ALİ HAYDAR KİREÇCİ


Özellikle bitmez tükenmez Şam maceraları, öğrencilere sanki bir Alaaddin’in sihirli lambası veya Sinbad’ın harikalar diyarıdır ve “Ali Baba” o maceraları anlatırken bir  masal kahramanıdır. Onun can kulağı ile dinlenen hikayeleri, binbir gece masalları gibi sürer gider dersler ve yıllar boyunca. Ve ben ikinci ağızdan, yani arkadaşların dilinden bunları ağzım açık dinlerim.

Bana göre bir zamanlar yaz günlerinin en zevkli yanı, okumak için değişik vilayetlere giden öğrencilerin köylerinde yeniden buluşmasıydı. Ben Diyarbakır’dan gelirdim. Arkadaşların çoğu Kahramanmaraş’ta okurlardı. Ya İmam Hatip Lisesinde veya Kahramanmaraş Lisesinde. O zamanların lakabıyla “Kara Lise”de yani. Yazın hepimiz Hartlap’ta buluşurduk.

Köyümüzde o zamanlar Orta Okul ve Lise yoktu. Çoğunlukla İmam Hatip Lisesine giderdi gençler. Bu Allah Tealanın köyümüze bir lütfudur. Bunda köyümüzün dindarlığının etkisi çoktur tabi. O zamanlar Ahmet Çelik, Fahri Çelik, Ahmet Vişne, rahmetli Bekir Mercimek aynı dönemde İmam Hatip Lisesinde okuyan gençlerdik. Daha sonra o kuşağa Ahmet Yeter, Abdullah Yayan, Mehmet Vişne, Adnan Alagöz ve daha başkaları da eklendi.

Mehmet Gönül, Hamit İşler liseli İmam Hatiplilerdi. Yani İmam Hatiplilerle aynileşmiş, aynı boyaya boyanmış gençlerdi.  Bunlar tatilde bir araya gelirler, çalışan çalışır, çalışmayanlar da gün boyu bir araya gelir, yetmez, bir de gece buluşur, koyu sohbetleri demlerlerdi. Belkide onlar her zaman öyleydi de ancak ben bu nimeti yazın yakalayabiliyordum.

Öğrenciler ve öğretmenler bir araya gelince daha çok ne konuşurlar? Okulun ihata duvarından dışarıya çıkamazlar genellikle. İşte bizim arkadaşlar da bir araya gelince okuldan ve öğretmenlerden bahseder dururlardı daha çok. İyi de ben katılamıyordum genellikle bu konuşmalara. Çünkü tanımıyordum anlattıkları okulu, öğrencileri, öğretmenleri. Benim okulumu ve hocalarımı da onlar tanımıyordu. Ama anlatılanlar çok cazip şeyler olunca zevkle dinlerdim tabi.

*  *  *

Arkadaşlarımın konuşmalarında şu isimler sıklıkla geçerdi. Başta velileri de olan  Ziya Güvenen, sonra Hüseyin Bahar, Ali Baba, Dayı Mustafa, Necmeddin Gevri ve Kanadıkırık Fahri.

Ziya beyi tanımadım. Anlatıldığına göre çok zeki, çok kabiliyetli, çok yönlü, bir o kadar da çoşkun ve hatta taşkın. O taşkınlığı mesleğine malolmuş sonraları.

“Ali Baba” dedikleri ise Ali Haydar Kireçci Hocadır. Anlattıklarına göre öğrencilerin “baba” demelerini hak etmiş biri. Suriye’de Şam’da okumuş. Arapça ve İslamî ilimlerin neredeyse yok olduğu bir kıtlık zamanında Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesine genç bir öğretmen olarak gelmiş ama ilklerden olma avantajıyla koca bir beldenin gönlüne taht kurmuş. Kendine karşı şehirde yoğun bir ilgi oluşmuş. Okul dışında da sohbetlerin gözde adamıymış.

Çok sonraları beraber çalıştığımız günlerde bana bir defasında şeker hastalığını anlatıyordu. Sordum:

- Buna nasıl yakalandınız hocam?

 O münasebetle şöyle söylemişti:

- Aman paşam, talebelikte yarı aç yarı tok okuduk. Sonra Maraş’a gelince her akşam bir evde misafir olduk. Maraş’ın yemekleri de malum. Kendimize hakim olamadık. O yokluktan sonra bu pisboğazlığa düşünce işte şeker olduk. Ben

- Estağfirullah hocam, dedim,

- Yok ciğerim, gerçek bu, gizlemeye ne gerek, dedi.

*  *  *

Bildiğim kadarıyla düzenli bir vaaz halkası olmamış ama tatlı dili, güler yüzü  ve engin tecrübesi  ile tam bir sohbet adamı olmuş. Yani planlı proğramlı ve disiplinli konuşma  yerine tam bir serbestlik içinde geçen, konu nereye gidiyorsa oraya doğru kendiliğinden akan bir sohbet. Eski tasavvuf geleneğinde görülen türden usta bir sohbet adamı hoca, o dünyaya yabancı olsa da. Bulunduğu meclisin en önemli özelliği neşedir. O varsa bir mecliste, neşeyle yenilir içilir, her şey neşeyle ifade edilir. Bir ilmi kelamın yanına muhakkak üç beş hatıra eklenir en canlı ve neşeli tarafında. Kimin hoşuna gitmez bu sohbetler?

Bu “hayat ve sohbet adamı” özelliği derslerine de yansır Hoca Efendinin duyduğuma göre. Hangi derse girererse girsin, önce tecrübelerine dayalı olarak hayatı anlatır öğrencilerine. Onun için müfredat proğramı yoktur. Belli bir başlık ve belli konular yoktur onun dersinde. O gün ne öğretilecekse o işlenir. Başkalarına soramadıkları her soruyu Ali baba’ya sorar öğrencileri. Başkalarına açamadıkları sorunlarını ona açarlar.  Mahrem demez, ayıp demez açarlar. Derse girmeden önce soru doldururlar ceplerine. Öğrencilerin her sıkıntılarını önce Ali baba duyar ve ilgilenir. Bir güven oluşur ona, bir sevgi halelenir etrafında, bir hürmet ve muhabbet dalgalanır  sınıftan okula, okuldan şehre doğru.

Özellikle bitmez tükenmez Şam maceraları, öğrencilere sanki bir Alaaddin’in sihirli lambası veya Sinbad’ın harikalar diyarıdır ve “Ali Baba” o maceraları anlatırken bir  masal kahramanıdır. Onun can kulağı ile dinlenen hikayeleri, binbir gece masalları gibi sürer gider dersler ve yıllar boyunca. Ve ben ikinci ağızdan, yani arkadaşların dilinden bunları ağzım açık dinlerim.

 Zaman zaman sohbetlerimizde bunun değerlendirmesini de yaparlardı arkadaşlar toplantılarında. Bazıları bunun öğrenciyi yetiştirdiğini söyler ve takdir ederdi. Bazıları da “iyi ama o esnada esas öğrenilecek ders konuları kaynar giderdi. O eksiklik ne olacak?” derdi. “Bunun zararını İslam Enstitüsü imtihanına girip de kaybedince gördük” diyenler de vardı. Kimleri onlara cevap yetiştirir, “sanki öğrenecek talebe vardı da” derdi. Kimileri de her şeyi ilme ve öğrenmeye getirirdi. Sohbetler böylece tatlı tatlı devam eder giderdi arkadaşların.

*  *  *

1980’de Maraş İmam Hatip Lisesine tayinim olunca Ali Hocam ile uzun yıllar beraber çalıştım. Tam da anlattıkları gibiydi. Yaşlanmıştı tabi. O bir üstaddı. Okul içinde ayrı bir yeri ve değeri vardı. Öğretmenler odasında etrafı çevrili olurdu. Şen şakrak sohbete katılır, konuştuğunda herkesi neşelendirirdi. Onun olduğu yere hüzün girmezdi. Latifeci bir yanı da vardı. Hayret ettiğim bir yanı da, bu kadar ağırlığına rağmen, mağrur ve kibirli olmayışıdır. Hatta mütevazidir. Öğretmenler odasında, aşağıdaki kooperatifte, bahçede sohbet ederken gelir, sıradan birisi gibi oturur, yapılan hürmet ve tazime tevazu ile mukabele eder, hiç büyüklüğünün havasını hissettirmezdi.

Hatta ben ona karşı önceleri biraz ihtiyatlı ve endişeli yaklaştım çaktırmadan. Sebebi, daha önceleri rahmetli İsmail Akben Hocamızın müdürlüğü zamanındaki nahoş olaylardı. Uzun uzun anlatmak istemiyorum, Ali Hocamın başını çektiği bir grup İsmail Hocamı iki sene biraz üzerler. O da tahammülünün bittiği yerde elinde dosyalarla Valiye çıkar ve onunla Naci Kahraman hocamızın tayinini kazalara çıkarır. Neyse araya dostlar girer, Hacı Kalay amcanın evinde bir zifafet vesilesiyle birleştirilir ve barıştırılırlar. Fakat olayın içinde biraz da siyaset vardır. İsmail Akben Hoca müdürlükten alınır ve sürgün edilir. Her neyse, bir muhabbetsizlik hep vardır.

Aradan yıllar geçer. Sene 1987. İlk haccımızdayız. İsmail hocamla beraberiz. Merhum Enis Efendinin ziyaretinden geliyoruz. Kalbimiz onun müthiş sohbetiyle saflaşmış, yufkalanmış, arı duru olmuş. Mescidi Nebiye giderken karşımızdan bir cemaatle Ali Kireçci Hocam gelmesin mi? İsmail Akben hocam hızlıca ona doğru gitti, kollarını açtı. O da aynen karşılık verdi. Öyle bir kucaklaştılar ki, biz bir kenarda kendimizi zor tuttuk. Sanırım içlerinde ne varsa, hepsini bu sefer hakikaten döktüler ve helalleştiler.

İşte ben o İsmai Hocamın uzaktan akrabasıyım. Ailecek görüşürüz. Her huyumuz sanki tutar birbirini. Çok severiz birbirimizi. Ben acaba onunla olan yakınlığımdan bana bir uzaklığı, tedirginliği, tepkisi olur mu diye endişeliyim. Başkalarından duyacağına benden duysun diye bir punduna getirip bu akrabalığı duyurdum kendisine. Hayret, ne tutumunda bir değişiklik oldu, ne bana olan sevgisinde bir azalma. Zamanla daha da artan bir sevgi saygı içinde olduk. Allah var, bana muamelesi çok güzel, çok seviyeli, hak etmediğim kadar saygılı idi. Bunu görünce bütün kaygılarım gitti. Ben kendisini zaten içtenlikle severdim. Daha da çok sevdim.

*  *  *

Ali Hocam son zamanlarda derslere girer çıkardı belki ama eski verimli çağı geçmişti haliyle. Zaten okul idaresi ona çok bir öğretmenlik yaptırmazdı. Müdür beyle çoğu zaman yerine birisini girdirir, onu okul işleri için ilgili yerlere alır gider, sorunları beraberce çözmeye çalışırdı. Okul müdürü onu almadan neredeyse şehre inmezdi.

Sadece idare mi? Dernek onu almadan İmam Hatip için yardıma gitmezdi. Hacı Kalay da onsuz sanki bir yere gitmezdi para istemek için. O ve Hacı Kalay okula lazım olan bina yapımında hep beraber çalışırlardı. Sadece bunlarla sınırlı da değildi, o her sorunla ilgilenmekten geri durmazdı. Belli bir alanın değil, her alanın adamıydı.

Ahir ömründe kim aklına düşürmüşse bilemem, müdürlüğe kafa sardı. Sardı ama ayak oyunlarını bilmezdi. Onu müdür yapmak için Ankara’ya beraber gidenlerden birisi, cebinde kendi müdürlüğünü onaylayan evrakla dönerken haberi bile yoktu. Onun müdür olduğunu görünce neler yaptığını anlatırlar. Biz de gülerek seyretmiştik. Ali babaya rağmen, ona kazık atarak müdür olan orada yaşayabilir mi? Farkettiği gün işi bitmiş demekti. Nitekim o da o okulda müdür olarak kalamadı tabii.

Oysa müdürlük Ali Hocamın ne mizacına, ne bilgisine, ne yaşına, ne de hizmet tarzına hiç uygun değildi. Herkese gelse, ona gelmezdi. Bunu kendisi de kabul eder, sonra “sen kim müdürlük kim? Kafa işte” diye anlattıkça gülerdi.

*  *  *

Ali Haydar Hocamız emekliye ayrılınca sakal bıraktı. Elinde bastonuyla şimdi tam bir hoca kılığındaydı. Hatta bilmeyenler bakınca onu bir “Şeyh Efendi” sanırdı. Şeyh Efendi deyince aklıma geldi, çoğu Arabistanda tahsil görenlerde olduğu gibi tasavvuf ve tarikatlara karşı olumsuz bir tavrı  olduğu söylenirdi. Benim o yönümü bildiği halde bir kere olsun bu konuyu bana açmadı. Demek bu konuda aşırılığı yoktu. Veya gençliğindeki aşırı tutumları törpülenmiş, hayat ona da bazı hakikatleri öğretmişti.

Belki de o sebepten ötürü  “Süleymancı” denilen cemaatla yaman bir kavgasının olduğu anlatılır. Fakat bu, tarikat cihetinden çok, İmam Hatipleri savunmasından kaynaklansa gerektir. Çünkü başka tarikat guruplarıyla böyle bir durum yaşamamıştır. Hamdolsun o kavgalar geçti gitti. Ama bir zamanlar o kardeşlerimiz, sanki bütün varlık sebeplerini İmam Hatip Liselerine düşmanlık bilmişler, İslam’a hizmet yerine kendi kardeşleriyle mücadele eder hale gelmişler, bunu bir hizmet sanmışlardı. Tabi etki, haliyle tepkiyi doğurmuştu. Bilemiyorum, onlara sorulsa belkide onlar “etki ordan geldi, biz tepki gösterdik” diyeceklerdir. Ama sonuçta maalesef Müslümanların emek ve enerjileri heba olmuştur.

Aslında bu sadece burada değil, Türkiye çapında bir meseleydi. 12 Eylül darbesi iki tarafı da ezdi ve ceza evinde yatırdı. O zaman biraz tanıştılar ve aradaki soğukluğu giderdiler. Hatta Tekir’de dostlarla sohbet ederken o cemaatin hocalarından Recep Bey az ötede bir lokantaya gelmiş. Bize haber verince, kalktık ziyaretlerine gittik. Kucaklaşırken bana dedi ki: “Sevişmemiz için illa bir darbenin mi olması lazım?” oturunca bunun bir hikayesini anlattı. Pazarcık ceza evinde bunu bir Diyanet hocasına söylemiş. Geçelim şimdi, uzun hikaye. Omacerayı baştan sona içinde yaşayarak gördük biz, ama yeri burası değil.

*  *  *

Bir Ramazan bayramı günüydü. Medine-i münevvereden aradım Ali Hocamı. Kendimi tanıttım, mesafe uzak, ses değişebilir diye. Bayramını tebrik edip ellerinden öptüğümü söyledim. “Tanıdım ciğerim tanıdım. Allah senden razı olsun” dedi ama ağladı. Ben hastalığına verdim. O zaman yatağa düşmüştü. Bir o haline, bir de eski bayramlara bakarak ağlıyordur dedim içimden. Ama maalesef daha kötü ve çok acı bir vaziyetle karşılaştım. Çünkü biraz sakinleşince bana ne dedi biliyor musunuz?

“Bak sen ta oradan aradın ve bayramımı tebrik ettin. Ama şu saat oldu, daha kapımı kimse çalıp da bayramımı tebrik etmedi burda!”

Dondum kaldım…

Ali Haydar Hocamız bir ömrü dop dolu ve çok canlı yaşayınca, ahir ömründe bir kenarda kalmak, unutulmak, bayramda bile hatırlanmamak ona haliyle herkesten daha zor gelecektir. O yüzden yaşının bir hayli ilerlediği ve bazı hastalıklardan dolayı bünyesinin zayıf düştüğü şu günlerde, başta talebeleri olmak üzere bütün sevenleri onu yalnız bırakmamalı, sık sık ziyaret etmelidirler diye düşünüyorum. Hani “Allah kimseyi gördüğü günden geri koymasın” derler. O hocamız etrafında hep insan halkası gördü, sohbet gördü. Şimdi o gördüğü günden geri kalır da bir köşede yalnızlık çekerse içerleyebilir, üzülebilir, hatta kahrolabilir. Belki bunu nezaketinden dolayı kimseye dillendirmeyebilir. Ama bunu bizlerin anlaması gerekir.

Bayramlar, çocuklar kadar yaşlılarındır da…

O yüzden dostlarına buradan seslenmek istiyorum; en azından üç ayda bir, olmazsa altı ayda bir hocamızı ziyaret edelim. Her talebesi veya seveni altı ayda bir ziyaret etse, evi cıvıl cıvıl olur, insan kaynar. Bunu bile yapamayacaklara hatırlatıyorum, hiç olmazsa bayramlarda bir ziyaret ediniz. Yoksa, hem büyük bir sevaptan mahrum kalırsınız, hem de “vefasız” yaftası boynunuza asılır. Hepimizin hocalarımıza karşı ödenemez borçlarımız vardır. Bir ziyareti bile yapamazsak, bu minnet ve şükran borçlarımızı nasıl ödeyebiliriz?

*  *  *

Hocamızın cemiyetteki hizmet hayatı sanırım ilmî hayatının üstündeydi. Halktan çok itibar gördü. Hiç şüphesiz bu itibar da bir hak vergisidir. Bir hakikat vardır ki, o da bu itibarı boşa çıkarmamış, cemiyetin bu sevgisini istismar etmemiştir. Hocalığına zül getirmemiştir. Dünya menfaatine alet etmemiştir. Geriye evlatlarına ve camiasına ter temiz bir isim ve itibar bırakacağı muhakkaktır. Yoksa toplum kimsenin hatırını yok yere saymaz ve değerlendirmesinde kolay kolay aldanmaz.

Yakın arkadaşlarından duyduğum ve gördüğüm kadarıyla hocamız kendisinden umulan kadar çok okumazdı. İlmî tetebbuatı azdı. Zamanında öğrendiğini iyi öğrenmişti. Onun ekmeğini yerdi. Kimden duyduğumu şimdi hatırlamıyorum, gençliğinde Hanefi mezhebinin en özet fıkıh kitabı olan Kudurî’nin Arapça metnini ezberlemişti. Onun ana sermayesi bu idi ve ömrü boyunca bunu iyi değerlendirdi.

Nitekim evinde ziyaret ettiğimizde kütüphanesi bizi şaşırttı. Biz bir ev dolusu kitap beklerken, bir duvar dolusu bile değildi. Fakirlikten mi, ilgisizlikten mi böyleydi, bilemiyorum.

*  *  *

Bir teklif ve temennimi söyleyeyim mi? Keşke talebeleri onun anlattığı hayat hikayelerini kitaplaştırsalar ne kadar iyi olur. Biz de merak ediyoruz; Suriye’ye ne zaman, nasıl, kimlerle gitti? Orada hangi okullarda ve hangi hocalarda okudu? Etkilendiği şahsiyetler, kitaplar ve olaylar nelerdi? Döndüğünde ülkesini nasıl buldu? Türkiye ile Arap ülkeleri arasındaki artılar eksiler nelerdi?

Bütün bunlar bilinmeye değer konular değil midir? Eğer öyleyse neden bu zamana kadar yazılıp çizilmemiştir. Bence bu bir vebaldir. Bu vebal hem İmam Hatip Lisesinin idare, öğretmen ve öğrencilerinin boynunda durmaktadır. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Bu işe İmam Hatip Lisesi idaresi ön ayak olmalı, belli bir plan dahilinde o ve başka etkin hocalar hakkında kitaplar yazdırmalıdır. Ne olacak, her talebesi hafızasında kalanları not etse de idareye verse, ne eserler çıkar ortaya. Gerisi bir redakte işi.

Ne dersiniz ey İmam Hatip Liselerinin müdürleri? Sadece okul mu sizin sorumluluğunuz? O makamın izzeti ve lezzeti yetiyor mu size? O izzetin ve lezzetin bir bedeli olmayacak mı? Ey onun hikayeleri ile meclislerini neşelendiren öğrencileri, bu işte sizin bir sorumluluğunuz olmayacak mı?

*  *  *

Muhterem Hocamıza buradan sevgi ve saygılarımı sunarken, Yüce Yaratıcımızdan ona sıhhat ve saadetler dilerim. Allah (azze ve celle)  onu incitmesin, daima yüzünü ak, gözlerini aydın eylesin, yüreyini hep huzurlu ve mutlu kılsın. Zamanı geldiğinde de hepimize hüsn-ü hatimeler ihsan eylesin ve cennetinde birleştirsin. Amin.[1]

______________________________

[1] Bu yazı yazıldığında o sağ idi. Ama daha sonra vefat etti.

Hatıralar Galerisi
Dostlarımız