DARENDELİ ABDULLAH EFENDİ


 

Yıllar sonra bu büyük insanı, bu meclislerden uzak münzevi yaşayan, çarşı pazarda pek görülmeyen ve insanlarla çok konuşmayan, sükûtu, murakabe, muhasebe ve zikrullahı çok seven, son derece sırrına sahip bu insanı ilk defa ziyaret ettiğimde kalbim heyecandan nasıl çarpıyordu.

 

Darendeli Muallim Abdullah Efendi (Yiğitalp) bu şehirde yetişen insan-ı kâmillerden birisidir. Alim ve veli bir hizmet insanıdır. Ömrü boyunca maddi manevi insana hizmetini sürdürmüş, fakat bunu o kadar sessiz ve gösterişsiz yapmıştır ki, mahallelisi bile belki bunu bilmemiş, hissetmemiştir. Cemiyetten uzak hali, bir nevi uzlette yaşaması, tenhada münzevi kalması, onu şöhret afetinden koruduğu kadar, vaktine ve işine bereket vermiştir.

Kendini gizleyen kamillerin son örneğidir bu mübarek insan. Bunu kalkan etmiştir kendisine sürekli yaşadıkça. Bu yüzden bu âlim ve velî insan, sırf şehirdeki Kemalist rejimin uygulamalarından uzak kalmak için bizim bahtiyar köyümüzde bir lütfu ilahi olarak on beş sene muallimim yapmıştır. Adı da “Muallim Abdullah Efendi” olarak maruftur. Bu köyümüz kadar bizim sülalemiz için de büyük bir nimet olmuştur çok şükür. Merhum babamın öğretmeni olur ilkokuldan. Dedemin de sohbet şeyhidir.

Dedesi Darendeli Muhammed Hilmi Efendi, meşayihi-i Nakşibendiyye’den büyük bir alim ve velî insandır. Seyyidlerdendir. Öyle bir ocaktan yetişmiş, zamanı gelince medreseye gitmiş, fakat Cumhuriyetin ilanıyla Kemalist devrimler başlamıştır. Maalesef bütün medreseler ve tekkeler kapanır. Harf ınkılabı olur. Din eğitimi yasaklanır. Kendisi de ilim yolunda aşkla ilerlerken, bir yerde yolu kesilir. Maişet için mecburen terzilik mesleğine yönelir. Fakat daha sonra açılan Antep’teki Öğretmen Okuluna kaydolarak “Muallim” olur. Şekeroba köyüne tayini çıkar.                             

Kendilerinden duydum; orada Kadirî tarikatını yürüten Bilal Baba vardır. O civarda bir hayli müridi de vardır. Onun hakkında devlet kendilerinden bilgi ister. Daha doğrusu ona kötülük yapmaları için mesnet teşkil edecek menfi bir rapor ister. O da araştırmış ve şöyle bir rapor vermiştir:

“İlmi az olsa da, bu yörenin cahil insanlarına faydalı olmaktadır. Zararsızdır.” 

Vay, sen misin bir şeyh için böyle müsbet rapor veren?! 

Bilal Babayı Trapzon’a, kendisini de Hartlap’a sürerler. Böylece bu Allah dostu büyük alim, faziletli insan, hakiki sûfî köyümüze gelmiş olurlar. O zamanın yönetiminin inkarcı tutumunun şiddeti ve memurları bazı menfi işlere mecbur etmeleri yüzünden köyümüzü sağlam bir liman bilir ve demir atar. Dile kolay, on beş yıl Hartlap İlkokulunda muallimlik yapar. Önceleri gerek kendisinin mütevazı ve münzevî hali, gerekse tanınmak ve şöhret olmaktan çekingenliği yüzünden köylü ile pek düşüp kalkmaz. Kendini tanıtmaz. Camiye pek gitmez. İbadetlerini göstermez. Hatta bu yüzden yaşlı köylülerden epey nasihat da dinler. Bu nasihatı verenler, Hoca Efendiyi tanıyınca çok pişman olup utanmışlardır.

 

*  *  *


Dedem nasılsa durumun farkına varır ve alaka kurmaya çalışır. Evlad-ı Resül’den bir seyyid olan bu mübarek zatı dedem evine davet eder ama o gelmez. Babam o sırada talebesidir tabi. O zamanlarda gayet ciddi ve resmi davranır köye karşı. Zaten aslında suyu ağır, duruşu heybetlidir. Ciddi ve vakur bir hali vardır. “Bir ara Cuma kılmadı” diyorlar. Bence sebebi ya Cuma bize farz değildir kanaatindedir, yada köyün ancak bulduğu ne öğrendiyse ondan öğrendiği merhum Hafız Hocanın imamlığını beğenmiyordur.

Neyse, bir gün dedem der ki: 

-Ey Efendi! Siz davete icabetin hak olduğunu elbette bilirsiniz. Amma biz davet ederiz gelmezsiniz, bu nasıl olur?

Der ki:

-Hüseyinim, senin samimi olduğunu biliyorum. Amma şimdi sen beni davet edersin. Muallim gelecek diye bir aylık nafakanı masraf eder, bir gecede harcarsın. Sana ve evlatlarına yazık olur. Durumlar malum. Amma söz verirsen ki sen her gün ne yiyorsan, beni davette de onu yedireceksin, gelirim.

-Söz efendi… 

O zaman gelirler.

Dedem ondan çok istifade etmiştir. Dedemin sohbet şeyhidir dense yeridir. Başka bir manevi bağlantı, bir tarikat nispeti var mıdır? Açıkçası bilmiyorum. Bildiğim, Abdullah Efendi manevî ders vermezdi. Herkese yaptığı gibi dedemi de Berberzade Ömer Efendiye yollamıştır Allahu alem. Rahmetli dedem onu ziyaretten sonra Berberzade Ömer Efendi’ye de gider, orada cemaatle cehri olarak zikir çekerlerdi. O mübarek de Muhammed Hilmi Efendi adına ders verirdi. Zikre bir başladılar mı, sabahı eder dağılırlarmış. Bu ne aşk ise…

Babam da öğretmenini, yani “Muallim Efendiyi” çok sever ve sayardı. Ziyaret eder, alakayı kesmezdi. Bazen ziyaretlerini bana da anlatırdı. Hatta şöyle derdi:

“Hoca Efendiyi yalnız görüyorum. Biz vardık mı neşeleniyor. Çok tatlı sohbetler oluyor. Hatta bazen bizim seviyemize inerek laflarımıza karışıyor. Bundan da anlıyorum ki, bazen böyle konuşmalara da ihtiyaç hissediyor.”

Hanımı merhum Adeviye Hatun’un hem hısım ve akraba hanımlarına, hem köyümüz kadınlarına, hem yakın köylerdeki, hem de Maraş’taki hanımlara dillere destan manevî hizmetleri vardır. Dedem ve çocukları olarak biz onlardan çok istifade etmişizdir elhamdu lillah.

 

*  *  *

 

Köyümüzde sessizce on beş yıl geçiren bu alim ve abid insan, oradan ayrılırken sessizce yetiştirdiği “Dussuz Hoca” diye maruf Mustafa Işık’ı ilim olarak yerine bırakmıştır. Okumayı askerlikte öğrenen ve bu becerisinden ötürü “eğitmen” olarak Hartlap ilkokuluna görevlendirilen Mustafa Işık, namı diğer Dussuz Hoca, aslında Dereboğazı köyündendir. Kabiliyetli bir insandır. Her gün arada bir dere olan Hartlap’a geldikçe Muallim Efendiye eğitim ve yazışmalar için durmadan lügat sorar. Cümle kurdurur. Hoca Efendi bir gün ona der ki:

- Bu böyle olmaz. Eğer bir şeyler öğrenmek istiyorsan, temelden başlamalıyız.

- Tamam Hoca Efendi, der o da.

Böylece başlarlar Arapçayı ve İslami ilimleri okuyup öğrenmeye. Yıllarca devam etmişler bu işe gizlice. Nihayet Dussuz Hoca o giderken bıraktığı büyük bir ikram olur o yöre insanlarına. 

 

*  *  *

 

Rahmetli Dussuz Hoca batı köylerinin hocasıydı. Muhterem bir insandı. Gayretli bir hoca, fedakar bir Allah adamıydı. Çok büyük hizmetleri olmuştur. Emekli olunca  köyün camisinde imamlık yapmıştır. Bu arada yakın köylerden başına talebe toplamış, bir yandan Kur’an okuturken, bir yandan da “Emsile, Bina, Maksut” diyerek klasik usulde ibtidaî Arapça bilgileri okutmuştur. Sonra onu duyan Süleyman Efendinin Talebeleri ona yanaşmış, hizmetini devralmış, Dereboğazı köyünü merkezleri yapmışlardır.

Domur Hocam Dussuz Hocamın talebesidir. Ondan aldığım bilgilere göre Dussuz Hoca orta seviyede Arapça bilir. Kendilerine sarf ve nahvin yanında “Nuru’l İzah” kitabından ders okutur. Bazen Arapça tefsir okuduğunu da söylerdi. Ama onun sohbetinin asıl kaynağı Risale-i Nurlardır. Onlarla çok meşgul olurmuş. Oradaki bilgiler hem köylülere, hem de okumuş cahil memurlara çok etkili olurmuş. Ben de sohbetlerini zevkle dinlediğimi hatırlıyorum.

“Erken öldü” derler ne derece doğruysa böyle demek.  Cenazesi Ankara’dan geldiğinde Şazibey Camisine koymuşlar akşamleyin. Bizim köylüler, “Abdullah Efendi geldi ve cenazenin yanına diz çöküp oturdu, gözlerini yumdu ve sabaha kadar kıpırdamadan oturdu” derler.

O zaman Dussuz Hoca için şöyle söylemiş:

“Ben O’na cim karnında bir nokta öğretmiştim, o yedi köye hoca olmuş”…

Eğer cim karnında bir noktası böyleyse, kim bilir kendisi neydi? Bana hediye ettiği Münavî’nin “Feyzü’l Kadir Fî Şeh’i Camii’s Sağîr” isimli altı ciltlik Arapça yazılmış o muhteşem eser çok şeyler söylüyor. Her tarafına işaretler koymuş, kenarlara notlar düşmüş, ön ve arka kapaklarda önemli yerleri yazmaktan yer bırakmamış maşallah.

 

*  *  *

 

Dedem, bizlere “Abdullah Efendi şöyle dedi, böyle yaptı.” diyerek söze başlar ve anlatırdı. Anlattıklarından içime muhabbet dolardı. Gıyaben aşık olmuştum o adama. O kadar çok seviyor ve sayıyordum ki, uzun müddet heybetinden ziyaretine gidemedim. Böylece ilk defa “tasavvuf, tarikat, zikir, evrad, ilahi aşk, mürşid, şeyh, mürid, sohbet, ders alma, intisap” gibi kavramlarla tanışıyordum.

Onu o kadar seviyor ve sayıyordum ki, Yüksek İslam Enstitüsünde okurken bir gün evinin yanından geçiyorduk babamla. Bana:

-Hadi Hoca efendiyi ziyaret edelim, dedi. Ben de:

-Baba, kısa kollu gömlek giyiyorum, huzuruna böyle çıkamam, dedim. 

-Bir şey olmaz oğlum, Hoca Efendi hoş görür, dedi.

-Olsun, ama ben utanıyorum, dedim. Babam da Allah razı olsun üstelemedi. İşte O’na saygım böyleydi. Bunun sebebi dedemden duyduklarımdan başkası değildi.  Yıllar sonra Andırın Lisesinde Din Dersi öğretmeni olarak atandım ve çok zor şartlar içinde dinimizi öğrencilere aşk ve heyecanla anlatmaya başladım. Sistemin 12 Eylül ihtilaline ortam hazırlama günleriydi. Hergün kavga, gürültü, her gün anarşi ve terör vardı. Canımızdan bezmiştik ve doğrusu korkuyorduk. Dostlar bana sabah namazına camiye gitmememi tembihliyorlardı. Ben biraz da din dersi öğretmeni olmanın emniyetini yaşıyordum. Çünkü taşıdığım vasıftan ötürü militan sosyalistler okulda hakaret etseler ve sokakta sövseler de halktan çekindiklerinden daha ileriye gidemiyorlardı. Oysa milliyetçi, ülkücü arkadaşlar dayak da yiyor, sürgün de ediliyorlardı.

Yıllar sonra böyle bir ortamda bu büyük insanı, bu meclislerden uzakta münzevi yaşayan, çarşı pazarda pek görülmeyen ve insanlarla çok konuşmayan, sükûtu, murakabe, muhasebe ve zikrullahı çok seven, son derece sırrına sahip bu insanı ilk defa ziyaret ettiğimde kalbim heyecandan nasıl çarpıyordu. Babamdan öğrenmiştim, elini öptürmezdi. Fakat ben hızlı davranıp elini kuvvetle tuttum ve incitmeden öptüm. Çok ama çok mutluydum.

Lakin o da ne?

Aynı anda benim elimin üstüne de bir çift dudak kondu. Baktım ki ne göreyim; ben sevincimin gafletini yaşarken o da benim elimi öpmez mi? Sanki belim kırılmıştı da kolay kolay doğrultamıyordum. Öyle utanmış, öyle perişan olmuştum ki, kulaklarımda sözü net değil, sanki uğuldar gibi yankılanıyordu:

“Siz bugün Allah için cihat ediyorsunuz. Bu terör ve anarşi ortamında dinimizi anlatıyorsunuz. Asıl sizlerin eli öpülür”.

Uzun süre kendime gelememiştim.

 

*  *  *

 

Yıllar sonra bu büyük insan, bu az konuşan, sükutu çok seven bu insan, son derece sırrına sahip bu mübarek insan, bir münasebetle bana şunları anlattı:

“Bir akşam saati idi. Yakaza halinde dedemi gördüm. Bir ulu ağacın altında oturmuştu. Postu ise az yanda kalmıştı. Bana: “Oğlum post boş oturursan” dedi. Ama ben bu icazeti kullanmadım. Bu zamanda şeyhlik yapmak çok zor”. 

Bazen de “Dedem yerine kimseyi bırakmadı. Ama yolunu devam ettirenler de var. Neye göre devam ettiriyorlar bilmiyorum. Bizim Hatun da ders veriyor. Soruyorum. ‘Bizim de bir bildiği var herhalde’ diyor” derdi gülerekten.

İşte bu mübarek insan, sohbetleriyle dedemi yetiştirirken, aynı zamanda Berberzade Ömer Efendiye dedemi yönlendirmiştir.  Rahmetli dedem Ömer Efendinin zikir halkasındaydı. Onu ilk defa evinde dedemi götürme vazifesiyle tanımış ve çok sevmiştim.

 

*  *  *

 

Rahmetli hanımı Adeviye Hatun: “Elbette bir bildiğim var” dermiş ve sadece hanımlara ders vermiş, sohbet etmiştir. Maraş’ta hizmeti unutulmaz inşallah. Anam, halalarım, bazı akraba hanımları onun sohbetinden istifade etmişlerdir. Anam bir defa beni çok sevindiren bir olay anlattı. Ona bir soru sormuş. Aynı durumu Fatma Terazi ablamız da anlatmıştı. Aynı cevabı ona da vermiş:

“Artık bu soruları oğlun Cemal Hocaya sor. Abdullah Efendi onu çok seviyor ve diyor ki, ‘Maşallah Cemal Hoca iyi yetişti. Artık gözüm arkada kalmaz’. Sen artık bize sorma, oğluna sor.”

 

*  *  *


Yine bir gün rahmetli dedemin sohbet mürşidi bu mübarek Efendinin ziyaretine gitmiştik amcam Yusuf Efendiyle birlikte. Söz dedemin gece ibadetinden açıldı.

Benim rahmetli ebemden öğrendiğime göre dedem akşam namazını kılınca yatarmış. Gecenin bir saati gelince  kalkar, önce yatsıyı, sonra teheccüdü kılarmış. Namazdan sonra zikrullaha otururmuş. Bir hayli hafî/gizli zikirden sonra coşar, cehrî/sesli zikre başlarmış. İşte o zaman dayanamaz, feryadı basar, ağlarmış. Yaptığı kusurları gözü önüne getirir de “el-eman Allah” demeye başladı mı artık kendini zaptedemez olurmuş. Sabaha bitmiş tükenmiş olarak girer, sabah namazından sonra yatarmış.

Sonra suyu içinde olan bahçesine gider, akşama kadar orada kalırmış. İşi bitince namaz, zikir ve tefekkürle vakit geçirirmiş. Ben bu gündüz halini bilirim tabi. Köyün içine ancak Cuma namazı için çıkardı. Geri kalan hayatı hep böyle tenhada inziva içinde geçerdi. Ben yanına vardığımda sevinir, elime Abdulkadir Geylanî’nin (k.s.) menkıbelerini anlatan kitabını tutuştururdu. O kitabı belki yüz kere okutmuştur. Her yanına gelene okuturmuş. Onlar da “bak şimdi şöyle olacak” demesi karşısında, “sen zaten bunu biliyorsun, bize niye okutuyorsun?” diye zınarırlar imiş. Bana uzun uzun dert yanardı torunlarından veya akraba gençlerinden…

Bundan sonrasını Muallim Abdullah Efendi anlatıyor:

“Yine bir ramazanlık günüydü. Yaz mevsimi ve kendisi oruç. Bahçesinden incir üzüm toplamış, eşeğe yüklemiş, ta Hartlap’tan Maraş’a getirmiş. Günün bir sıcak saatinde bu çıka geldi. Hemen kendisini oturttum. İncir üzümleri eş dost, hısım akraba, konu komşulara derken biz dağıttık, bitirdik. Ücretini de verdik. Sevindi. Alkışın bini bir para…

Neyse, akşam oldu, iftar, namaz, teravih cami, cemaatten sonra eve gelir gelmez ben:

- Sen yorgunsun, bu gece sohbeti bırakalım, sen hemen yat, dedim.

- İyi olur efendi. Allah senden razı olsun, dedi.

Ben yukarı odama çekilirken içimden dedim ki,

- Acaba bu yorgunlukta bu gece teheccüde kalkabilecek mi?

Baktım, saati gelince maşallah dip diri kalktı. Vazifelerini yaptı. Sahuru beraber yedik. Yarın da köyüne gitti. Hem helal rızık için gayretini, hem de gece ibadetini kaçırmamasını çok takdir ettim.”

 

*  *  *

 

Rahmetli Muallim Abdullah Efendi de dedemi çok severdi. Dedemin vefatından sonra, Yusuf Emmimle bir gün yine ziyaretine gitmiştik. Söz dedemden açılınca emmime dedi ki:

-Rahmetlinin tövbesi sağlamdı. Teheccüd ve zikre düşkündü. Maneviyat yolunda iyi çalıştı, bol gayret etti, nefisle yaman mücahedesi oldu. Hani size anlattım ya, bir gün Ramazanlıkta Hartlap’tan eşeğe incir üzüm yüklemiş, öğleden sonra geldi. Biz hemen yükünü indirdik, kendini odaya alıp istirahatini sağlamaya çalışırken bir yandan da konu komşuya haber salarak yükünü sattık, bitirdik. İyi yorulmuştu tabii…”

Hoca Efendi az önceki hikayeyi anlattıktan sonra emmime dönerek dedi ki:

- Az bir günahı kalmıştı, onu da vefat hastalığında affettirdi. Bazen gelir, görüşürüz.

Emmim bu “Bazen gelir, görüşürüz” sözünden irkildi, sonra şaşkın şaşkın Hoca Efendi’ye baktı, sonra korku ile karışık bir hayretle sesi titreyerek:

-Hocam, ağabeyimle karıştırdınız herhalde! Dedi.     

O zaman rahmetli babam sağdı. Yusuf emmime göre “bazen gelen” olsa olsa herhalde abisi olurdu. Zira dedem çoktan ölmüştü; nerden ve nasıl gelecekti? Ölmüş bir adamla Hoca Efendi nasıl sohbet edebilirdi? Fakat az önce onun azıcık kalan günahının da vefat hastalığı vesilesiyle temizlendiği müjdesini veren de yine aynı Hoca Efendi değil miydi? Bu nasıl oluyordu?

Ben de şaşkındım ama hocamın sırrına çok berk olmasına rağmen bize verdiği sırrından şaşkındım. Bununla beraber bir yandan dedemin müjdesi, bir yandan da bizi sırrını vermeye ehil görmesi beni o kadar manevi zevk içinde mest etmişti ki, hayatımın en müstesna anlarından birisini yaşıyordum vecd içinde. Dedem için ne büyük bir müjde almıştık böyle hamdolsun. Bu yüzden ben de Hocama mıhladım bakışlarımı.

Hoca Efendi çok vakur, suyu ağır, gölgeli bir zattı aynı zamanda. Ama bize hep mütebessim dururdu. Fakat bu sefer işte o vakur halini almıştı, derin bir haz ve hayret içinde kalan fakire kısa bir bakış atarak emmime döndü ve:

-Abin Demir’le seni hiç karıştırır mıyım Yusuf Efendi? dedi. 

İkimizde donmuş kalmıştık. Ben hakikaten büyük bir sevinç ve sürur içindeydim. Manevî bir hal bürümüştü kalbimi. Başım göğsüme düşmüş, gözlerim buğulanmış, bakışlarım önümde serap gibi titreyen sergilerde dinleniyor. Meclise hakim olan öyle tatlı bir huzur ve sükut vardı ki, sanırım Hocamızın kalbinden taşan nurlu feyizler hepimizi kanatları arasına almış, müstesna bir an yaşatıyordu. Ben de kendimi o feyze teslim ederek doya doya hazzını çıkarıyordum.

Nihayet Hoca Efendinin sesiyle başlarımızı kaldırdık. Bir iki kelam ettikten sonra izin vakti geldiğini anladık. Bunun üstüne sohbette çok kalamadık zaten. O manev’i halin coşkun dalgaları üstümüzden kalkınca içimizden bir ses “izin zamanı” dedi ve biz destur alıp dışarı çıktık.

Çıktık çıkmasına ama sanırım emmim hala olayın etkisinden çıkamamıştı. Sessizce yürüdük. Atoluğu camisini geçerken emmim durdu. Narkozdan uyanır gibi kolumdan tuttu ve:

-Yahu ben ban oldum, ancak o kadar konuşabildim, sen niye sormadın dedenin nasıl geldiğini? dedi.

Sübhanellah, hala o havayı yaşıyordu demek ki.

Emmim çok duygusal bir adamdır ve böyle duygusal bir akıma kapıldı mı onu çok yoğun yaşar. Hatta iç dinamikleriyle daha fazla yoğunlukta bir hal yaşamayı da başarır. Ama buradaki hali bana biraz fazla garip geldi. Dedim ki:

- Bence sormaya gerek yoku da ondan sormadım. Ama sen gerekli gördün ve sordun. Sorduğun şeyin cevabını da aldın. Dahasına ne hacet emmi?

Sanki nasıl geldiğini anlatsa anlayacakmışız gibi…

Bu işlerin maneviyat aleminde çok sıradan işler olduğunu daha sonra okuduklarımızla öğrendik çok şükür, ama elbette o gün ben de ilk defa karşılaştığım bir keramet ile çok şaşırmış ve heyecanlanmıştım doğrusu. Boşa dememişler “leysel haberu kel ıyân” diye.

Ya orada bir de rahmetli dedemle karşılaşsaydık?!

Olur mu olurdu yani! Bunu düşünmek bir kere daha ürpertti beni…

 

*  *  *


Bir veliyyullahın huzurunda olmanın manevi haz, huzur ve haşyetinde zamanın durmasını istiyorduk sanki. Beyaz ve uzun sakalı, uzun bir kameti ve tonlu sesi ile dinlerken bu zatı, tevazuundan, hiç de kendine Nakşi yolunda irşat icazeti verilmiş demezsiniz. "Bu zamanda şeyhlik zor" diyor ve kimseye ders vermiyor, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen bağlıları hariç. Bu konuda tatlı bir hatırasını anlatıyor:

-Görev yaptığım köylerden birinden bir müslüman seneler sonra gelerek benden ders istedi.

- Ben adam olamadım ki sana ders vereyim, dedim.

- Peki, sen adam olunca gelirim, dedi ve gitti. İkinci sene yine gelerek, yine ders istedi. Aynı cevabı verdim.

- Eh, adam olunca gelirim, dedi ve gitti. Üçüncü sene yine geldi ve

- Hala adam olamadın mı? Bana ders versene?" dedi. Ben,

- Hala adam olamadım, dedim.

- Olunca gelirim, dedi ve bir daha da gelmedi. Çünkü ölmüştü. O zavallı öldü gitti, ben ise hala adam olamadım."


*  *  *

 

Darendeli Abdullah Efendi ile hatıralarımız bu kadar değil elbette. Yeri geldikçe diğerlerini de yazarız inşallah. Çünkü onun hayatını başlı başına bir kitapta incelemek ve yazmak istiyorum. Sizler de dua ediniz, Rabbimiz muvaffak kılsın.

Şimdilik bir muhabbete ve Fatiha’ya vesile olması dualarımızla bu kadarcıkla yetinelim inşallah.

Dostlarımız