ABDULLAH EDİP GÜVENEN

Abdullah Edip Güvenen hocamızla ilgili bir yazı yazmıştım yıllar önce onu tanıtan. Bazı hatıralarımızı da eklemiştim o yazıya. Ama onu koruyamadım. Şimdi arıyorum, dosyalarım arasında bir türlü bulamıyorum. Yeniden yazmak zoruma gitse de buna mecburum. Ama derler ya hani, “kaçan balık büyük olur”, acaba bu yazı onun yerini tutar mı. İçime sinmiyor doğrusu…

Her neyse, çocukluğum Hartlap köyünde geçerken Maraş’a gidip gelen büyüklerimiz iki büyük hocadan, iki vaizden çokça bahsederlerdi. Birisi Müftü Hafız Ali Efendi. Diğeri de Vaiz Zekeriya Hoca Efendi. Babamdan ve dedemden duyduğum ilki daha çok âlim, ama ilmî ve lügatli konuşur. Hem de az konuşur. İkincisi ise sade bir dil ile halkın seviyesinde ve her zaman konuşurmuş. O yüzden çok dinlenir, sevilir ve sayılırmış.

*  *  *

Laf arasında bir şey daha duymuştum. Zekeriya Efendinin bir oğlu yetişiyormuş. Babası gibi âlim olmaya namzetmiş. O oğlun adı da Abdullah Edip imiş. Sonraları öğrendik ki bu oğul Maraş’ta 1930 yılında doğmuş. Benden yirmi beş sene evvel gelmiş dünyaya. Demek biz bu lafları on yaşında duyduysak, o zamanlar otuz beş yaşlarında genç bir âlim demektir.

Şanslı bir çocuktur Abdullah Edip Efendi. Babası âlim, dayısı âlim, muhiti ilim ehli. Babasından ne öğrendiyse, henüz sekiz yaşında iken dayısı Ziya Efendi’den ders almaya başlar. Ziya Efendi’den on bir yıl ders alır eski usulde.

Sonra Mısır’a gider. Ezher Üniversitesi’nin sınavlarına katılır. Bu sınavları kazanarak 1950’de Külliyetü’ş Şeria Bölümüne kaydolur. Orada İslam dünyasının göz bebeği âlimler ve mütefekkirlerle karşılaşır. Kimisine talebe olur, kimisine arkadaş. Mevdudi, Seyyid Kutup, Muhammed Ebu Zehra, Hasan el-Benna, Mustafa Sabri, İhsan Efendi ve Zahid el-Kevseri tanıştığı âlimlerdendir. Sohbetlerine katılır bunların, dost olur. Arkadaşlık yapar birçok âlim, fazıl insanlarla. Bu ne büyük bir nimettir maşallah suphanallah.

Mesela Mustafa Sabri Efendiyi ondan dinledim. Hayatından kesitler anlatır, “küfürle yüz yüze savaştım, cihat ettim” sözünü naklederdi. Kitaplarıyla Mısır’da nasıl etkin olduğunu anlatırdı. Bazı kitaplarını gösterdi bize. Asıl dört ciltlik büyük eseri yoktu aralarında. Duyduğumuza göre o eser, “Fî Zilal”i yazarken Seyyit Kutup’a çok etki etmiş. Laikliğin nasıl bir küfür olduğunu, modernizm fitnesini, Batıcılık belasını ilk defa çaplı bir şekilde o ortaya koymuş. Batılılaşmayla hesaplaşma adına bir sürü kitap yazan bendeniz, kendimi fikren ona çok yakın bulurum ve severim. İşte o eserini görmek istedik bir ziyaretimizde Yaşar Alpaslan Hocamla birlikte. Biraz ürkek bir hali vardı. Ama ısrara dayanamadı ve gizli bir yerden o dört cildi önümüze koydu. Böylece ilk defa “Mevkifu’l Akli ve’l İlmi” görmüş oldum.

Zahidu’l Kevseri de çok beğendiği ve övdüğü allamelerdendi ve bu iki âlim Mısır’ı derinden etkilemişti. Hatta Batının bozuk fikirlerine ve bid’atçılara bu iki kahraman yazılarıyla orada yaman mücadele ediyorlardı.

1956 veya 57 Ezheri bitirir. Ayrıca 1965 yılında da Bağdat Ü. İlahiyat Fakültesinden de mezun olmuştur.

*  *  *

Abdullah Edip Güvenen Hoca Efendi Mısır’dan Maraş’a dönünce pedagoji okudu. İmam Hatipte derslere girdi. Maraş’ta 1971-1976 arasında müftülük yaptı. Ben o yıllarda dışarda talebeydim. Tatil olsa bile köyümüze giderdik. Kendisini hatırlarım ama yakından tanımam. Ama tanıyanlardan dinlediğim kadarıyla Hoca Efendi pek anlaşılmamış gibime geliyor. Sert mizaçlı diyorlar. Acaba vakarı ve vazife isteyişi böyle denmesine sebep olmasın. Bunu şundan anladım. Domur Hocam derdi ki: “Müftülüğe vardığımızda bize yarım dini dersler verir, din görevlisinin nasıl olması gerektiğini anlatırdı. Ondan başka böyle faydalı konuşan müftü gelmedi. Hepsi de çıktı, kanun ve mevzuat anlattı. Hâlbuki ben aybaşı gelse de Hoca Efendiden dersimizi alsak diye beklerdim.”

Adamın kıymetini adamlar bilir.

*  *  *

Bu arada Süleyman Hilmi Efendinin talebeleriyle ters düşmüş. Normaldir. Çünkü onlar Diyanet ve müftülüğü, İmam Hatibi sevmezlerdi o zaman. Kendilerine rakip görürlerdi. Halk içinde itibarlarının olması için öbürlerinin itibarlarının ölmesi gerekiyordu. Zira para pul ancak böyle toplanabilirdi. Devlet onlara diploma ve vazife vermiyordu. Vermeyen devletti, ama onlar acısını İmam Hatipten ve Diyanetten çıkarıyorlardı. Rahmetli Saçmalı İsmail abimiz o zamanlar o cemaat içindeymiş. Anlatırdı. Hiç sevmezlermiş. Hatta öldürmeye azmettirmişler.

“Yok yahu! Daha neler” dediğinizi duyar gibiyim. Ben olsam ben de öyle derim. Ama maziyi bilenler tasdik ederler. Bakın anlatayım:

Bir bayram günü birkaç arkadaş ziyarete gittik Abdullah Edip Güvenen hocamızı. Kendi eliyle ikram ediyordu misafirlere. İçeriye kahve için gittiğimizde odadaki birkaç kişiyle tanıştık. Ona en çok hürmet eden kişi de benim yanımda oturuyordu. Tanıştıktan sonra bir münasebetle anlattı. “Bu hocayı bize din düşmanı kâfir diye tanıttılar. Katli vacip dediler. Biz de yoluna pusu kurduk. Öldürmeye azmetmiştik. Ne olduysa oldu, başaramadık. Sonra ben yakından tanımak için yaklaştım. Baktım ki melek gibi bir adam ve çok çok âlim bir kişi. O katline fetva veren alçakları cebinden çıkarır. Allah’a çok çok şükrettim öldüremedik diye. Durumu kendisine anlattım. Bizi hoş karşıladı. Ben de kendimi ona hizmete adadım.” Adam gözyaşlarını silerken benim ağzım hayretten açılmış, öylece baka kalmışım adama…

*  *  *

“Bir gün bu durumu bana açtı” demişti merhum Vakkas Vakkasoğlu hocam. “Çok üzülüyordu. ‘Burada faydalı olamayacağım galiba. Gitsem mi?’ Dedi. Ben de hocam, siz daha büyük hizmetlere layıksınız. Bu şehirden gitmenizde inşallah hayır olur dedim.”

Hoca Efendi Kayseri Müftülüğüne gider. Oradan İstanbul’a geçer. Onu çok seven Yusuf amcam kendisini orada ziyaret eder. Huzuru ilimde bulduğunu anlatır. Halinden memnundur. Hatta o sıralar tercüme edilen Seyyit Kutup’un tefsiri için tercüme kurulundadır.

Aynı yıllarda önüne büyük bir hizmet kapısı açılır. İstanbul’da Diyanetin Haseki Eğitim Merkezinde, Arap Edebiyatı Öğretim Görevlisi olarak görev verilir. Ne hikmetse orada da sonuna kadar duramaz. Tayyar Altıkulaç o zaman Diyanet İşleri başkanıdır. Hakkında şöyle söylediğini duymuştuk:

“Abdullah Edip Güvenen Hoca Efendinin ibaresi var ama idaresi yok”.

1976’da Belçika’ya gönderildi. Bruxelles İslâm Kültür Merkezi’nde altı yıl görev yaptı. 1981’de Türkiye’ye döndü. Maraş’a vaiz olarak atandı. Orman dairesi yanında öğretmen evlerinden birinde oturuyordu. Yaşı bir hayli ilerlemiş, sakin ve durgun bir hale kavuşmuştu. Ama zayıf olduğu için yaşını göstermiyordu. Zafiyetinden başka öyle çok sağlık sorunu yok gibiydi. Birkaç yıl daha çalıştı. Sonra emekli oldu.

Hoca Efendini toplam görevleri şöyle özetlenebilir: Aralık 1960da Adana Merkez Vaizliği,1962–1965 yıllarında K.Maraş merkez vaizliği, K.Maraş Müftülüğü, Kayseri Müftülüğü, müteakiben Diyarbakır Bölge vaizliği ve bilahare İstanbul Merkez vaizi kadrosunda Haseki Eğitim Merkezi hocalığı görevlerinde bulundu. Ayrıca ek görev olarak K.Maraş İmam-Hatip Okulunda, Ticaret Lisesinde, Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünde öğretmenlik yapmıştır. Son yıllarda rahatsızlandı ve birkaç kez ameliyat oldu. 24 Mayıs 1992’de vefat etti.

*  *  *

İşte ben Hoca Efendiyi bu Maraş’a gelişinden sonra tanıdım. Adını çok duyduğum bu zatı hemen ziyarete gittim arkadaşlarla. Aman Allah’ıın, o ne mütevazı, o ne efendi, o ne kibar insan! Hiç hesap ettiğim gibi değil. Bir topak şeker sanki. Vaazları aynen ders gibi. İşini ciddiye alıyor. Kürsüye notlarla çıkıyor. Ama hitabet yok tabi. Cılız sesine mikrofon imdat etse de jest, mimik ve tona yardım edemiyor. Fakat anlattığı çok faydalı bilgiler. Kürsü plansızlıktan kurtuluyor o çıktığında.

O yıllarda ben de vaaz ederdim değişik camilerde. Ulucami’de bir vaaz sonrası birisi anlayamadığı bir konuda itiraza gelmişti. O gün kürsüde şu ayeti okumuştum:

الزَّانِي لَا يَنكِحُ إلَّا زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لَا يَنكِحُهَا إِلَّا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذَلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ

 

“Zina eden erkek, ancak zina eden bir kadınla veya Allaha ortak koşan bir kadınla evlenebilir. Zina eden kadın da, ancak zina eden bir erkekle veya Allaha ortak koşan bir erkekle evlenebilir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.”(Nur 3.)

Adam diyordu ki: “Birçok insan pavyondan kadın çıkarıp evlendi. Kimse de bunlara bir şey demedi. Siz niye haram diyorsunuz?”.

Oysa iyi dinlememiş. Biz ayeti açıklarken, “zinayı terk etmedikçe zina eden kadınla evlenmek haramdır. Fakat tövbe etmiş ve o çirkin işi terk etmiş ise, evlenmek tavsiye edilmese de, haram denmez” demiştik.

Hoca Efendi baktım heyecanla beni savunuyor. Hatta adama ayetin sonunu okudu: “Bu, müminlere haram kılınmıştır”. Allah böyle diyor kardeşim, sana ne oluyor?” dedi. Biz de adama izah ettik, gitti. Baktım Hoca Efendide hiç haset yok. Meslektaşını ve hakkı heyecanla savundu. Buna da sevindim doğrusu.

*  *  *

Hoca Efendiyi çok sevdim. Aramızda çeyrek asırlık yaş farkı vardı ama bize emsali gibi mütevazı davranır, bizden ziyadesiyle hürmet ve tazimi hak ederdi. İlim aşığıydı. Okumasını o yaşta devam ettirdi. Hatta İmam Hatip Lisesinden ve bazı İmamlardan arkadaşlarla haftada birkaç gün bir araya gelerek ders okudular. Celaleyn Tefsirini takip ettiler. Başka kitaplar da okudular. Ben o zamanlar başka bir yerde devamlı okurdum. Arada bir onların yanına da varırdım vaktim elverdikçe. Bazen İsmet Karaokur Hocam da gelirdi teberrüken. O gün neşeden bayram ederdik.

İşte orada gördüm. Hoca Efendi akşam dersine iyi çalışıp geliyordu. Maalesef arkadaşlarımız öyle değildi. Hatta Hoca Efendi uzun uzun notlar yazmış olurdu. Çıkarır bunları okurdu. Onun ilmi disiplinine hayrandım. Dersinde de ciddiydi. İlmi tartışmalara katılır, ama iş siyaset veya gündelik işlere dökülürse, “haydin dersimize” der, teneffüsü malayaniye taşımazdı. Doğrusu Arabistan’da okuyan arkadaşlar içinde ilmi disiplini olan ve okumasını devam ettiren sadece onu gördüm desem yeridir.

Bir gün kendisine

- Bir fıkıh usulü okutursanız, sevinirim ve fakir de katılırım, dedim.

- Ona hazırlanmaya zamanım yok Hoca Efendi. Ama siz okutursanız, ben katılırım, dedi.

- Estağfurullah hocam!

- Neden olmasın? Ama olmazsa bu aklımda kalsın inşallah, dedi.

Sanırım bir yıl sonraydı. Beni görünce gülümsedi:

- Artık fıkıh usulü okuyabiliriz müsaitsen.

- Seve seve katılırım.

Arkadaşlarla anlaştık. Yine Hak Yol vakfında oturduk.

- Hangi kitabı takip edelim? Dedi.

- İzniniz olursa “Menar”ı takip edelim. Hem klasik bir metni okumaya alışırız, hem de kısa bir kitaptır, başlayınca bitiririz.

Arkadaşlar da desteklediler. Yaşar Alpaslan hocaya gitmiş. Menar şerh ve tercümelerini ondan almış. Birkaç hafta okuduk. Baktık hocamız zorlanıyor. Yük onda. Bir gün dedi ki:

- Arkadaşlar, maksat ilimse, neden kolayını tercih etmiyoruz?

- Peki, ne okuyalım? Dediler. Ben de:

- Abdülkerim Zeydan’dan “el-Veciz” okuyalım öyleyse, dedim. Hepsi de kabul ettiler. Onu beraberce okuduk. Bu esnada iyice kaynaştık. Nice tatlı hatıralar yaşadık.

*  *  *

Hoca Efendi ile ilim ve davet anlayışımız tamdı. Bu yüzden birbirimizi çok sevdik. Belki daha nice eserleri beraberce okuyacaktık. Ama bir gün hiç umulmadık bir hastalığa yakalandı. Bünyesi zaten zayıftı. Üst üste gelen ameliyatları kaldıramadı ve Hakkın rahmetine kavuştu. Bizi de en verimli zamanında öksüz bırakıp gitti. (24 Mayıs 1992)

 

Biz ona doyamamıştık, ama hüküm Allah’ındır. Rıza ve itaatten gayrısı ayıptır. “İnna lillah ve inna ileyhi raciûn” dedik ve kaderi ilahiye teslim olup sabrımızın mükâfatını ondan bekledik.

Şimdi bu yazıyı yazarken yüreğim sızlıyor. Sanki gözlüğünün altından bana bakıp güldüğünü hissediyorum. Allah ondan razı olsun.

Hoca Efendi bir cemiyet adamıydı aynı zamanda. Davet edildiği yere gelirdi. Konuşma yapanları sessizce dinlerdi. Mütevazı ve olgundu. Müsamahalı bir insandı. Kibirli davrandığına şahit olmadım. Meslektaşlarını severdi. Cemaatlere yaklaşımı müspetti. İstikamet ehliydi. İyi bir kütüphanesi vardı. Ne oldu acaba?

Hoca Efendi çok zayıftı. Az yediği belliydi. İyi ve temiz giyinirdi. Kısa sakallı idi. Okurken gözlük takardı. Onun üstünden bakışı çok tatlı idi. Çok az şaka yapardı. İlmi bir mesele çözüldüğünde çok mutlu olurdu. Sanırım maddi durumu iyi idi. Ama arabası yoktu. Sanırım ehliyeti de yoktu. Onu koltuğunda bir çanta, hafif kambur, yere bakarak yavaş yavaş yürüdüğünü görür gibiyim şimdi.

Ruhu şâd olsun ve Rabbim cennetinde buluştursun. 

Hatıralar Galerisi
Dostlarımız