BERBERZADE ÖMER EFENDİ

Berberzade Ömer Efendiyi ben de dedem sayesinde tanıdım. Bir gün bana:

-Torun, bu iki oğluma da beni hocalarıma götürün diyorum, götürmüyorlar. Onları çok göresim geldi. Burnumda tütüyorlar. Sen bunların kıymetini bilirsin. Beni sen götür, dedi.

Allah (azze ve celle) bilir onlar da çok götürmüştür ama, demek çok özlemiş ki bana böyle demişti. Ben de:

-Peki Dede! Dedim ve gittik.

Önce Abdullah Efendiye vardık. Bahçeden derlediği sebze meyve gibi hediyelerini sundu. Koyu bir sohbet başladı. Derken “daha ziyaret yerimiz var” diyerek izin aldık. Oradan Berberzade Ömer Efendinin Ziyaretine vardık. Sütçü İmam çeşmesinin altında bir yerdeydi evi. Sütçü İmam’ın anıt mezarı içinde olan Çınarlı Camiinde vazife yapmış mübarek insan. Kapıyı hürmetle çaldık. Kapı açıldı çok şükür. Bizi önce içerideki avluya, sonra da girişin sağ yanındaki bir müstakil odaya aldılar. “Efendi apdest alıyor, gelecek” dediler. Bekliyoruz. Masa ve sandalyelerle büro gibi bir yerdi. Meğerse röntgen uzmanı sağlıkçı bir oğle varmış ve burada çalışırmış. Bizi buraya davet eden de herhalde o imiş.

Bekliyoruz. Bu arada ben etrafı teftişle vakit geçiriyorum. Baktım, kaldığımız odanın bir kitaplığı var. Meslek gereği kitaplara ilgi duydum ve “neler varmış” diye sırtlarındaki yazılardan tanımaya çalıştım. Birden hayret ve muhabbetle baka kaldım. Çünkü karşımda Ramazanoğlu Mahmut Sami Efendi (kd.s)nin çok sevdiğim ve okuduğum bazı kitapları vardı. Ben de yeni intisaplıydım o muhterem üstada. Bu yüzden heyecanla dedeme dedim ki:

- Dede bunlar bizim üstadımızın kitapları. Ömer Efendiye, benden haber vermeden, sadece bu zatı tanıyıp tanımadığını sorar mısın?

-Olur, evlat sorayım. 

Acemilik işte. Veya taze muhabbet.  Bu soru niye ki? Sonra tanımasa kitabını alır mı? Ne bileyim, belki de alır.

Her neyse, derken Ömer Efendi içeriye girdi. Mübarek insan değil sanki bir melek. Yumuşacık. Etten kemikten değil, sanki pamuktan yapılmış gibi. Sevmemek mümkün mü? Tepeden tırnağa muhabbete battık görür görmez mübareği…

Söz arasında dedem sordu:

-Efendi, bu zatı tanır mısınız? Bu bizim torunun şeyhi olurmuş da!

Aferin dede! Güya tembihlemiştim, beni karıştırmayacaktı. 

Ömer Efendi tebessümle bana baktı.

- “Maşallah, dedi. 

Utandığımdan kıpkırmızı olmuştum.. Dedemin ihtiyarlığı işte..

Sonra başını salladı mübarek gülerek ve dedi ki:

-Evet, tanırım. İstanbul’da bir Şeyh Efendidir.

Ömer Efendiyi sonraları birkaç kere Ulu camide ve oradan evine giderken gördüm daha. Bir defa da dayanamayıp sokakta elini öptüm. Bir defa da yürüyordum, onu gördüm. Hemen bir tenhaya çekilerek durdum ve doya doya seyrettim yürüyüşünü. Onu çok sevmiştim. Duyduğuma göre o yaşında akşam zikre bir otururmuş, sabah kalkarmış. Muhammed Hilmi Efendi “Kadiri Dersi” de vermiş müritlerine. Fakat her ne ise, onlar nakşî olmasına rağmen, cehri olarak kadiriler gibi zikir çekerlermiş. Hem de sabaha kadar. Maşallah sübhanellah. Nihayet böyle bir zikir meclisinin akabinde yaşlı ve hasta Ömer Efendi Rahmet-i rahmana yürümüş.

Allah sırrını takdis etsin.

Dostlarımız