FARUK ÖZGER


 

Bu arada Faruk bey büyük imtihanlardan geçti. Devlet kız öğrencilerin başlarının açılmasını istiyordu. O da “ne yapalım?” diye kıvranıyordu. “Açmayacak. Dayanacak ve direneceğiz. Çok çok görevden alırlar. Ne olur? Gider başka bir yerde hizmet ederiz” dedik. Epey bir düşünceden sonra o da karar verdi ve rahatladı. Ama soruşturmalar da açılmıştı. Nitekim beklenen oldu, müdürlükten alındı. Alındı da ne oldu? Kahraman oldu.

 

Maraş İmam hatip Lisesinde okumadığım için bu okuldan mezun arkadaşları maalesef tanıyamadım. Bu da benim için yer yer şanssızlık oluyor.

1980 Eğitim başında bu okula gelince tanıdığım ancak birkaç kişiydi. Sonra başta merhum Said Kırmacı olmak üzere öğretmenlerle tanışmaya başladık. İşte o sıralarda tanıdım Faruk Özger Beyi. Ama adını çok duymuştum Kayseri Yüksek İslam’da okurken. Bizim girdiğimiz sene o çıkmış. Sonra Edirne’den duyduk sesini bir iki. Ve nihayet işte burada karşılaşmıştık.

İlk dikkatimi çeken, güzel giyinişi, hareketli ve cevval oluşu, nihayet yakışıklılığı idi. Sonra da Meslek Dersleri Öğretmeni olmasından belki de daha çok beden dersleri öğretmeni gibi sporla ilgilenmesi.

O sene İbrahim Koç, Ahmet Sarıtürk gibi bazı öğrencilerimiz iyi voleybol oynarlarmış. Bende de o damar olduğundan bir iki izlemiştim gençleri. Sonra Sıkıyönetim “Müesseseler Arası Voleybol Yarışması” açınca gürpede içine düştük. Yeni bir öğretmen oluşumuzun acemiliği ile merhum müdürümüzü kıramadık. Gerek iltifatları ile, gerekse “Elbistan’a öğretmen lazımmış, sürerim seni” gibi şakadan aba altından sopa göstermesiyle yeniden forma giymek zorunda kaldık. İşte bu kalış, bizi merhuma daha da yaklaştırdı.

 

*  *  *

 

Belki kendisini sporla çok ilgilenmesinden yadırgadığımızı sanarak veya tahmin ederek şöyle derdi: “Hocam, herkes İmam Hatibe bir yolla hizmet etmeli. Ben Ali Haydar Kireççi, Hüseyin Bahar ve sizin gibi hocaların olduğu yerde ilim yoluyla hizmet edemem. Bana ancak bu işler düşer.”

Evet, o ve Süleyman Kayıran hocalarımızın bu konuda emeği çoktur. Bir yandan yarışmalarda madalyalar alırken, bir yandan da sporculara sahip çıkıyor, nefislerinin altında kalmamaları için gayret ediyorlardı.

Sonra ne oldu, nasıl oldu, anlattıysa da unuttum, kendisi ve Hasan Kekil Hocamız cezalı olarak şehirden uzaklaştırıldılar. O zamanlar hala sıkıyönetim var tabii. Herkes çok dikkatli bazı işlere. Devletin böyle kalabalık yerlerde gizli adamları mutlaka olur. Biz de bazılarını tahmin ediyor, ama çoğunu da bilmiyorduk. Bazen müdür bey dikkatimizi çekerdi bizi korumak için, Allah rahmet eylesin.

 

*  *  *

 

Faruk Özger Beyin eğitim öğretim hayatı kısaca şöyledir: Öğretmenlik mesleğine ilk defa Ekim 1973 yılında Edirne Merkez İmam Hatip Lisesinde başladı. 5 Kasım 1976 tarihinde Edirne’den ayrılarak Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesinde görevine devam etti. 1982 yılında Kahramanmaraş İHL’den ayrılmak zorunda kaldı. Tokat Almus Lisesi ve peşinden Malatya İmam Hatip Lisesinde çalıştıktan sonra 5 Ağustos 1985 yılında yeniden Kahramanmaraş’a gelerek öğretmen olarak atandığı Sütçü İmam Hatip Lisesinde 3 Şubat 1986 tarihinde Müdür Yardımcısı ve peşinden de de 7 Nisan 1986 yılında da müdür oldu. 4 Şubat 1993 yılında İmam Hatip Lisesine müdür olarak atanan Merhum Özger, burada da 10 yıl kadar çalıştı. İmam Hatip Liselerinin çalkantılı dönemlerinde okulunu iyi savundu ve güzel bir mücadele örneği sergiledi, soruşturmalar geçirdi. Müdürlükten ve okulundan alındı. Fakat mükafatını da gördü. 27 Mart 2008 yılında Kahramanmaraş İl Milli Eğitim Müdürlüğünde şube müdürü olarak göreve başladı. 22 Ocak 2013 tarihinde emekliye ayrılan Özger, birtakım rahatsızlıklarla mücadele ediyordu. 3 Haziran 2014 de Hakkın Rahmetine Kavuştu. Merhum Özger son dönemlerde birtakım sağlık sorunlarından tedavi görüyordu.

 

*  *  *

 

Faruk Beyin Milli Eğitimde yükselişi bu gelişinden sonradır. Bir hayli tecrübeler ve bence bazı gelişmelerle dönmüştür şehrine. Hele Hasan Kekil Hocamız kendi kazasından Belediye Başkanlığı için istifa edince, yerine Faruk Beyi tavsiyesiyle idarecilik hayatında bir dönüm noktası açılmıştır.

O sıralarda bizim okulumuzda yine Maraş’ın renkli simalarından Mustafa Koyuncu Hocamız müdürdür. Bir de duyduk ki onun yerine can ciğer dostu Faruk Bey gelecekmiş. Tabi o zamanlar Maraş İmam Hatip Lisesi büyük okuldur ve ona müdür olmak şan, şeref gibi manevi bakımından büyük bir makama sahip olmak demektir. Bu yüzden az fırtına kopmamıştır o okulda müdürlük yüzünden. Allah dahasından esirgesin.

Bir gün okuldan çıktım, şehre doğru gidiyordum. Ayaklarımın dibinde bir taksi durdu. Baktım, okuldan bir müdür yardımcısı arkadaş. Yanında Faruk Bey var. “Atla” dediler, atladık. Doğru Pınarbaşına. Yüksek çınarların altından püfür püfür yeller serin eserken Faruk Bey yavaş yavaş konuya girdi.

- Hocam ben okulunuza müdür olarak geliyorum, ne dersin?

- Estağfirullah hocam, ben ne diyebilirim? Allah hayırlı mübarek eylesin. Bana düşmez belki sormak ama arkadaşın bundan hoşlanmaz sanırım, ne yapacaksın?

- Onun gönlünü ettik hocam. O da müdür olacak.

- Eh, sorun yok öyleyse.

- İnşallah ben gelirsem sizinle istişare ederek okulu yöneteceğim. Beraber hizmet edeceğiz.

- Biz elimizden geleni yaparız okulumuz için hocam. Bizden size iyilik ve yardım gelir, kötülük ve zarar gelmez inşallah. Hem biliyorsun, ben özel çalışmalarım sebebiyle pek idareyle birlikte olamıyorum. Ama dinim ve okulum için bir iş olduğu zaman elimden geleni yaparım inşallah. Bizim çevremiz de öyle düşünür sağ olsunlar.

- Tamamdır.

 

*  *  *

 

Çok geçmedi, geldi Faruk Bey. Tebrik ettik. Beraberce çalıştık uzun yıllar. O belki sık görüşmek istiyordu bizlerle. Ama beş dakikalık teneffüs buna izin vermiyordu. Dersler bitince de bizler yorgun argın evlerimize gidiyorduk. Sanırım yanına sık giden ve yağcılıkla görevlerindeki ihmali örten bazıları bunu yanlış ihsas ettirmişler ona. Bir tavır gibi algılamasını sağlamaya çalışmışlar. Sitem etti bize açıkça. “Odama gelin, çayımı için” dedi.

Yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için arada bir gittik bazı arkadaşlarla, ama oradaki sohbetler bizi sarmıyordu doğrusu. Hele az da olsa kulaklarımız küfürden rahatsız oluyordu. Bunu nasıl söyleyebilirdik ki? “Biz gelince bu adamlar çıksın, ya da laflarına dikkat etsinler” denilir mi ki? Mecburen seyrekleştiriyorduk.

Bir ara bu durumdan cidden kuşkulandı. Bize mesafeli davrandı. Hatta sanırım bir behre göstermek için yok yere sarı kart uzatarak savunmamı istedi. Tek kelime etmeden savunmamı yazdım ve çıktım. Bir derse girmemiştim. Bizim hala oğlunun babası ölmüştü. Adam ta Çanakkaleden gelmişti. “Beni köye yetiştir” dedi. Yanında teselli eden arıyordu herhalde. Müdür olarak kendisi yoktu izin almak için. Baş muavine gittik, o da yerinde yoktu. Nöbetçi muavin Mustafa Belkıran Hocamıza vaziyeti arz ettik. O da y”erine birisini bulalım, öyle git hocam” dedi. Tam o sırada yanımızda olan bedenci öğretmen, aynı zamanda öğrencimiz olan sevgili Ali Buluntu “ben girerim hocam” dedi. Biz gittik. Ama o da unutmuş mu neyse, girmemiş. “Durum bundan ibarettir” diye imzaladık gittik.

Sonra beni koridorda yakaladı. “Vallahi bilmiyordum” dedi.

Bilemeyebilirsin, ama araştırıp sorabilirsin de değil mi? Kendi nöbetçi muavinine sormadan bu sarı zarf da neyin nesi?

Baktım özür beyan edici tavırlar sergiliyor, iltifat edip gönlümü almak istiyor, ben de unuttum meseleyi. Benim ilkem daima açık olmaktır. Gizlim saklım olmaz. O da kendisine karşı özel bir tavır olmadığını gördü ki birbirimizi uzaktan sevmeye o da alıştı. Hatta yer yer Öğretmenler Kurulunda onure etti. “Cemal Nar ne isterse yaparım. Nasıl program isterse öyle yaparım. Kimse buna özel muamele diyemez. Çünkü o benim okuluma hizmet veriyor. Dışarda okulumun değerini artırıyor” diyerek bizi mahcup ettiği de çok olmuştur.

 

*  *  *

 

Sonra zor yıllar geldi bizim için. 28 Şubat post modern darbesi orta kısmımızı kapattı. Zalim YÖK de kat sayı zulmü ile okullarımızı biçti. Talebelerimiz okullarımızdan uzaklaştı. Yeni öğrenci bulamaz olduk. O zaman binalarımız da tehlikeye girdi. Birkaç yıl sonra bu bela fırtınası belki dinerdi, üstümüzü başımızı silkeleyerek yeniden işe başlayabilirdik. O güne kadar dayanmalı, direnmeli idik. Şehirden öğrenci nerdeyse tamamen kesilmişti.

Vurduk dağlara, bayırlara o zaman. Köy köy, kasaba kasaba dolaştık. Okumayacak öğrencileri bütün masraflarını yüklenerek şehre getirdik. Bütün bu faaliyetlerimizde faruk Bey bize araba imkanı buldu. Cuma günleri dersi olanları idare etti sağolsun.

Sonra çok acı bir olay oldu. Bazı öğretmenler bu çocuklara “herkes kaçarken siz niye geldiniz?” dedive kınadı. Hatta bazı meslekçilerden ağzı güzeller, “ben oğlum olsa burada okutmam” diyenler olmuş. Üç ay geçmeden “burada istikbal yokmuş” demeye başladı öğrencilerimiz.

Onlara “siz altın olun, kıymetiniz artar kaybolmaz” dedik.

“Asıl istikbali iyi anlayın” dedik.

“Türkiye değişiyor. İş artık özel sektörde. Siz kaliteli insan olun, her zaman baş tacı olursunuz” dedik, ama çok azına dinletebildik.

Allah emekleri zayi etmez. Gün geldi devletten en çok işi o İmam Hatipliler aldı. Ama o karanlık günlerde bunlar tahmin bile edilmiyordu…

 

*  *  *

 

Bu arada Faruk bey büyük imtihanlardan geçti. Özellikle de öğrencilerin başlarının açılmasını istiyordu devlet. “Ne yapalım?” diye kıvranıyordu Merhum Müdürümüz. “Açmayacağız. Dayanacak ve direneceğiz. Çok çok görevden alırlar. Ne olur? Gider başka bir yerde hizmet ederiz” dedik. Epey bir düşünceden sonra o da karar verdi ve rahatladı. Ama soruşturmalar açılmıştı. Nitekim beklenen oldu, müdürlükten alındı.

Alındı da ne oldu?

Faruk bey kahraman oldu. Saygısı bir kat daha arttı. Ve bu saygı gelecek güzel günlerde kendisine kredi oldu, ödül oldu.

Şimdi yazıyı burada bitirip cenazesine gideceğim. Göreceğim kalabalık biraz da bu imtihandaki sabitkademliğinden olacaktır. Gönüllerdeki tahtı böyle hak etmişti o. Belki ilmi ile değil, ama zor zamanda dik duruşuyla halk onu tabutunda selamlayacak ve saygı ile anacaktır.

Ruhun şad olsun sevgili müdürüm. Bekle, yanına kadar gelip Fatihamı sana duyurmaya çalışacağım. Rabbim cennetinde buluştursun.

Dostlarımız