HALİL İSLAMOĞLU


 

“Kendi ölümüm ne zaman, nasıl olacak?” diye geçiriyorum içimden. “Böyle ani mi olacak, yoksa yataklarda mı? Hangisi daha hayırlıdır acaba hakkımızda?”

Allah rezil ömür vermesin. Ani de olmasın. Bir tövbe fırsatı, bir tevhit imkanı olsun yani.

 

 

Yanıbaşımızda hayat cehenneme dönmüş. Suriye, İslam Medeniyetinin o kadim ülkesi, daha düne kadar bizim olan, bizim şehrimiz Maraş’ın da kendisine bağlı olduğu mübarek memleket. Yanıyor şimdi cayır cayır.

 

Bizim şehrimiz Maraş da “ensar” olmaya çalışıyor. Biz de özellikle tanıştığımız bazı alimlerin sıkıntılarının ucundan kıyısından tutmaya çalışıyoruz. Akşam saat 19 civarı. Bir telefon geldi. Arayan o alime gönüllü hizmet eden değerli öğrencimiz Cahit Yıldırım idi. Bir alimin evlat ve akrabalarına sevgili öğrencilerimizden ve genç iş adamlarımızdan bülbül sesli Eşref Şekerli iş bulmuştu. Şimdi o birkaç kişiye daha iş imkanı bulmuş ama konuşulması gereken bazı hususlar varmış. Tercüman olmam için sevgili Cahit beni evimden alacak.

 

Biz de “bir müslümanın sıkıntısını giderenin de Allah Teâlâ’nın yevm-i kıyamette büyük sıkıntılarını gidereceğine” inandığımız için abdest tazeleyerek evden çıkıyoruz. Saat 19. 30 gibi.

Buluşuyoruz, konuşuyoruz, anlaşıyoruz ve Suriyeli Hoca Efendiyi uzaktaki mahallesine kadar götürüp evine bırakıyoruz.  Dönüş için arabamıza binip yola koyuluyoruz.

 

*  *  *

Ani ve ürpertici bir telefon. “Kimdir bu? Nasıl çalıyr böyle?” diyerek telefona bakıyorum. Kıymetli hocam Ali Seyyithanoğlu arıyor. Karşı uygunsa telefonun mikrofonunu açarım kulağımdan beynime radyasyon akıtmamak için.

- Selam sevgili hocam. Buyur.

- Aleykumselam. Hocam bir haber aldım, Halil İslamoğlu Hocam trafik kazası geçirip vefat etmiş, doğru mu?

O anda arabamız şöyle bir sallandı. Zira ben susup dinlerken ve kelimeleri kulağımla zehir gibi içerken Cahit birden “Allah” diye bağırdı. Söz konusu sevdiği bir hocasıydı. Ben:

- Bilmiyorum ama bir arabadayım. Hemen acile gidip durumu öğreneceğim. O da:

- Ben de geliyorum, dedi ve kapattı.

“Acile gidiyoruz Cahidim” dedim ama tam karnımın üstünde bir Hartlap usturası yemiş gibi ince bir sızı hissettim. İçim bir hoş oldu.

Hartlap Usturası pala gibi enli ve tüyü tıraş edecek kadar keskin olur. Onu yiyenin beş dakika sonra iç organları yere dökülür ama o bıçağı yediğini bilmez bile. Çünkü acısı hemen hissedilmez birden bire. Bir çizgi gibi kaşınır gezdiği yerler. Sonra zaman geçtikçe ağrı zonklamaya başlar içten içe.

Acil kapısında Kapıcı kardeşimizi görünce “eyvah, haber doğru galiba!” dedim. O ana kadar “inansak mı ki?” diye soruyordum kendi kendime. Umut işte…

İnansak mı acaba?

 

*  *  *

 

Evet, her şey olabilir hayatta. Ölüm bile.

Ama sapasağlam adam, namazda yan yana saf bağladığın adam, her gün karşılaştığın, selamlaşıp sohbet ettiğin adam, kapı komşun, otuz yıllık meslektaşın için söyleniyorsa bu sözler, ister istemez böyle diyorsun işte. Aslında böyle olsun istiyorsun. Bir yanlış haber olsun, ya da tamam kaza olmuş ama ölmemiş olsun istiyorsun işte…

Filim başlıyor birden hatıralarınla hafızanda. Acı tatlı anılar geliyor gözünün önüne. Bitmez tükenmez, renkli Türkçe sinamaskop filim gibi anılar…

Sonra hayaller geliyor, planlar geliyor…

Ömür bitiyor ama filim bitmiyor işte.

Arabadan hızla iniyor ve acile giriyoruz. Eyvah, bacanakları da orada. Doğru onlara yöneliyoruz. Haber doğru!

 

*  *  *

 

“Vuran sarhoş imiş” haberi geliyor. Arkasından “bu sene hacca gitmiş muhterem bir babanın haylaz ve yaramaz bir sarhoş çocuğu” diyorlar vurana. Bir Mersedes araba şehir içinde bir adama vurunca beş altı metre havaya kaldırıyor ve birkaç takla attırıyorsa, acaba hızı saatte kaç kilometredir? Şimdi bir hoca efendinin katili olmayı nasıl değerlendiriyordur sarhoşluktan ayıkmışsa?  Ne Düşünüyordur nezarethanede şimdi kim bilir?

Ya anası babası neyler şimdi acaba katilin? “Evlat yetir, aklını yitir” mi diyordur?

Bırak sen onları da asıl neyler eşi ve çocukları? Hoca Efendinin birkaç aydır yanında olamayan eşi, kızının tahsili sebebiyle onun Ankara’da tuttuğu evde yaşayan zevcesi ne yapıyordur haberi alınca?

Ya yavruları?

Şu anda evinde kimler vardır?

 

*  *  *

 

Kardeşleri, bacanakları, bazı arkadaşları hep acildeyiz. Rahat gördüklerimize cenazenin nereden kalkacağını, nereye defnini konuşuyoruz. Yavaş yavaş bunları düşünmeye başlıyorlar. Yapacak başka bir şey yok. Eve dönüyoruz. Yerel internet sitelerine bakıyoruz, haber Anadolu Ajansı ile düşmüş medyaya:

“Kahramanmaraşta otomobilin çarptığı kişi hayatını kaybetti.

Sinan Anın kullandığı 46 AP 266 plakalı otomobil, Binevler Kavşağında yolun karşısına geçmeye çalışan Halil İslamoğluna (67) çarptı. 112 Acil Servis ekiplerince Necip Fazıl Şehir Hastanesine kaldırılan İslamoğlu (doğrusu şehir hastanesine) müdahaleye rağmen kurtarılamadı. (doğrusu kaza yerinde çoktan hayatını kaybetmişti. Sürücü Sinan A., gözaltına alındı.”[1]

Dostlarına yarın duyururuz diyorum içimden. Şimdi haber verip te huzursuz etmeyelim geceden diyorum. Fatiha’mı okuyorum, duamı ediyorum ve oturup bu yazıyı yazıyorum. Yazıyla oyalanıyor, bir teselli arıyorum.

 

*  *  *

 

Kendi ölümüm ne zaman ve nasıl olacak?” diye geçiriyorum içimden. “Böyle ani mi olacak, yoksa yataklarda mı? Hangisi daha hayırlıdır acaba hakkımızda?”

Allah rezil ömür vermesin. Ani de olmasın. Bir tövbe fırsatı, bir tevhit imkanı olsun yani.

Derken göz kapaklarıma bir kurşun bindi uykudan. Yazıyı bitirene kadar kaç kez uyudum uyandım masa başında, hatırlamıyorum…

Hoşça kal dostum!

Ruhun şâd olsun.

Seni şimdiden özledik! 

 

 

 

ERKEN AYRILAN DOSTA

 

                        Halil İslamoğlu Hocama

 

“Halvet der encümen” derdi eskiler

Yalnız kalmaya kalabalıklarda

Böyle derinden düşündüren nedir?

Sorulmaz ki sen orada ben burda…

 

Boşa kıskanmışsın sevdiklerini

Kimse senin kadar sevilememiş.

Duysaydın dostların dediklerini

Her meclis seninle başlar bitermiş.

 

Dün kapını çaldım bir heyecanla

“Mümkün mü acaba bir kitap lazım?”

“Buyur hocam” diyen bir ses duyunca

Kapının ardında sen varsın sandım.

 



Hatıralar Galerisi
Dostlarımız