LÜTFİ GEDEMENLİ


 

 

Öne çıkan iki özelliğini özellikle vurgulamamız lazım: Çok cömert ve ehli hizmet bir insandı. Hem cömert, hem de hizmet insanı olmak, her zaman yan yana nadir gözükür. Çırpınır dururdu bizden bir hizmet duymak ve yapmak için. Mütevazi idi. Gururlu ve kibirli değildi. Temiz giyinirdi. Çocuklarına karşı çok şefkatliydi. Onlara sevgisi dudaklarından dökülürdü..

 

 

Yaklaşık iki ay önceydi. Sevgili dostum Ahmet Çelik’in annesinin cenazesindeydik Hartlap’ta. Gedemenli Hocamla da kucaklaştık karşılaşınca. Benim kucaklaşmada rahat ettiğim birisiydi. Boyu boyuma, eni enime uyardı. Eğilmek, bükülmek zorunda kalmazdım muanakada.

- Hocam seni götürebilirim!

- Teşekkür ederim. Aslında iyi olur. Zira benim arabasında geldiğim amcam birkaç saat köyde kalacak. Sen götürürsen zaman kaybı yaşamam. Gerçekten müsait misin?

- Hocam yeni bir araba aldım. Bayağı büyük. Önde Hüseyin Bahar hocam tek başına oturuyor. Sizi yanına alır, sohbet ederek gideriz.

- Hoca Efendiyi rahatsız etmeyelim?

- Yok hocam yok, rahatsız etmezsiniz. Bilakis neşe katarsınız.

- Eyvallah öyleyse.

 

* * *

 

Yolda iki hoca yan yana gelince sözün biri bitti biri başladı. Araya latifeler, şakalar, nükteler girdi. Gedemenli Hocam da çok neşelenmişti. Döndü arkaya,

- Bakın hocalarımız yan yana gelince neler neler duyuyor, öğreniyoruz arkadaşlar, dedi.

Onlar da tanıdık insanlardı. Gedemenli’nin Salı gecesi gurubundandılar yani. Memnuniyetlerini, takdirlerini ifade ettiler saygıyla. Büyük bir neşe ve muhabbet içinde şehre yaklaştık. Sanırım yakıt alırken miydi neydi, Gedemenli yaklaştı ve kulağıma,

- Hocam, arkadaşlar hocalarını ve birbirlerini yemeğe davet ediyorlar. Vaktiniz müsaitse siz de katılın. Çok sevinirler. Bu arkadaşları bilirsin, samimi insanlardır.

- Benim yemek saatim değil, ama vaktim de var. Bu cemaatle beraber olmak saadettir. Olabilir.

- Çok sağolun Hocam.

- Rica ederim, asıl ben teşekkür ederim.

Müftülüğü sanayiye doğru geçince orada güzel bir et lokantası varmış. Yemekleri de gerçekten güzeldi. Güle eğlene yedik, içtik, sohbet ettik ve evlere gitmek üzere kalktık. Onlar taziye için yarını ayarladılar aralarında. Yol güzergahını Abdülhamit Han Camii önünden geçecek şekilde çizdiler. O zaman ben dedim ki:

- Ben cami önünde insem de taziye evine varsam. Malum Ahmet Hocamla hukukumuz özel. Ben bugün orda olmalıyım.

- Peki hocam, dediler.

Cami önüne gelince ben indim. Lütfü Gedemenli Hocama teşekkür ettim. O da gülerek:

- Hadi hoşça kal Cemal Hocam, dualarını beklerim dedi.

- Güle güle Gedemenli Hoca, dedim ben de yavaş yavaş yürüyerek ana yola çıkan arabasının arkasından bakarak.

Nerden bilecektim bu “Güle güle Gedemenli Hoca” sözünün aramızda geçen son sözler olacağını…

 

*  *  *


Nihayet istediğim okula, Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesi’ne tayinim yapılmıştı. Bir süre lisede çalıştıktan sonra esas okuluma gelmiştim. Bu okulların bizim için ne ifade ettiğini “İlim ve Özgürlük” kitabımda uzun uzun yazdığım için tekrar etmeyeceğim.

Ben göreve başladığımda 1980/81 eğitim öğretim yılı başlamıştı. Tam da bu sırada sakallarını kesmemek için okuldan Maraşlı dört öğretmen ayrılmış. Bunlardan üçü meslekçi olup herkesin bildiği, sevdiği öğretmenlerdi: Necmettin Gevri, Cafer Söyler, Ali Maraşlıgil hocalarımız. Bir de Murat Bayazıt Bey vardı.

Rahmetli müdürümüz Sait Kırmacı beni tanıyan bir arkadaşa “nasıl birisi bu? Ali Maraşlıgil’in dersleri hep lise kısmında ve ciddi dersler. Olduğu gibi versek, yapabilir mi?” diye sormuş, o da “yapar yapar” deyince program hiç bozulmadan bize verilmiş. Biz böylece sanki Ali Maraşlıgil olduk ve derslere girmeye başladık.

Neden böyle söyledim?

Çünkü beni bazen o hocamıza benzetirler. İlk defa Çağlayancerit’te başıma geldi bu benzetme olayı. Oraya İmam Hatibimizin faaliyetlerinden olarak bir ekiple gitmiştik. Ben o zaman emekliydim, ama okula hizmetlerimiz baki idi. Şu anda bile “imam hatibe şöyle bir hizmet var” deseler, koşar gideriz bunu bir lütuf ve ikram bilerek. Bizim, dinimiz adına bu ve benzeri kurumlara hizmet etmemiz, Rabbimizin  bir nimeti sayılır, şükrederiz.

Her ne ise, Çağlayancerit müftülüğünün üstündeki camide vaaz etmiştim o gün. Vaazdan sonra cemaatten çoğu cami içinde musafaha yapar veya kucaklarken kırk yıllık ahbap gibi davranıyor ve “hoş geldin hocam, çoktandır gözükmüyordun, nerelerdeydin?” diyordu.

Bu “hoş geldin hocam”ı anlıyordum da, acaba bu adamlar bana niçin “çoktandır gözükmüyordun, nerelerdeydin?” diyorlardı? Ben buraya ilk defa geliyordum sanırım.

Birden bir şimşek çaktı beynimde. Ben emekli olduğum için sakal bırakmıştım. Burada müftülük yapan Ali Hocam da sakallıydı. Boy pos da maşallah tutuyordu. Eh, ben biraz şişmandım, ama cemaat da “yahu biz müftü efendiye iyi bakamadık, buradan zayıf gitmişti, ama gittiği yerlerde iyi bakmışlar maşallah” diyebilirlerdi. Öyle olunca ben de bozuntuya vermedim. Münasip cevaplarla geçiştirdim. Vaziyeti ve tahminimizi, bizi ağırlayan Ceridin Ağası Hasan Kekil Hocamıza sorunca, “aynen öyle” dedi. Gülüştük. Bazen bu tür benzetmeler şehirde de başıma geliyor. Dünya böyle, şimdi o Kayseri müftüsü olarak pastırmaları yalnız yiyor, bize de, aslında ona yapılan iltifatlara kuru kuru cevap vermek düşüyor…

 

*  *  *

 

Her ne ise, biz başladık yeni okulumuzda derslere iştahla. Son sınıflarda çok güzel öğrenciler vardı o zaman. Çalışkan, zeki, terbiyeli, cevval, şen şakrak öğrenciler.

Bunlardan birisi de Lütfi Gedemenli idi. Tabi “Gedemenli” kelimesi bize çok yönden tanıdık idi. Bir kere onların yoğun olarak oturduğu “Nahırönü”, bizim de mahallemiz sayılırdı. Ben ilkokul son sınıfı Dumlupınar’da okumuştum. Köyümüze gider gelirken o zamanlar içinden geçtiğimiz mahalledir aynı zamanda. Ayrıca orada birçok akrabalarımız, köylümüz ve dostlarımız da vardır. Bu yüzden onu daha rahat tanıdım, daha sıcak karşıladım mektepte.

Ama bu olmasa da mübareğin tanınmayacak hali yoktu ki. Bir kere maşallah benim kadar iriydi. Hep gülerdi sonra. Çok tatlıydı. Bir de iriliğine ters orantıda çok hareketli idi. Okulun her işinde sanki o vardı. Özellikle de güreş ve mehterde. Eee, eski bir “mehterbaşı” olarak bunlar hep dikkatimi çekiyordu. Nasıl çekmesin ki, mehter gümleyince ben eski gençlik günlerime gidiyor, Diyarbakır’ın acı tatlı hatıralarında kayboluyordum. Bir yanımı heyecan titretirken, bir yanımda efkar Maraş’ın deli poyrazı gibi her şeyi saçıp savuruyordu. “Hey gidi günler hey!” diyordum içimden. Bir yanımdan özlem ve hasret, bir yanımdan gurbet bastırıyor, zıt duygular yaka paça sarsıyordu. İçimde mehterle kopan fırtınalardan, “Hasduuur!” diye haykıran sesten oluşan depremlerden habersiz, Gedemenli bana bakarken gülüyordu…

Bir de gülerken öyle şirin, öyle içten, öyle saygılıydı ki, velhasıl onu tanımamak mümkün değil, sevmemek ise hiç elde değildi. Bütün bu faaliyetler onu dersten biraz alıkoyuyordu belki ama güzel sesi ve sevimliliği ile bunu da atlatıyordu.

 

*  *  *

 

Öğretmenliğimin ilk yıllarında özel dersler aldığım için öğrencilerle ders dışında çok yakından ilgilenemedim. Sonraları bu alışkanlık oldu sanki. Hiçbir özel dernek ve vakıfta olmadım, ama çağrıldığım her yere Allah için gittim, elimden gelen ilim ve eğitim için çaba sarfettim. Bu yüzden okul yıllarındaki hatıraları pek gözümün önüne gelmiyor rahmetlinin. Ama daha sonra o bizi bırakmadı. Her fırsatta ziyaret etti. Aynı meclislerde düştük kalktık. Hep hürmetli, hep hizmetli, hep mütebessim idi. İçi dışı bir olduğundan çok samimi davranır, içtenlikle hürmet eder, hizmete can atardı. Siz istemeseniz, ya da özel bir gayret sarfetmeseniz bile sevmek zorunda kalırdınız. Ne eder eder, kendisini size sevdirirdi…

 

*  *  *

 

Sevgili Gedemenli birkaç kere babasının maceralarını anlatmıştı çıktığımız seyahatlerde. Hele de merhum İsmail Akben Hocamız gibi sohbet ustası bir hocamızla yan yana olduklarında, o mahallenin maceraları uzun yolları kısaltır, zahmetleri rahmetlere çevirir, neşe ve sevinç içinde kalırdık. Arabanın direksiyonunda Gedemenli hocam İsmail Akben hocama helik veriyor, o bir usta olarak duvar örüyor, Belkıran Hocam arada kaybolabilecek nükteleri mizahi bir üslupla ortaya koyuyor, benim zavallı boynum ise bir Mevlevi dervişi gibi laf kimde ise ona dönmekten yoruluyordu. Hele bir de dağlar arasında muhteşem çam ve Kamalakları geçiyorsak, engin vadilere bakıyorsak, aşka gelen şoförümüzün bir ilahisi ile coşuyorduk. Vay be, bu keyifleri biz mi yaşamıştık! Birisi bu maceraları yazsa, inanın roman olur. Şimdi hepsi hayal oldu…

Aklımda babasının askerliğinde hayatından umut kesilmesi, tebdili havaya çıkarken Diyarbakır’da o zayıf, incecik ölecek adamın galiba üç batman bal yemesine dükkan sahibinin hayreti, eve geldiğinde hanımının kendisini tanıyamadığından yüzünü örterek içeri kaçması, fakat anasının tanıyarak koşup bağrına basması, bitli elbiselerin avluda yakılarak yeni elbiselerle yukarı alınması, çalışmaya gittiği ege bölgesinde söylediği bir türkü mü uzun hava mı neyse çiftlik sahibinin kızının vurulması, orada evlenmeleri, sonra burada yaşayamamaları, rahmetlinin senede bir kere sanırım Aydın taraflarına ablasını ve yeğenlerini görmeye gitmesi, bunları anlatırken hem onun hem bizim sessizce akan gözyaşlarımız… Aman ne maceralar, ne olaylar. Keşke bir evladı yazsa bunları, okunmaya doyulmaz bir kitap olur inanın.

 

*  *  *

 

Gariban ve fakir bir aile çocuğu olarak bilirim Lütfi Hocayı. Babası işte yukarıda az çok haber verdiğimiz insandır ve Gedemenli Rahmetli onu çok sever. Sesinin güzelliğini ondan aldığını söylerdi. Bazen babasıyla söylerler imiş. Kendisi de ilahi ve kaside gibi isteklerde hiç ikiletmezdi. Bu bakımdan da cömertti. Gerçi halk tipi söylerdi. Makam için çalışmamıştı sanırım. Ama iyi bir ses ve duyguyla işi götürürdü.

Babasına sevgi ve saygısıyla ilgili bir hatıramı anlatayım. Bir gün beraber ihrama girdik, umre yaptık. Akşam namazına cemaate yetişemedik. Arka taraflarda namazı kılmak istedik. “İmam Efendi buyur” dedim. Kabul etmedi. Israr ettim, ilk defa o da beni ısrar ile reddetti.  Çaresiz ben imam oldum, Mescid-i Haremde namazımızı kıldık. Yan yana, kol kola tavafa girdik. Rahmet seline karıştık, manevî bir alemde dolaşıp duruyoruz. Tavafın sonuna doğru

-  Hocam yavaş yavaş Beytullaha yaklaşalım, dedi.

- Hayırdır?

- Hacer-i Esved’i öpeceğiz.

- Etme Gedemenli, bu kalabalıkta mümkün değil!

- Vallahi hocam, babam gelirken bana tembih etti. Onun için Hacer-i esved’i öpmeden gidersem hem bana çok kızar, hem de haccımı saymaz. O yüzden çaresiz öpeceğiz.

- Bana kalsa asla yanaşmam. Bu iş hakikaten zahmet ve Müslümanlara eziyet. Ama madem sen istiyorsun, pekala! Arkadaş ağzı düz gerekmiş…

- Hocam, buraya kim girerse bunu göze alıyordur. Öyleyse birbirlerine haklarını da helal ederler. Bizden yana helal olsun.

- Hadi helal olsun, Allah kolay kılsın.

Son tavafta iyice Beytullahın duvarına vardık. Milim milim hareket ederek Hacer’e yaklaştık. Ama ortam müthiş. Bazen öyle bir girdap oluyor ki, en yakındaki adam çok uzaklara savruluyor. Arada ezilenler var. Biz kimseyi itmeden, bizi itenlere uyarak yarım metre yaklaştık.

Mübarek başını uzatanlar bir öpüp çıkarsalar ya! İçeride artık kaç kere öpüyorlarsa, arkadaşları sırtına vuruyor, öyle çıkarıyorlar. Bazen itiş kakıştan sağa sola çarptığından yüzleri kızarmış olarak çıkanlar da var. Ben önde güya yol açıyorum, Gedemenli arkada kolları omuzumda beni koruyor. Derken bir dalga daha geldi, bir çevlek daha oluştu, bir anafor insanları savurdu ve birden Hacer’in önü açıldı. Gedemenli bağırdı:

- Davran hocam önün açıldı.

Ben atıldım ve başımı sokarak bir kere öptüm ve hemen geri çekildim.

- Hadi Gedemenli! Dedim.

Dedim ama girdap bizi de yuttu. Birden savrulduk ve hacerin uzağına düştük. Ben Gedemenli adına çok üzülmüştüm. Sırasını bana vermeseydi, öpen kendisi olacaktı belki. Babasına da “öptüm” diye iftihar edecekti. Olmadı işte. Ne yapabiliriz ki? Ben ısrar etsem de elbette o hocasının önüne geçerek Haceri ilk öpen olmayacaktı. Ben de bu zaten olmayacak edebe aykırı işi ona teklif edemezdim ki.

Metaf’ın kenarına gelip de dinlenirken o beni teselli ediyordu.

- Üzülme hocam, ben oraya yalnız girer ve çok öperim. Daha bol zamanımız var hamdolsun!

 

*  *  *

 

Rahmetli Lütfi Gedemenli Hoca okul bitince Göksün’ün Maraş girişinde sanırım “Kireççi” denilen bir köyde imamlık yapmaya başlamış. Gidip gelirken “işte şurada” derdi bize. Emekli Başkomiser Durmuş Doğan Beyin mezarının hemen arkasında bir yeri gösterirdi. Biz Durmuş Bey komşumuza Fatiha okurken onun köyünü de hatırlardık.

Sonra nerelerde nasıl görev yaptı bilemiyorum. Ama şehire gelince hep ikinci bir iş de yapmaya çalışmıştır bu arada. Bir iş yetmiyordu o yiğide. Hatta şimdi, evimizin önünde bir zamanlar “taze patetes vaaar” diye bağıran ve çok sevdiği Başaran Bostancı hocasına da duyurmak isteyen sesi çınlar kulağımda.

Ailesine ve evladına helal yedirmek ve iyi geçindirmek, dostlara ikram etmek için çok çalıştı. bazan işini aksattığı için şikayet de edildi. Bu yüzden emekliliği gelir gelmez ayrıldı. En son tarhana işine girmiş, başarılı olmuş, epeyce de ilerletmişti işini. Bir de satış dükkanı açmıştı. Bizi firik yemeye gelmemekle itham eder, her zaman cömertliğini sergilerdi. Sadece tarhana firik değil, fırında pişmiş balık dahil ikramı çok çeşitli idi.

Büyük oğlu Muhammed, ki evladımız Abdullah Ensar’ın İmam Hatip Lisesi’nden dönem arkadaşıdır, babasının işini kapmış ve ilerletmeye başlamıştı. Beraberce çalışıyorlardı. İşleri iyiydi maşallah. Güzel bir ev almıştı. Arabayı da yenilemiş, büyütmüştü. Bizi kaç kere Salı akşamları ziyafete davet etti fabrikada. Çok güzel vakitler geçirdik ortak dostlarımızla.

Son bir iki ayda da sürekli davet etti yine ikimizi. Sebebi ise benim kendisinden bir ricam idi. Çıkan her kitabımdan on tanesini alıp o benim de dostlarım olan yirmiye yakın her hafta toplanan kişilere tanıtıp satma teklifim idi. Biz daimi katılanlardan değil, arada sohbet için bulunanlardan idik. Ya unuttuk bu son teklifleri, ya teyit bekledik Mustafa Belkıran hocamla. Ama bana nasip değilmiş işte.

 

*  *  *

 

Müşlu Ahmet Hocam “kimsenin iyiliğine mani olmayın” derdi. Keşke mani olmasaydık, bizi Antalya’ya, Ahmet Çelik Hocamın ziyaretine götürecekti.

Her zaman teklif eder, hem gezi, hem tabliğ amaçlı seyehatler isterdi. “Sağol” derdik ona külfet olmasın diye. Keşke demeseymişiz. Keşke gitseymişiz, sohbet etsek, vaaz etsek, anlatsaymışız… Esas karlı olan buymuş.

Bunu bilmiyor değildik, ama terbiyemizde “kimseye yük olmama” da var ya. İşte bunu da bazen tam yerinde kullanamıyoruz demek ki. Demek ki hala ihlasımız zayıf. Yaptıklarımızı tam Allah için yapsaydık, külfet mülfet aklımıza gelmezdi. Ne olacak, ben maneviyat kazanıyor ve ondan harcıyordum. O da maddiyat kazanıyor, ondan harcıyordu. Birbirimizi tamamlamış oluyorduk. Bunda külfet veya haya niye olsundu ki?!

 

*  *  *

 

Ah, geriye hatıralar kalıyor işte. Tatlı hatıralar. Çoğunu unuttuğumuz hatıralar.

Bir gün kendisi aldı bizi arabasına, çıktık yola. Yanımızda İsmail Akben ve Mustafa Belkıran Hocalarımız da vardı. Sabah kahvaltısı ve sohbet için Tekir / Kısık’tan Kürtüllü Hacı Mehmet Demir Efendiye telefon etmiştik. Maşallah bir oda cemaat bizi bekliyordu. Yemeklerimizi yedik. Belkıran Hocam her zamanki gibi güzel bir aşr-i şerif okudu. Fakir bir Tefsir Dersi yaptım. Azıcık serbest sohbet ettik. Hatıraları yâd ettik. Neşelendik. Derken izin alıp Göksün’e hareket ettik. Bu arada Gedemenli Hocam bir iki telefon etti. Kime etti bilemiyorum tabi. Uzakta yaptığı için sormadım. Çünkü bu “sır” alametiydi ve sırlar deşilmezdi.

Göksün’de eğlenmeden öğle namazına Çardak’a vardık. Aşağı camide sanırım adı Süleyman olan hocamızın camisine vardık ama o yoktu. Namazları kıldırdık. Namaz sonrası İslam’ın özeti sayılacak kısa bir ders yaptım. Cemaatle kucaklaştık. Bin bir dua, alkış ve muhabbetle kalktık oradan. Recai Özdil adında bir dostlarını hatırladılar. Onu bulduk. O da o yıl hacca gidecekmiş. Bir sandık elma hediyesini unutmam, Allah razı olsun. Geri Göksün’e geldik. Bazı dostlarla buluştuk. İşte orada Gedemenlinin telefon sırrı açığa çıktı.

 

*  *  *

 

Meğer Ulu Camide vaaz etmem ve dinimize faydalı olmamız için izin istemiş, ama müftü vermemiş. O zamanın müftüsü hala 28 Şubatın etkisinde kalmış, davasını korkaklığına kurban etmiş birisiydi. Kaç kere karşılaşmıştık, birbirimizi tanırdık. Mesafeli bir saygı ile oturup konuşmuş, dairesinde bile çayını içmiştik. Hatta beraber hizmet ettik bazen, resmen vilayetten vaaz için izinli olarak Göksün’de konuşmuş, Göksün İmam Hatip Lisesi’nin kız pansiyonu için yine Göksünlülerden yardım istemiştik. Hatta aynı maksatla Urfa’ya da gitmiş, yemiş içmiş, uzun uzun sohbet etmiştik.

Her karşılaştığımızda hep mesafeli, hep soğuk, hep ürkek davranmıştır bize. Benim haberim olsaydı hiç telefon ettirmezdim. Çünkü müftülerin bir kısmı camileri “kamusal alan” olarak kendi malları zannediyor, orada vaaz etme yetkisini kendilerinin vereceğini vehmediyorlar. Oysa bu laik devlete göre bile camilerde vaaz etmek, yüksek din tahsili gören herkesin bir müftü kadar hakkıdır. Ancak kim nerde ne yapıyor bilinsin ve organize edilsin diye müftülükten izin alınacaktır. Tabi müftünün “izin vermiyorum” deme hakkı yoktur normalde. Anormallik varsa, onu da ispat etmek durumundadır.

Ama gel bunu keyfi yönetime alışmışlara anlat anlatabilirsen! Bu izni verirken sanki sadaka, sanki lütuf veriyorlarmış gibi bir kibirli havaları var ki sormayın gitsin. Ya hu bu bizim dinimiz! Siz yalvaracaksınız, “ne olur gelin yardım edin bize! Dinimizi anlatalım. Bunun altından bizim kalkmamız mümkün değil. Gelin yardım edin” demeleri lazım. Bize – istemiyoruz ama- hatta ödül vermeleri lazım bedava çalışıyoruz diye. En azından minnet duyup teşekkür etmeleri lazım kendi cihetlerinden. Bizim açımızdan ise asla bir teşekkür beklemeden, vazifemizdir diye bir müftülük personeli gibi gece gündüz meccanen çalışmamız lazım.

Nereye gitti bu karşılıklı güzellikler?

Kırk yıllık vaize neyi nasıl konuşacağını öğretmeye kalkışan bu insanlarda hangi dava bilincini aramak lazım! Benim ömrüm hitabet dersleri vermekle geçmiş, yaşına başına bakmadan genç müftü veya yardımcısı bana nasıl konuşulacağını anlatıyor. Ya da konuşmasını bilmez, en iyisi izin vermeyelim diyor. Fesüphanellah!

Başka kurumlardan birisini gördüğünde neşelenen, ama kendi meslektaşlarına yüzleri gülemeyecek kadar soğuk davranan insanlardan hangi din hizmetini bekleyeceksin? Bırak fedakarlığı, yük yüklenmeyi, risk almayı, çile çekmeyi, normal kanunun verdiği hakkı bile cebinden sadaka verir gibi kibirle veren adamlardan ne hayır gelir?

Bunu bilmesi gereken Gedemenli o gün çok üzülmüştü. Ben de kendisine içimden kızmıştım, “neden müftüden izin istedin benden habersiz?” diye, ama içimde kaldı öfkem, vurmadım dışarıya. Neyse ki gün boyu yaşadıklarımız o hüznü ve öfkeyi hepimizden de aldı götürdü. Ama bugün hem acım, hem de o hüzünler bir araya gelince, taştım biraz. Bu yazdıklarımı önce silmek istedim, sonra “bırak kalsın. Birileri de dersini alsın” dedim, işte silmedim.

“Bu tür dini tebliğ ve sohbet seyahatlerini sık sık yapalım Hocam” derdi rahmetli. Biz de “neden olmasın?” derdik.

Dünya işte, işler o kadar yoğun ki, elimiz değmedi daha sonra bir iki kere hariç. Şimdi diyorum ki “Yahu Gedemenli, keşke her hafta bir istikamete gitseydik öyle dinimizi anlatmak için.”  

Diyorum ama neye yarar, cevap verenim yok!

 

*  *  *

 

Kardeşim, dünya bu işte. Aklına düşeni hemen yap. Paran varsa ye, infak et, harca! Davan varsa hemen yaşa, yaşat, anlat yani. Yarı deme! Erteleme! Erteleyenler encamında pişmanlık yaşayanlar olacaktır.

Evet, elde fırsat varken ne yapılacaksa hemen yapılmalı ve asla ertelenmemeli. Yoksa fırsat kaçar ve sen elleri böğründe şaşkın kala kalırsın böyle!

 

*  *  *

 

Rahmetli Gedemenli Hocanın üç yavrusu vardı. Birisinden, en büyüğünden söz etmiştik. Oğlumuzla İmam Hatibi beraber okudu. İmamlık için ehliyet sınavına Gaziantep’te beraber girdiler. Sonra babasının işinde eli ayağı olmuş, işi yürütür hale gelmişti. Söz etmiştik daha önce. Birisi de Antalya’da Fakültede okuyan bir genç.

Biricik kızı ise evli ve iki çocuk anası imiş. Hatta ikinci çocukları yeni olmuş ve hocam evden onun kulağına ezan okuyarak adını koymak için çıkmış. Yolda demek rahatsızlanmış ki arabayı sağa çekmiş ve durdurmuş. Direksiyona başını koymuş ve ruhunu teslim etmiş. Tereyağından kıl çeker gibi alınan ruhu inşallah doğru önce Ulu Makama, sonra cennete götürülmüş, sonra da cenazesine geri getirilmiştir. “Beni mezarıma çabuk götürün, nurlar içinde yatıp yuvarlanacağım” dediğini duyar gibi oldum cenazesinde.

Neşeyle torun sevmeye giderken hoş geldin ölüm!

 

*  *  *


Kur’anla ilgili bir sempozyumdaydık. Ara verilmişti, otururken oğlum Abdullah, aradı.

- Duydun mu baba?

- Neyi oğlum?

- Lütfi Gedemenli Hocayı…

“Eyvah” dedim içimden. Oğlum durup dururken bunun için aramaz. Demek ortada çok ciddi bir durum var.

- Ne olmuş Hocaya?

- Vefat etmiş!

“İnna lillah ve inna ileyhi râciûn.” Gerisi hikaye işte. Nerede, ne zaman, nasıl diye sormaya gerek var mı? Çıplak gerçek odur ki Hoca ölmüş!

- Cenaze işlemlerinden ne haber?

- Daha sonra bildirilecekmiş…

- Tamam oğlum, sağolasın.

Tamam ama akıl durmuyor ki orada. Çocukları getiriyor gözünün önüne. Eşi, dostu, akrabaları getiriyor. Tanıdığım abisini getiriyor. Sonra meslektaşları geliyor, yakın arkadaşları olan diğer öğrencilerim geliyor aklıma.

İşte ölüm böyle bir şey. Her şeyi bitiren bir şey!

 

*  *  *

 

Gedemenli Hocada ilimden ziyade hizmet öndeydi. Düşünün, Maraş müftülüğü onun yüzünden çok müftülüklerden teşekkür almıştır. Mekke ve Medine’de erkana ve hüccaca çiğ köfte yediren kaç müftülük vardır?

Arkadaşlarına hizmet etmekten zevk alırdı. Bağında her hafta toplanılırdı. Masrafı sırayla birisi karşılasa bile ev sahibi olarak mekanın bütün zahmeti önce onun üstüneydi. Ama bunu zevk haline getirdiği için o meclis devam ederdi. Zaten nerede hayırlı bir hareket varsa, altında bir iki böyle fedakar insanlar var olduğu için devam ederdi, öyle değil mi?

Hoşuma gitmeyen bir yanı varsa kanaatimce az okumasıydı. Aslında kazan gibi kafası vardı. Ama hayat ona başka tecelli etmişti ve o hep bedenle çalışmak zorunda idi. Seçtiği istikamet o idi. O yüzden çok okuyamazdı. Camisine vaiz arardı. Keşke kendisi hazırlanarak kürsüleri inletseydi. O yüzden ciddi bir kütüphanesi de yoktu. Bizim kitaplardan bazısını almıştı. Ama ne kadarını okudu, onu da bilemiyorum.

 

*  *  *

 

Gedemenli Hoca hep akaidi düzgün, şeriata bağlı, hak dava peşinde olanlarla beraber oldu. Asla batıl davalar gütmedi. Siyaseten de hep İslamcılarla, dine diyanete saygılı ve hizmetli olanlarla beraber olmuştur. Bir başka ifadeyle oyunu verirken hep İslamî kaygılarla vermiştir. Bu sistemden nefret ederdi. Bu şirk düzenini İslamileştirmek isteyenlerle atardı gönlü. Belli bir tarikat veya cemaate mensubiyetini bilmiyorum. Bütün Müslümanları severdi bildiğim kadarıyla.

Öne çıkan iki özelliğini özellikle vurgulamamız lazım: Çok cömert ve ehli hizmet bir insandı. Hem cömert, hem de hizmet insanı olmak, her zaman yan yana nadir gözükür. Çırpınır dururdu bizden bir hizmet duymak ve yapmak için. Mütevazi idi. Gururlu ve kibirli değildi. Temiz giyinirdi. Çocuklarına karşı çok şefkatliydi. Onlara sevgisi durmadan dudaklarından dökülürdü. Oğlu Muhammed tarhanayı ince serecek bir alet yapmıştı. Bunu bize kaç kere anlatmıştı büyük bir mutluluk içinde.

Bir imam olduğunu söylemek, ibadetlerini anlatmaya yeterdir sanırım. İmam demek, vakit namazlarını cemaatle kılan demektir. Cami kuşu demektir. Kur’an-ı Kerîmle sık muhatap demektir.

Hac ibadetini de çok severdi. Görevli de olsa sanırım çok haccı vardır. Velhasıl dindar, gayretli, hizmetli, mütevazi, güleryüzlü, yumuşak sözlü bir evladımızdı. Bir hocası olarak haline hüsnü şehadette bulunurum. Allah rahmet eylesin, Arş gölgesinde ve Cennetinde buluştursun. Amin!

 

*  *  *

 

Cenazesi 19 Mayıs Pazar günü Ulu Camiiden kalktı. Tevhidi yapıldı. Namaza kadar Hüseyin Bahar Hoca Efendi vaaz etti. Namazını kimin kıldırdığını arka saflardaydım, göremedim. Kalabalık bir cemaat hüsnü şehadette bulunup helallik verdi. Mezarı başında da hayli kalabalık vardı. Mektep ve meslek arkadaşları hüzünlü kıraatlerle onu toprağa verdiler. Kalpler mahzun, gözler yaşlı idi. Son duasını, yine çok sevdiği Hüseyin Bahar Hoca Efendi yaptı. Mezarlığı terk ederken içimden hep şöyle dedim:

“Yüce Rabbimiz, yavrumuz merhametinize emanet!” 




GEDEMENLİ

 

Dağ gibi bir insandı Gedemenli

Cömertti, bir ihsandı Gedemenli

Az yaşadı amma çok dost bıraktı,

Baharda bir nisandı Gedemenli



Dostlarımız