İSMAİL AKBEN


 

İsmail Akben hocamız ilahiyatçı ve eğitimci olmakla beraber daha çok bir hareket ve dava adamıydı. Özü sözü birdi, bulunduğu her yerde davasını savunmuş ve davranışlarıyla da bunu göstermişti. Dik durmuştu. Bu yüzden çok acılar yaşadı; makamından, unvanından, hatta mesleğinden oldu. Sürüldü, gurbeti yaşadı. Ama mükafatını da gördü. Kahır ve lütfu hep beraber yaşadı. O da “kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyerek asla şikâyet etmedi, sızlanmadı.

 

Kahramanmaraş’ın yiğit evlatlarından birisidir İsmail Akben Hocamız. O iyi bir öğretmen, iyi bir dost, iyi bir akraba ve iyi bir dava adamıdır bizim gözümüzde. Davasının çilesini çekmiş, asla taviz vermemiş, bunun için mücadeleyi göze almış, gerekirse çok sevdiği mesleğinden, memleketinden, makam ve unvanından geçebileceğini yaşayarak göstermiştir. Lafla değil, bilfiil cihadını yapmıştır.

 

 1939 da dünyaya gelmiştir hocamız. İlkokul ve liseyi Kahramanmaraş’ta, İlahiyat Fakültesini Ankara’da okumuştur. Lütfü Doğan ve Cemaleddin Kaplan Hocaların sınıf veya okul arkadaşıdır.

 

Okul bitiminde Milli Eğitimde görev alan hocamız önce Edirne’de çalıştı. Sonra Diyarbakır İmam Hatip Lisesine atandı. Bizim tanışmamız orada başlar. Zira ben de orada yatılı bir öğrenciydim o zaman. Dersimize girmedi ama ben hep hocam kabul ettim onu.

 

Rahmetli babam ona selam yazardı mektuplarında. Ben de götürüp söylemeye utanırdım. Yahu ne utangaç yetişmişiz böyle? Babam “ne haber? Selamımı söyledin mi İsmail Hocaya? Yazmadığına göre söylememişsin. Oğlum o bizim hısımımız. Muhakkak tanış. Selamımı muhakkak söyle” diye yazar.

 

Arkadaşlara bu konuyu açınca bana cesaret verdiler. Bir gün idare kapısının önünde birkaç öğrenci ile sohbet ediyordu. Yanlarına vardım, selam verdim.

 

- Babamın sana selamı var, dedim.

- Baban kim?

- Demir Efendi.

- Vay yaramaz çocuk. Sen miydin o bize anamızdan bir sürü fırça yediren? Gel bakalım şöyle.

Bir tenhaya oturduk  Meğer annesi yanındaymış. Ona durmadan:

- Oğlum burada bir akrabamızın çocuğu varmış. Zavallı gurbette kimsesiz. Sana kaç oldu söylüyorum “şu çocuğu bul” diye. Sen niye kulak asmıyorsun?

- Ana öyle biri olsa beni bulmaz mı? Kulak asmadığımdan değil. Sen yanlış bilmeyesin?

- Yok oğlum yok. Ben kaç kere sordum. Sen ihmallik ediyorsun.

Sahi onun da ihmalliği olmuş anlaşılan. Yoksa öğrencilere “Bana bir Maraşlı bulun” dese, gerisi çorap söküğü gibi gelmez mi?

Neyse, aldı beni evine götürdü. Bir ev yemeği yedim. Ev havası teneffüs ettim. Bunlar gurbette ilaç gibidir adama, bilen bilir.


*  *  *

İsmail Hocam kişiliği ile abi pozisyonundaydı diğer öğretmenlerin. Bunun en büyük sebebi cesaretiydi. O zamanlar Türkçülük Kürtçülük hareketleri aleni cereyan ederdi. Yetmişli yıllara girerken anarşi yine azıtmıştı. Sol terör faaliyetteydi. Kürtçülerle solcular işbirliği halinde çalışıyorlardı. Bu arada Molla Mustafa Barzanî’ye de müthiş bağlılık vardı. Sınıfımızın yarısı bu hareketlerin içindeydi. Hatta kavgalar bizim okula da sıçramıştı. Bazı arkadaşlar dayak yedi. Hocalarımız da ikiye bölünmüştü. Kürtçüler açıktan tahrik ediyorlardı. Sağcı muhafazakar öğretmenlerin başında İsmail Akben Hocamız vardı. Cesaretiyle onları birleştirmişti. Beraber hareket ediyorlardı.


*  *  *


Bir Pazar günüydü. Nöbetçi öğrenci top oynarken beni buldu.

- Seni nöbetçi öğretmen istiyor, dedi.

- Ne yapacakmış?

- Git de kendisine sor.

- Allah Allah! Sırası mı şimdi? Ne güzel oynuyorduk yahu…

Kapıyı çaldım ve terimi sile sile selam verdim.

- Gel bakalım Cemal.

- Buyur Hocam!

- Sen İsmail Akben Hocanın evini biliyor musun?

- Evet.

- Güzel. Bak onun bir misafiri varmış. Hadi onu götür de gel.

- Peki hocam.

Baktım, sarışın gibi, orta boylu, hafif şişman, iri mercekli gözlükleri olan yuvarlak kafa birisi. Düştük yola. Yenişehire doğru gidiyoruz.

- Sen Maraşlı mısın?

- Evet.

- Ya. Neresindensin?

- Hartlap’tan.

- Yaa. Kimin oğlusun?

- Ormancı Demir Efendinin.

- Yaaaa!

- Abi sen kimsin?

- Sonra öğrenirsin.

Ben bundan sonra içimden konuşmaya başladım:

- Yaaaaaa! Sen ubbunu gubbunu sor öğren, bana gelince sonra emi. Ne garip adamsın sen yahu?

Derken vardık hocamın evine. Saat sabahın dokuz veya onu. İsmail Hocam hanımının yardımıyla pencereyi tamir ediyormuş. Bizi görünce işi bıraktı. Yanımıza geldi ve misafirle kucaklaştı. Bana da hoş geldin dedikten sonra dedi ki:

- Şöyle bir tur atın. On beş dakikada işim biter. Sizi bekliyorum.

Yine sessizce bir tur attık ve eve vardık. Ben izin istedim ama alamadım. Yemek yiyip öyle gidecekmişim. Sevindim tabi. Bu arada şu garip ve meçhul adamı da belki tanırım dedim içimden.

Kahvaltı geldi, yedik. Sohbet koyulaştı. Hocam:

- Sen bekardın değil mi?

- Hayır. Evlendim.

- Ne zaman? Hiç duymadık!

- Vallahi bir gün okuldan eve geldim. Babam gelmiş. Köşede bir de bayan var. babam:

- Bu senin hanımındır. Hayırlı olsun, dedi. Böylece evlendik.

- Deme yahu?

- He öyle!

İçimden gülmeye başladım. Bu adam Urfa İmam Hatip Lisesinde meslek dersleri öğretmeniymiş. Bunu anama anlatınca güldü.

- Oğlum, o sıralar biz onun babasının evinde kirada oturuyorduk. Bize hemen çıkın deyince, babanla biraz tartıştılar. Münasip zamanda çıktık. O yüzden babanı tanımış ama kendisini tanıtmamış.

Daha büyük şaşkınlığımı Kayseri’de Yüksek İslam Enstitüsüne girdiğimde Urfalı arkadaşlara onu sorunca yaşadım:

- Ooo, o Süleyman Bardakçı’dır. Çok bilgili ve mücahittir. Milli Mücadelecilerin önderlerindendir. Bizim dava şuuru kazanmamızda çok büyük hizmeti vardır…

Aman Allah’ım, babasının getirdiği kızla evlenen şu sessiz adam mı mücahit?

Kime sordumsa öyle dediler. Sonra Maraş Lisesine geldi. Yine aynı o adam. Bir gün kendisine hakkında söylenenleri ve benim kanaatimi söyledim. Dedi ki:

- Burası Maraş’tır hocam. Burada büyük hocalar varken bizim sesimiz çıkmaz.

Rahmetlinin çok sevdiği bir oğlu ölünce çok üzülmüş emekli parasıyla oğlu adına bir cami yaptırmış. Cami bitmiş, kendisi de gitmiş. İnna lillah ve inna ileyhi raciûn”.

 

*  *  *

 

İsmail hocam “Diyarbakır’ın tamamını verseler dönüp bakmam” diyerek Maraş İmam Hatip Lisesine geldi. Bir müddet öğretmenlikten sonra muavinlik ve müdürlük yaptı. Müdürlüğü çok netameli oldu. Aslında Ali Aslan’dan boşalan yere bir müdür lazım olunca arkadaşları Hüseyin Bahar hocamızın evinde toplanmış. Aralarından bir müdür seçecekler. Kulislerde İsmail hocamın adı öne çıkar. Fakat konuşma esnasında Necmeddin Gevri hocamız hızlı davranarak “ben müdürlüğe talibim. İsmail Hocamı da baş muavin alırım” demiş. Bunun üzerine İsmail hocam ta “tamam” demiş. Onun karakteri böyleydi. Arkadaşı talip olduktan sonra kendisi asla olmazdı. Bunu karara bağlar ve ayrılırlar.

Herkes Necmettin Beyin müdürlüğünü beklerken İsmail beye bir sarı zarf gelir. Açar okur ve şaşırır. Müdürlüğü tebliğ edilmektedir. Çağırır Necmettin Beyi ve vaziyeti söyler. O da

- Hayırlı olsun hocam. Ne fark eder? Der.

- Asla olamaz, der İsmail hocam. Açar milli eğitime telefonu. Onlar da emri tekrar ederler. Hocam hala “asla olmaz” demektedir. Necmettin Bey anlayışla karşılayınca, diğer arkadaşları onu ikna ederler. O da gider, emri tebellüğ eder. Olur İmam Hatip Lisesinin  müdürü.

“Hay olmaz olaydı” der daha sonra. Çünkü çile başlar ondan sonra. Bir hafta geçmez, Necmettin Bey selamı sabahı keser. Aldatıldığına kanaat getirir. Dedikodu yayılır. Güya İsmail hocanın haberi var yok, Ankara’ya gidilmiş ve Necmettin Beyin üstü çizilerek yerine İsmail Bey yazılmıştır.

Bu nasıl olmuştur?

Epey sonra İsmail Bey kalkar gider Ankara’ya. En yetkiliye çıkar ve bu soruyu sorar. Adam da anlatır:

“Biz ayrılan müdür Ali Aslan’a açtık telefonu ve sorduk:

- Kardeşim yerine kimi tavsiye edersin?

- İsmail Akben’i.

- Tamam.

Biz de sende karar kılmışken, Necmettin Beyin dilekçesi geldi. Biz de ikinizden birisini seçmek için dosyalarınızı masaya yan yana koyduk. Baktık ki sen İlahiyat mezunusun. Bu bir tercihimiz. selefin de seni tavsiye ediyor, bu da artı değer. necmettecmettinelince, dosyasına baktık, çok geçmemiş, “sağlık sebeplerinden ötürü müdür yardımcılığından istifa etmiş”. Bu eksi bir değer. Aradan ne geçti ki sağlıksız halinle müdür olacaksın?” dedik ve sende karar kıldık. Bizden başka kimsenin dahli yoktur. Bizim de gerekçelerimiz açıktır.”

Gerçekten de Necmettin Bey bir sebepten istifa etmiş öyle diyerek bunun sebebini biliyorum ama yazmak istemiyorum. Yani sonuçta İsmail Akben Hocanın bir kalleşliği yok.

Yıllar sonra bu hikayeyi benden duyan Yaşar Alpaslan hocam şaştı. “O zaman benim de İsmail Beyden özür dilemem gerekir” dedi. Beraberce evine gittik. Hikayenin gerisi onunla ilgili yazımızdadır. Fakat bu olay çok acıların yaşanmasına bir bahane olarak hep söylendi durdu. Nihayet şikayetler, soruşturmalar, devreye giren siyasiler ve müdürlükten alınmalar…

 

*  *  *

 

Hocamız evlenme çağına gelince ailesi sorar. O da “Filan olursa tamam. Yoksa hiç evlenmem” der. İsterler, olur. Böylece bir tarafı çerkez olur. Kızlı erkekli yavruları olur. Evlendirir, mürüvvetlerini görür. Yazın Çardak’a yaylaya giderler. Orada küçük bir ev ve bahçesi vardı. Ama ne güzel elması olurdu. Rahmetli Gedemenli Hocayı yazarken az değinmiştim, bakılabilir. Oraya bazen onun, bazen de benim arabayla seferlerimiz ve yol boyu sohbetlerimiz olmuştur. Sohbetine, laf veriş tarzına bayılırdık mübareğin. Sıradan bir olayı bile anlatsa, o bambaşka bir hale dönüşür ve zevkle dinlenirdi onun dilinde.

 

*  *  *

 

Tutkun bir ailesi vardır. Abisi Mehmet Efendi merhum bir zamanlar çok zengin olur. Ama batarken yanlarında bunları da çeker. İsmail hocam emekli olunca bir market açar. İki senede birikimini bitirir ve kapatır. Esnaflık onun gibi memurların yapacağı iş değildir. Ekonomik hayatı babalarından kalma bazı arsa veya tarlalarla kısmen iyidir. Her zaman siyasetin içindedir. Hep Necmettin Erbakan ile beraberdir. Fakat okulda bunu bilinenin aksine aleniyete dökmez. Dökenleri de uyarır. Vaz geçmem diyenlere de “kusura bakma. O zaman sana güle güle” der. Fakat muhalifleri onun hakkında “okulu partinin yuvası yaptı” derler. Oysa İmam Hatip Liselerinin çoğunluğu daime Milli Görüşçü, azınlığı da ülkücü olmuştur. Bu ikisinin dışında bir parti orda etkin değildir. Bu da işin tabiatında var olan bir vaziyettir. Ama neylersin, adın çıkmış dokuza, inmez asla sekize…

 

*  *  *

 

Sonra davası gereği mesleğinden ayrılmak zorunda kaldı. Bir ara Orman Bakanlığında Ormancı Okulunda Din Dersi Hocası olarak çalıştı. Kader onu “kökünü verseler yönümü dönmem” dediği Diyarbakır Üniverstesinde Öğrenci işleri ile ilgili birim başkanlığına getirdi. Genel sekreterliği teklif ettiklerinde, “görevlerinin içinde resepsiyon, gece düzenleme, içki, dans vs. münkerat var” diyerek istemedi. Kahramanmaraş’ta İl Sosyal Hizmetler Md. de müdür olarak görev yaptı. Refah partisinde parti il başkanlığında bulundu. Belediye başkanlığına uzun süre vekalet etti.

 

*  *  *

 

Hocamız edep, terbiye, hizmet, ihlas, vefa, dostluk, samimiyet, fedakarlık, tevazu, haya bakımından çağımızda az bulunan kişilerdendir. Dava adamıdır. Davası adına risk alır, fedakarlıktan kaçınmaz. Taviz vermez bir yapısı vardır. Doğru bildiğini imkan dahilinde yapar, yapamazsa en azından sözlü uyarmaya çalışır.

 

İsmail Akben hocamız ilahiyatçı ve eğitimci olmakla beraber dediğimiz gibi daha çok bir hareket ve dava adamıydı. Özü sözü birdi, bulunduğu her yerde davasını savunmuş ve davranışlarıyla da bunu göstermişti. Dik durmuştu. Bu yüzden çok acılar yaşadı; makamından oldu, mesleğinden oldu, sürüldü, gurbeti yaşadı. Ama mükafatını da gördü. Kahır ve lütufu hep beraber yaşadı. O da “kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyerek asla şikayet etmedi, sızlanmadı.

 

*  *  *

 

Şimdi şu dar vakitte onun dava aşkı ve heyecanını yansıtan bir hatıra nakledeyim. Bu hatırayı “İlim ve Özgürlük” kitabımızda yazmıştık. Oradan aynen alıyorum:

 

“Evet, bir zamanlar İmam hatiplerde o kadar teveccüh vardı ki, okulda yer kalmadığından öğrenciler sınavla alınır, kazanamayanlar ağlayarak dönerdi. Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesi eski müdürü İsmail Abken Hocamızın gözyaşları içinde şunu anlattıklarını bizzat dinledim.

 

“Adam, kaydedemediğimiz öğrencisi elinde  aşağıda bekliyor ve gitmiyordu. Nihayet adam daha fazla eziyet çekmesin diye indim aşağıya ve: “Amca, elimizden hiçbir şey gelmez. Maalesef yerimiz yok. Alamayız bu çocuğu. Boşuna burada bekleme. Bizim de içimiz parçalanıyor ama elden ne gelir?”

 

Adam yaşlı gözlerle baktı bana ve: “Hocam, bu çocuğu sen almazsan, ben de bunu liseye verirsem, o da orada beynamaz biri olursa, bir din düşmanı olursa, bunun hesabını sen nasıl vereceksin, ben nasıl vereceğim?”

 

Adamın sözlerinden ben de etkilendim. Şimdi ikimiz de  ağlıyorduk.

 

 Sonra ben kalktım ve adama: “Sen haklısın amca. Bunun hesabı verilemez. Git kaydettir çocuğunu.” Dedim. Odama geçince ilgili muavini çağırdım. “Gelen herkesi alın, hiç kimseyi geri çevirmeyin” dedim.

 

Sonra gittik, bir başka okulun bir katını kiraladık ve orada okuttuk.”

 

*  *  *

 

İsmail Akben hocamız ilimden ziyade daha çok hareket adamıydı. Onu bir yerde uzun müddet oturur bulamazdınız. Boş vakitlerinde gezmeyi ve avcılığı severdi. Buna rağmen kalpten hastalandı, ameliyat oldu. İyileşti. Bu sefer dizinden ameliyat oldu. Son hastalığına burada teşhis koyamadılar. Yok yere deneme yanılma metoduna giderek zamanı zayi ettiler. Farkına varan dostları olaya müdahale ile İstanbul’a sevk ettiler.


Bayramın ikinci günü İstanbul’a giderken, bu sefer daha ciddi helallik istemişti. Korkmuştuk bu ciddiyetinden. Aklıma sevgili kardeşim Haydar Erşahin geldi. Aynı olay tekrar mı tecelli edecekti? Durumu biraz kritik görünüyordu.


Evet, dün aldığımız bir telefon yıktı bizi. Vakit dolmuş, ecel gelmişti. 03 Ekim 2009 da İstanbul’da, tedavi gördüğü hastanede vefat etti.


İşte davası adına tavizsiz ve gözü kara bu hocamız, bir müddet de berzah aleminde kalmak üzere ahirete hayatına doğru yola çıkmıştır. Allah Teâlâ’nın  af, rahmet ve mağfiretine mahzar olsun inşallah. Kabri nur ve huzur dolu olsun, oradan  cennetteki makamı seyretsin inşallah.


Başta değerli eşi olmak üzere, bütün evlat ve akrabalarına, gönüldaşlarına da sabr-ı cemil diliyorum.


Böyle durumlarda “sabır” der Allah Teâlâ’ya sığınırız. Sabır, acılara, üzüntülere, sıkıntılara katlanma, bela ve musibetlere dayanma, haksızlık karşısında bile haksız ve hadsiz tepkilerden kaçınma, elde edilemeyen nimetler, lezzetler ve şehvetler karşısında nefsi dizginleme, sızlanıp şikayetlenmeyi terk etmedir.

Sabır, hayat yolunda yürürken içten ve dıştan karşımıza çıkan tüm engellere karşı dayanma, direnme ve devam etmedir.

Sabrın, bir başka açıdan bakarsak üç yüzü vardır: Görevleri yapmada sabır. Yasaklardan kaçmada sabır. Bela ve musibetlere dayanmada sabır. Bunlara hakkıyla sabreden, zafere ermiştir.Dünya da onların hakkı, Cennet de.

Allah(cc.) hep sabrı emreder ve sabırlıları sever:

“Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir.Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz sezemezsiniz. Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri! Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allaha aidiz ve sonunda Ona döneceğiz." derler. İşte onlar var ya, Rablerinden, mağfiretler ve rahmet onlaradır. İşte hidayete erenler de onlardır.”[1]

“Gerçekten de kim Allahdan korkar ve sabrederse, hiç şüphesiz Allah  güzel işler yapanların mükafatını zayi etmez."[2]

Sevgili Peygamberimiz(sav.) bize sabır gerçeğini ne güzel anlatıyor: "İşittiği şeyin verdiği ezaya aziz ve celil olan Allahtan daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü insanlar Ona şirk koşarlar, evlatlar nispet ederler. Ama Allah yine de onlara afiyet ve rızık vermeye devam eder."[3]

Allah(cc.) ın ahlakıyla ahlaklanan Resulullah(sav) Efendimiz insanların en sabırlısı idi. İslam’ı tebliğ için neler çektiğini, nasıl alaya alınıp hakarete uğradığını, yakasının yırtılıp yüzüne tükürüldüğünü, vurulup yere düşürüldüğünü, boğularak öldürülmeğe teşebbüs edildiğini, secdede iken üstüne deve işkembesi konulduğunu, yollarda taşlandığını, gözü önünde arkadaşlarının öldürüldüğünü gördüğünü, hatta vatanından ayrılmasa kendisinin de öldürüleceğini vs. biliriz.

Bundan ayrı olarak ana babadan mahrumiyet, bütün erkek çocuklarının küçükken ölüşü, hatta büyüyen kızlarının biri hariç hepsini elleriyle toprağa verişi, özel hayatında açlığı, elbisesizliği, yaptığı savaşları, yorucu yolculukları…evet bunları ve daha yazamadıklarımızı düşünürsek o bir sabır kahramanıdır. Çünkü onun çektiklerini sabır taşı denemeye kalksa çatlardı.   

Biz de aramızdan böylesi değerli insanların birer birer hakka yürümesinin bıraktığı acılara ve yalnız kalma duygularına karşı sabretmeliyiz inşallah. Allah Teâlâ  ona da, bize de rahmetiyle muamele buyursun.

 

----------------------------------------------------------------------------------------

[1] Bakar, 153-157.

[2] Yusuf, 90.

[3] Buhari, Edeb 71, Tevhid 3; Müslim, Sıfatul-Münafıkin 49, (2803)

Hatıralar Galerisi
Dostlarımız