştık. Sonra musafaha ettik. İçimden “bakalım elleri nasıl?” dedim. Zira berk sıkardı tokalaşırken öteden beri ve sertçe sallardı. Acemisi olanlar beklemedikleri için bir gider gelirdi şöyle. O da bu ırgalanmadan keyif alırdı.
Gücü yerinde idi ama hafıza gidip geliyordu. Önce tanıdık gibi muamele etti. Sonra “sen kimsin? Nerdensin?” gibi sorularla durumunu belli etti. “Tanımadın mı hısım?” dedim. Gülüyordu. Hey gisi günler hey!...

Özellikle de köylerde insanlara isimleri kestirmeden söylenir ve garip lakaplar takılır. Biz de Hıdırların Abdullah İşler’ini “Abdiş abi” diye biliriz. Öyle duyduk hep. Aklımız başımıza gelince yüzüne öyle demediysek de gıyabında bu isim hep kullanıldı. O şimdi yaşayan nadir baba dostu abilerimizdendi. Bu yüzden çok saygılı ve sevgili olmaya gayret ederdik.
Abdullah İşler abi bize uzaktan hısım da gelir. Hatta hem ana, hem de baba tarafından. Babam ile meslektaştırlar. O “hocalar” diye bize takılır, biz de “ormancılar üstün” diye ona takılırdık. Çünkü özellikle de büyük oğlu Hamit yaşta emsalimiz olan sevgili bir arkadaşımızdı. Sonra Muhammed büyüdü, kibar bir delikanlı olarak aramıza katıldı. Erol küçük olunca onunla az karşılaşırdık.

Bu arada bu münasebetlerle az sofrasına oturup yemek yemedik. Anneleri “Aniş ablamız” gibi kız kardeşleri Nazlı bacımızın da az emeği yoktur üstümüzde. Derken arkadan yetişen Ayşe hanım da o evin fedakar hizmet ehlinden birisi idi ama onun gençlik çağlarında biz büyümüş, okulu bitirmiş, mesleklere atılmıştık. Eskisi gibi bir araya gelemiyorduk. Hacı abinin ifadesiyle “baba kesesinden yemekler bitince, bir araya gelemez olmuştuk.”

Derken en çok o yakın oldu bize. Sevgili kardeşimiz Abdullah yayan ile evlenince, aynı sitede oturmaya başladık. Oğlu M. Akif ilk internet sitemizi yaptı. Sesimizi soluğumuzu yükseltti, faydamızı çoğalttı. Tebliğimizi bereketlendirdi. Arkasından Mücahit yetişti bir beyefendi olarak. Ya kızımız? Allah esirgesin. İlahiyat okudu, meslektaşımız oldu. Tek kusuru var, bu yüzden onu bir gün iyice haşlayacağım, o da sitemizde köşe yazısı teklifimize iltifat etmemesi. Oysa Hafız Ali Efendiye dair birkaç seri yazısı ilmi makalelere kaynak teşkil ediyor, haberi yok…

Ben geriye doğru filmi sardım şimdi. İlk defa nasıl hatırlıyorum hacı abiyi diye. Gözümün önüne Hartlap Orman Dairesi geliyor. Ben babama sefer tasında azık götürüyorum. Bu arada onu görüyorum. Onu, Seyis Osman’ı, Mehmet Avcı’yı falan. Sonra Hasandere’de bahçemiz yan yana. Derken evlatları vesilesiyle daireye çok yakın o güzel evlerine giriş çıkışlar. Yemeler, içmeler, sohbetler yaz tatillerinde haftalar boyu.

O zaman okuyan bir gençlik vardı köyümüzde. Bunlar birbirini bilir ve bulurdu. Çoğu İmam Hatipliydi bunların. Ahmet Çelik, Fahri Çelik, Ahmet Vişne, Bekir Mercimek, Ahmet yeter ve bendeniz gibi. Bir kısmı da liseye giderdi. İşte Hamit İşler, Mehmet Gönül gibi. Onlar da İmam Hatip Lisesine gidiyormuş gibi din ve davranış bakımından uyumlu idiler. Hepsi de namazlı abdestli, tertemiz, pırıl pırıl gençlerdi. Camide ihtiyar amcalar bu ezan okuyan, namaz kıldıran, vaaz eden gençlere büyük adamlarmış gibi hürmet ederlerdi. Sonradan bunlara Muhammed İşler, Abdullah yayan, Hasan Alagöz gibi gençler de katıldı. İki de orijinal adam vardı aramızda. Birisi Hafız Mustafa Yeter abimiz. Nev-i şahsına münhasır çok özel bir insan. Diğeri de bizimle geze geze hoca olan Yaşar Demir abimiz. Halka biraz genişlerse içine Yusuf emmim, İsmail ve Ahmet Çelik kardeşler de girerdi.

Aman ne tatlı günlerdi o günler. Bizim için aş kaygısı, iş kaygısı, ev bark kaygısı yoktu. Aşağı yukarı yaz tatilinin her günü birimizin evinde buluşur, yer içer, sohbet ederdik. Rahmetli babam sözü sohbeti çok severdi o da katılmak isterdi. Ama yaş farkından, bunu ancak bizim evde buluşursak gerçekleştirebilirdi. Hepimizin anası babası bu birlikteliğimizden memnundu. Hatta duyduğuma göre Abdiş abi Ahmet ve Fahri Çeliklere harçlık verir, “benim oğlanı da aranızdan ayırmayın, bu parayla da gazoz için” dermiş. Maşallah, bu ne akıllılık, bu ne tedbir böyle? Evladının salih yetişmesi için kaygı ve elden gelen çabayı göstermesine bakınız siz. Takdir etmemek mümkün mü?

O evlatları da o arkadaşlarla düşe kalka maşallah onun istediği gibi oldular. Malum, üzüm üzüme baka baka kararırmış. Kır atın yanında duran ya huyundan, ya tüyünden alırmış. Söyle arkadaşını söyleyeyim kim olduğunu derlermiş. Bu arada körle yatan şaşı kalkarmış.

Kendimizi mi övdük acaba farkına varmadan? Estağfirullah. Biz Hacı abinin metodunu konuşuyorduk, o kadar. Daha ötesinde başka maksadımız yok yani.
Hacı Abdiş abi haccül harameyn adamdır. Biz bizi bildik bileli camiye cemaate devam eder. Oruçlarını tutar. İnşallah zekatını da vermişti, onu bilemiyoruz. Sofrası açık olduğu tecrübemizle sabittir. Hatta “yeyin bakalım baba kesesinden. Aman bir gün de siz davet etmeyin” derdi. Biz de arsız arsız “babalık bitmez. O vazife sizin üstünüze. Biz de evlatlarımıza böyle olacağız. Dünya böyle hacı abi” der, geçiştirirdik.

Dindar, mülayim bir insandı Hacı abi. Güler yüzlü, tatlı dilli, hoş geçimli idi. Aniş ablamız gürler, o alttan alırdı. Aman o abla da bizi görünce nasıl yüzü güler mutlu olurdu. Umulmadık bir zamanda bıraktı gitti rahmetli. Aklımıza geldikçe Fatihasını okuruz.

Duydunuz mu bilmem, bir gün de rahmetli Fahri hocamız Hacı abiye Fatiha okutmuş. Bir ölü selası verirken yanlışlıkla “Hacı Abdullah İşler” demiş. Halbuki bu arada Hacı abi de balkonundan o selayı dinlemekte. Şaşırır tabi. “Ulan elim ayağım tutmaz oldu. Bir hoş oldum” derdi. Epey gülmüştük.

Abdiş abimizin ana babasını, kardeşlerini de tanırız. Herhalde içlerinden bir kendisi memurdur. Genellikle de köyünde çalışmıştır. Çok az Tekir tarafında görev yaptı biliyorum. Yıllar sonra orayı ziyarete gider. Tanıdığı bir evin önünden geçerken ev sahibine seslenir. Yaşlı hanımı çıkar amcanın.

- Evde yok oğlum. Gel buyur, der.
- Yok, sağol bacı. Olsaydı biraz sohbet ederdik. Biraz gezeyim dedim. Nasılsınız, haliniz, dilliğiniz nasıl?
- Aman nasıl olsun oğlum. Kavgasız gürültüsüz yaşayıp gidiyoruz işte. Ne olacak, o kaldırırsa ben indiriyorum. Ben kaldırırsam o indiriyor. Geçinip gidiyoruz işte.
- İyi bacı iyi. Bu usul çok iyi. Siz devam edin buna. Hadi bana eyvallah der.
Fakat o giderken arkasından yaşlı kadın somurdanmaktadır “seni zalımın çocuğu seni, öyle değil” diyerekten…

Hoş sohbet, nüktedan, işinde gücünde bir insandı. Memurdu ama köylüye karşı şefkatli idi. kimsenin canını yakmaz biliyoruz. Maalesef koyu cehaletin hüküm sürdüğü bir zamanda yetişmişlerdi. Çok kitapla, fikirle alakaları yoktu. Kur’an okumasını bilir miydi, şimdi hatırlayamıyorum. Ama dindar olmaya çabalardı. Eşini severdi çocuklarına karşı düşkündü. Okuyanları okutmak için elinden geleni yaptı. Okumayan oğluna da geçimi için yardım ettiğini duyardım. İyi bir eş, iyi bir baba, iyi bir meslektaş ve arkadaştı.

Bizim için de iyi bir amcaydı. Bazen şaka yapardı. Son zamanlarda eski şakalarını yaparken oğlu Muhammed Efendinin ya dürterek, ya fısıldayarak uyarmalarını anlar mıydı bilemiyorum. Ben de sevgili Muhammede’e işaret eder, “elleme, hoş gör” derdim.

Muhammed Efendi artık bizim de yaşlı başlı bir hoca olduğumuzun farkındadır ve hocalara daha dikkatli davranma gereğini bilecek bir incelik ve manevi olgunluktadır. Bize gelince, biz onun gözünde hala o okuyan sevdiği gençleriz işte. O bunu görerek samimiyetiyle hareket ediyordur.

Ahir ömründe sade ve mutlu bir hayat yaşıyordu. Evlatlarının mürüvvetini gördü. Hanımı vefat edince evlendiği yeni eşi de maşallah sübhanellah çok iyi bir hanım çıktı. Birbirlerini sevip saydılar. Yengemiz geçen yıllarda hacca da gitti. O eve vardığımızda aynen rahmetli Aniş ablamız gibi güler yüzle ve ikramla karşılandık. Allah razı olsun. Hayırlı ömürler versin. Buradan ona da baş sağlığı dileriz ailesi gibi.

Son zamanlarında düşüp yüzük kemiğini kırdığını duyunca “eyvah” dedim. Çok insan böylece yatağa düşüyor ve bir daha zor kalkıyordu. Nitekim Hacı abide de öyle oldu. Nihayet ecel geldi, o da bahane oldu.

Bir baba dostunu daha kaybettik. Artık önümüzdeki nesil tükeniyordu. Biz görünen köy oluyorduk. Allah Teâlâ ona bol bol rahmet eylesin, evlatlarına, akrabalarına ve bizlere de hayırlı ömürler nasip eylesin.

“Her canlı ölümü tadacaktır”. Takdir Allah’ındır, mümine düşen rıza. Hiç şüphesiz biz de öleceğiz. Acaba arkamızdan özellikle de cenazelerde samimiyette hakkın lisanına dönüşen halkın lisanı bizim için ne diyecek? Bizim için ne “vecebet” olacak?

Allah ondan razı olsun. Ruhu şâd olsun. Mükafatı bol olsun. Rabbim arşının altında, havz-ı kevser başında ve cennetinin ortasında buluştursun bizleri. Oradaki o buluşmalarımızda -inşallah - bu günleri acaba nasıl yâd edeceğiz?

Düşünmesi bile ne kadar tatlı değil mi?  


Hatıralar Galerisi
Dostlarımız