AHMET ÇELİK


 

İnsanlarla rahat ilişki kuran bir yapısı vardır Ahmet Çelik kardeşimin. Doğrusu maddî ve manevî yapısı da buna yardımcıdır. Yani yumuşak bir ses, yakışıklı bir yüz, uyumlu bir beden yapısı ile tatlı bir dil, güler bir yüz ve iyi bir giyim kuşam birleştiğinde, ortaya sevimli ve verimli bir insan çıkıyor. Bunun üstüne ilim ve ahlak tacını da koyduğunuzda, ortaya dinimiz ve mesleğimiz adına bir şeker topağı çıkmaz mı?

 

Sevgili dostum ve aziz arkadaşım Ahmet Çelik’in tayini çıkmış diye duydum. Yıllardır Kahramanmaraş’ımızda Müftü Yardımcısı olarak çalışıyordu. Tayininin çıkmak üzere olduğunu söylemişti bir gün.

- Gitmesen olmaz mı? Dedim.

- Olmaz, dedi. Bizde yedi yıl burada çalışma süresi var. Dolunca mecburen bir yere gideceğiz.

- Nereye?

- Belli değil. Ya da ben henüz bilmiyorum. 

*  *  * 

Demek mecburen gidecekti. İyi, daha yaşı genç, gitsin millete hizmet etsin. Aslında Diyanet için iyi yetişmiş bir elemandı ve Diyanetin ona borcu da vardı. Zira bir zamanlar onu ta Avusturalya’ya hizmete göndermişler ve giderken: “Bu hizmetin ve fedakarlığın unutulmayacak” demişlerdi. Tam altı yıl gitti hiç izin bile kullanmadan.

Ama bugüne kadar verdikleri göreve bakarsan, sanki unutmuşlardı. En azından ben öyle düşünüyordum. 18 Temmuz 2008 Cuma günü Urfa’ya gitmiştik bir ekiple. Maksadımız, Göksün İmam Hatip Lisesi Kız Öğrenci Yurdu için vaaz ettiğimiz camilerde para toplamaktı. Orada bizi müftü yardımcısı Mekki Bey karşıladı. Daha önce Nurhak ilçemizde müftülük yapmıştı. Hoş beş ederken Ahmet Beyin tayinini sordu.

- Çıkmış ama nereye bilinmiyor.

- Ben biliyorum.

- Nereye?

- Çankayaya.

- Deme!

- Evet!

- Yakışır arkadaşıma!

Eh, demek Diyanet nihayet hatırlamıştı sözünü… 

*  *  * 

Onun şehrimizden gidecek olması beni üzmüştü. İyi bir dostu her aradığında görmek az bahtiyarlık değildir hayatta. İnsanın zaman zaman bir hüzün çöker içine, sıkar yüreğini bir el, daralır göğüs kafesi, içini bir sıkıntı, bir stres kaplar, manevi bir “kabz” hali yaşar, işte o zaman hemen bir dostunu arar insan, bir yürekten sevenle birlikte olur ve biraz sohbetle cümle sıkıntılarından kurtulur. Kabz hali bast haline dönüşür. Açılır da açılır içinden perde perde alemler. Neşe ve huzur gelir oturur gönüle. Kaç kere tecrübe etmişizdir bunu. Dostlar vardır ilaç gibidir, dertlerine derman kesilir. Sıkıntılarının giderilmesinde en büyük vesiledir. Yüzünü görsen, derdinin yarısı gider zaten.

Koca koca kitaplarda okuduk; arkadaşlar da çeşit çeşittir. Kimi vardır, hava gibi, su gibidir; her an gereklidir. Kimi vardır, ekmek gibidir, acıktıkça gereklidir. Kimi vardır, ilaç gibidir, ancak hasta oldukça içilir. Kimileri de mikrop gibidir,  hep uzak durmak, hatta kaçmak gereklidir.

Ahmet Çelik Kardeşim bana ekmek gibidir. Varlığı bile bir gıda. Uzakta olması da insana huzur verir varlığıyla. Allah Teâlâ uzun, sağlıklı, mutlu ve bereketli ömürler versin ona ve hepimize. Yaşasın da, varsın uzakta olsun sağlıkla.

 

*  *  *

 

Ahmet Çelik Kardeşimi nerden tanırım?

 

Bu uzun bir tarihtir efendim. İsterseniz ucundan kıyısından girelim

 

Şu satırlar “Yarım Yamalak Yaşantım” dediğim yazımı süren hatıralarımdan alınmıştır. Orada “Hartlapdere”yi anlatıyorken şunları yazmışım.

 

“O derede çok tatlı hatıralarımız var. Birini anlatayım.

 

Sanırım ilkokula gidiyorum. Ama bizim köyden Ahmet ve Fahri Çelik, Ahmet Vişne, Bekir Mercimek gibi arkadaşlar da Dereboğazı Kur’an Kursunda okuyorlar. Kurslar tabi “Süleyman Efendi”ye bağlılar. Onlar daha çocukken hoca olmuşlardı ve kursa gidip geliyorlardı.

 

Babam beni de kattı onlara. Tabi onların bir kısmı benden hem yaşça biraz büyük, hem de epeydir kurslular ve kendi aralarında haliyle çok samimiler. Ben biraz dışarıda kalıyorum ve konuşmalarına, şakalarına olur olmaz katılamıyorum. Kendimi “taşralı” gibi hissediyorum aralarında.  

 

Neyse bir gün kurs dönüşü dereye indik ve tabi ki çimdik. “Artık giyinelim” dedik. Ben de iyi sofuymuşum ki, giyinmeden önce bir de abdest alayım dedim. Sanki çimince abdest alınmış olmazmış gibi! Cehalet işte. Ya da “çocukluk” diyelim…

 

Abdest alıyorken sanırım benden yarım yıl büyük olan Ahmet Çelik Hoca Efendi kaşlarını çatarak ve gayet ağır tonlu, otoriter ve vakur bir sesle, yani tam bir “Hoca Efendi” edasıyla bana döndü ve:

 

-Ne yapıyorsun sen? Dedi.

-Abdest alıyorum, dedim.

-Tumanlasın, mahrem yerlerin açık, böyle abdest olur mu?

-Olur tabi, diyemedim. Çünkü bilmiyordum. Kimse de demedi. Ve ben kibarca giyindim ve “Dere Müftüsü”nün emri gereğince yeniden abdest aldım. Sonra yola revan olduk.

 

Yıllar sonra konuşurken bunu hatırlattım kendisine. Güldü:

-Önemli olan sana abdest aldırmam değil mi? Demek  abdestini vermişiz.

 

*  *  *

 

Hikayeden de anlaşıldığı gibi biz Hartlap’lıyız. Hartlap, Maraş’ın bir eyaletidir. O zamanlar etraftaki köyler dışarıya gittiklerinde kendilerini, daha rahat bilinsin diye “Hartlaplı” olarak tanıtırlardı. Tabi o köylerde toprak az, insanlar geçimini pamuk ve çeltik tarlalarında “saka”lıkla, yani su sulamayla, çapalama ve ürün toplamayla kazanırlardı.

 

Yaz gelince aileler bir telaşla kamyonlara dolar, yüklerinin arasına oturarak Çukurova’ya, Adana, Kozan, İmamoğlu ovalarına, Maraş altına gider, gündüz cehennem gibi sıcaklar altında tarlada çalışır, hiç alışık olmadıkları nemli gecelerde çadır, hayma veya cimindiriklerde “üvez” denilen sivrisinekle mücadele ederek gün geçirirlerdi. Kışın dinlenmiş, kanlanmış olarak yazın çalışmaya giden insanlar, güzün iş dönüşü sararmış solmuş olarak dönerlerdi. Bir de ticaret, katırcılık, çerçicilik, kaçakçılık gibi iş seyahatleri sebebiyle köyümüzün adı bölgede bir hayli yaygındı.

 

Ben, babamın defterindeki notuna göre 7 Ocak 1955 de bir Cuma günü sabah saat dokuza doğru dünyaya gelmişim. Bu resmiyete 01.03.1955 olarak geçmiş. Denildiğine göre Ahmet Hocam benden beş altı ay büyükmüş. Şimdi yan yana geldiğimizde Allah esirgesin, kim inanır buna?

 

Ahmet Hocam daha çocukken hocaydı maşallah. Şimdi kendisi de hayret ediyor, ama ilkokuldan bir iki yıl sonra kürsüye çıkar vaaz verirmiş o yaşta. Şimdi de şehrimizde Müftü Yardımcısı elhamdulillah. İnşallah ilimizin müftüsü de olur diyordum, ama o kaldı şimdilik başka bahara...

 

*  *  *

 

Ahmet Çelik hocamın “Hafız hoca” diye ana tarafından bir dedesi vardır. Kimde nasıl okumuş bilmem, ama benim onda öğrendiğim “süphaneke”de on yanlışım çıktıydı herhalde. Okuması ve ilmi biraz zayıftı. Ama bu saf, fakat o nispette gayretli merhum yıllarca köyümüzde imamlık, müezzinlik yapmış, çocuk okutmuştu. Babamgil de namazlığını ondan öğrenmişlerdi. Tabi köyümüzde başka hoca yoktu. Belki de Kur’an okumasını bilen bile yoktu. Yıllarca o rahmetli köye hocalık yapmış. Kendine düşeni, yapabildiği kadarıyla yapmış.

 

Hâşâ onu küçümsemiyorum. Bilakis takdir ediyorum. Hocalıkta zayıflığı kendi kusuru değildir herhalde. Bir bozgun devrine denk gelmiş ve ancak o kadar öğrenebilmiştir. Öğrendiklerini de bir ömür köyüne vermek için çırpınıp didinmiştir. Köyde fahrî hocalık yapmış, köylü ne verirdiyse ücret olarak onu almış, kimseyle pazarlık yapmamış, her davete severek gitmiş, Kur’an okumuş, dua etmiş, cenazeleri yıkamış, namazını kıldırıp defnettirmiş.

 

Ona ben de bir iki hafta okumaya gittim. Koca bir değneği vardı ve gevezelik yapana vurmak için kaldırdı mı, o istikametteki bütün çocuklar, bomba atılan şehrin sığınaklara koşup sindiği gibi yerlere yatar, değneğin üstlerinden kendilerine değmeden gevezelere ulaşmasını korku ve heyecanla beklerlerdi, ama çoğu zaman da çabalar boşa giderdi.

 

Bir gün bir haber geldi ve aniden kaçıştık. Okuduğumuz odada kimse kalmadı. Herkes Kelgaş’a bakıp duruyordu. Ben de bakınca askeriye cip ve cemselerini gördüm. Yatırdık eve doğru tabi. Sanırım 60 ihtilalinin sıkıntılarıydı bunlar. Daha evvel çok duymuştuk “cenderme”nin köye geldiğini, Kur’an’ları toplayıp yaktığını, hocaları tehdit edip cezalandırdığını. İşte bu da onların ihtilal rüzgârlarıyla bize gelen bir artçı depremin uzantısıydı. Ama biz çok şükür görmedik o eziyetleri.

 

Ahmet Çelik hocamı tanıdığımdan beri dindar bilirim. Bu ailesinden gelen bir özellikti. Babası “Recep Mustafa” amcamız, köyümüzde bakkallık yapardı. Sonraları Maraş’a göçtü, Dumlupınar mahallesinin “gözlüklü bakkal amcası” oldu. Temiz, sakin, dindar bir insandır. Yumuşak konuşur. Öfkeli halini sanki hiç görmedim. Haccına gitmiş, dünyalık işini bitirmiş, şimdi huzurlu bir hayat yaşamaktadır.

 

Annesi de öylesine iyi kalpli, misafirperver, her vardığımızda evinde bizi sıcak karşılar ve ikramlara boğar dindar bir hatundur. Allah Teâlâ her ikisine de dünyada ve ahrette iyilikler ve güzellikler bahşetsin.

 

Amcası ve kayınbabası, en yakın arkadaşı Fahri Hocamızın da babası “Recep Ökkeş” de öyle bir insandı. O, yaşı gereği mi bilmem, biraz daha vakur ve ağırdı. Kardeşi Hasan Hüseyin abi ve oğullarıyla beraber bıçakçılık yaparlardı. Bıçakları “marka” olmuştu ve her yerde tutulurdu.

 

Onların bıçakçı dükkânı, gençliğimizde bizim buluşma yerimiz gibiydi. Hem camiye yakındı, hem de bize ilgi gösterdiklerinden rahat rahat orada oturur ve saatlerce sohbet ederdik. Ökkeş amca bıçakçılığı bırakınca dükkânda sanki oğlu İsmail abi patrondu. İşte orada yaz günleri çok sohbetlerimiz olmuştur.[1]

 

*  *  *

 

Ahmet Çelik Hocam ilkokuldan sonra 1966 yılının şubat başında Dereboğazı köyündeki Süleyman Hilmi Efendinin Kur’an Kurslarına başladı. 1968 Temmuzuna kadar orada okudu. Ben, babamın memuriyeti münasebetiyle ilkokula köyümde başladım, Maraş’ta, köyümüzde, Kılavuzlu’da okudum, son sınıfı da yine Maraş’ta bitirdim. Dolayısıyla çocukluğumuzda beraber okuyamadık. İmam Hatip okuluna yatılıya müracaat etmiştim, kazanınca Diyarbakır’a gönderdiler. O ise 1968 de Maraş’ta başladı İmam Hatibe.

 

O zamanlar İmam Hatip ile “Süleymancı” kardeşler tam bir “düşman kardeşler” idi. Hamdolsun bugün yok olan bu çetin kavganın bizim köylerde belki de ilk tanıkları Ahmet Çelik, Fahri Çelik, Ahmet Vişne, Rahmetli Bekir Mercimek gibi arkadaşlarımız idi. Kurstan ayrılacaklarını bilen hocaları bunlara önce nasihat etmişler, olmamış. Sonra dayakla tehdit etmişler, omamış. “Tokat bakırı gibi kıpkızıl kâfir olursunuz” diye demişler, imansızlıkla korkutmuşlar, ama bir türlü gençleri vazgeçmeye ikna edememişler, söz dinletememişlerdi. Kurstan kaçarken yatakları bent yaparak Hartlapdere’ye, yani uçuruma doğru yuvarlamaları hala hatırladıkça güldüğümüz olaylardandır.

 

Orada okuduklarının hayrını yeni okullarında gören bu kardeşlerimiz, İmam Hatip Okulunda seçkin birer öğrenci olurlar ve hocaları tarafından da sevilir, takdir görürler.

 

*  *  *

 

Yaz tatilinde buluşur, okul hatıralarını konuşurduk, ama ben bu konuda çok şanssızdım. Çünkü ne okulumu, ne de Diyarbakır’ı kimse bilmeyince, söz en az bana düşerdi. Mecburen onları dinler, maceralarına gülerdim.

 

Bu kardeşlerimizin yanında, lisede okuyan Mehmet Gönül, Hamit İşler, Ahmet Yeter, zaman zaman Muhammed İşler, talebe olmasa da onlardan ayrılmayan Yaşar ve Halil Demir kardeşler de bulunurdu. Mustafa Yeter, yani “hafızımız”, bu sohbetlere her zaman katılamazsa da, katıldığında bambaşka zevkler yaşatırdı. Onun sohbetleri ayrı bir zevk verirdi. Onun tatlı şakaları, zarif nükteleri çok hoş, âmâ olduğu için istemeden kırdığı potları pek tatlı idi. Bazen uzaktan Mustafa Ceyhan da katılırdı.

 

O zamanlar tabi baba ekmeğiyle beslenir, aklımıza geleni yapar, çevrede kalmak kaydıyla dilediğimizce gezer, bazen Yavşan’da yaylar, bazen şimdi baraj suları altında kalan Cahan’da çimer, Hartlap İlicesi’nde gecelerdik. O zamanlar Kızılseki’de bekâr bir öğretmen olan ve çok güzel saz çalarak türkü, uzun hava barak ve bozlak söyleyen amcam Yusuf Nar’ın yatsıdan sonra ziyaretine gider, sabahlara kadar sohbet eder, söyler, dinlerdik. Sabah namazını kılar, yatmadan köyümüze dönerdik. Çevre köylerde imam olan Kızılseki’den Domur hocam, Öşlü’den İsmail ve Hüseyin, Dereboğazı’ndan Osman, Kızıldamlar’dan İbrahim hocamlarla buluşur, öğretmenler ve bazı dava arkadaşlarımızla uzun uzun sohbetler ederdik. Namaz vakitlerinde camide buluşur, kimimiz ezan okur, kimimiz imam olur, kimimiz Ramazan’da vaaz verirdik. Ne güzel günlerdi o günler!

 

*  *  *

 

Neler mi konuşurduk?

 

Bir münasebetle bir yerde yazmıştım bunları, Türkiye’yi, İslam dünyasını, hatta doğudan batıya bir dünyayı konuşurduk. Tarih bugün kadar günceldi. Parçalanan Osmanlının üstündeki acılı coğrafya, en çok da acımasız inkılâplarla batı medeniyetine cebren sokulan Türkiye, bu cebir ve şiddette savrulan ülke insanı, ülkedeki ne olduğu belirsiz ecnebi bir sistem, milli kültürden ve terbiyeden mahrumiyet, dinsizlik anlamında uygulanan laiklik, eğitimin içler acısı durumu, din eğitiminin felaket ve fecaati, siyaset, öğrenci hareketleri, fikir ve edebiyat dünyası, tasavvuf ve tarikatlar, dernek ve vakıf çalışmaları, yeni çıkan dergiler, kitaplar… bir yığın mevzuumuz vardı konuştuğumuz.

 

Her mevzuyu muhakkak götürür, ayet, hadis ve kıssalarla asr-ı saadete bağlardık. Kim bu alanda ne kadar başarılı olursa, o kadar takdir görürdü. Zaman, bir bohça gibi dürülürdü…

 

*  *  *

 

Onlar sadece talebeler olarak bir araya gelince daha çok okullarından bahsederlerdi. Öğretmenlerden, kopya çekmelerden, komikliklerden bahsederlerdi. Ben bilmezdim o zamanlar, bir “Kel Ziya”yı anlata anlata bitiremezlerdi. Dediklerine göre iyi bir öğretmenmiş, çok yetenekli ve çok yönlü imiş, ama taşkın zekâsını zapt edemezmiş, bazı takıntıları varmış. Sonunda öğretmenlikten ayrılmış. Onunla olan maceralarını yazsalar, şahane bir kitap olur sanırım.

 

“Ali Baba” diye bir öğretmenden naklen Arabistan maceraları ve hayat dersleri anlatırlardı. “Kara Dayı” diye öğrencilere yakın olan bir öğretmenden de bahsederlerdi. Hüseyin Bahar, Necmettin Gevri gibi ilim sahibi ve sözü sohbeti dinlenir, Yaşar Alpaslan gibi “ayaklı kütüphane”, “Kanadıkırık” gibi şakacı hocalardan bahsederlerdi. Ali Toy, Osman Doğruluk, Mehmet Paksoy zaman zaman konuşulurdu. Ali Toy’un Osman Doğruluk’a yıkılması inanılacak gibi değildi.

 

Yıllar ne çabuk geçti, Ahmet Hocam talebe iken amcakızıyla evlendi, mektep bitince Kozan/Bucak’ta imamlık yaptı. Benden iki sene sonra Kayseri Yüksek İslam Enstitüsüne kayıt yaptırdı. Orada iki sene beraber okuduk. Çok tatlı hatıralarımız, çok enteresan yolculuklarımız oldu. Belki bunların bir kısmını “Yarım Yamalak Yaşantım”da anlatırım inşallah.

 

*  *  *

 

Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdiğimizde görev yeri olarak ben Milli Eğitimi, o Diyaneti tercih etti. Bu tercihte daha evvelki imamlığının etkisi de olmuştur herhalde. Önce bildiğim kadarıyla Pazarcık vaizi oldu. Sonra Andırın’da aynı görevi yaptı. Bu arada Kahramanmaraş’ta Muşlu Ahmet Hocamdan Arapça ve İslamî ilimlerde özel dersler aldı.

 

Ben Andırın’dan Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesine gelince bu derslere bir ara beraber katıldık. Hocamızın sevdiği ve umut bağladığı bir insandı. Nitekim Arapçasını orada iyi geliştirdi. Daha sonra Diyanetin Fransızca kurslarına da katıldı. Akademik çalışmalara hız verecek ve üniversiteye yönlenecek bir zamanda, Avustralya’ya din görevlisi olarak gitmek durumunda kaldı. Bu kesintisiz tam altı yıllık gidiş, bu tür ilmî çalışmalarına sekte vurdu. Orada İngilizcesini de geliştirdi ama döndüğünde sanırım “bu işler bizden geçti” duygusuna kapıldı ve ben bilerek pek üstünde durmadı.

 

Diyanette onun için iyi bir görev beklerken “Erguvan” müftülüğü bizde hayal kırıklığı yarattı. Ama o, görev verilen her yere zevkle gitti. Arkasından Niğde müftü yardımcılığı, Türkoğlu müftülüğü ve yedi yıldan beri de Maraş’ta müftü yardımcılığı yapıyordu.

 

Ve de şimdi ayrılıp gidiyordu ilimizden. Korkarım ki temelli kalır gittiği yerde emekli olsa da. Çünkü kızı ve torunları orada yaşıyorlar. Sadece yazları ancak görüşebilmek düşüncesi bana hüzün veriyor.

 

İnşallah korktuğumuz başımıza gelmez.

 

*  *  *

 

Ahmet Çelik Hocamın küçüklüğünden beri dindar yaşantısının ona bir hediyesi de, erken evlenmesidir. Bizler okul bitecek diye beklerken, hatta okul bittikten sonra da eş ararken, hep bekârlıktan şikâyet ederdik. Hatta ellerini çabuk tutsunlar arasın bulsunlar niyetiyle  “iş bulduk ama eş bulamadık” diyerek ana babamıza laf vururken, “ulan bu çocuk amma da utanmaz olmuş” sitemini duymuştuk babamızdan. Fakat o, bu çilelerin hiçbirisini çekmedi.

 

Bugün cemiyetin bir sıkıntısı da, gençlerin evliliklerinin geciktirilmesidir. Sevgili Peygamberimiz, tıpkı  “vakti giren namazın kılınması ve teçhizi hazırlanan cenazenin defnedilmesi” gibi, çağı gelen bekârların da evlendirilmesini tavsiye buyuruyor.

 

Efendim okul bitsin, iş güç sahibi olsun, aradan askerlik çıksın derken yaş otuzu, bazen kırkı buluyor. Kızlar, “ekonomik bağımsızlığını kazanma” adına otuzunu beklerken, bazen yerli bekâr kalıyor.

 

Bu ertelemelerin, evliliğe yabancı kalma, uyumsuzluk, kaçırılan saadetler kadar bir de günah boyutu oluyor haliyle. Acaba bu yüzden kaç masumun iffeti yara alıyor, kaç temiz defterlere “zina” gibi kara lekeler düşüyor, kaç temiz alınlara iffetsizlik damgası vuruluyor, kaç gözlerden sicim gibi pişmanlık gözyaşları akıyor kim bilir…

 

Bize bu seküler, laik, din dışı materyalist hayatı dayatanlar, zaten “zina”yı “ayıp” saymayanlardır. Bize göre zina olan o çirkin işler, onlara göre ekmek gibi, su gibi bir ihtiyacın karşılanmasıdır. Televizyon programında izliyoruz, “zina yapmadığını” söyleyen öğrencilere hayretle bakan sunucu ve konuğu, “buna inanamam. Bu duvara tırmanarak yürüdüğünü söylemek gibi imkânsız bir şey” diyorlardı. Bunların aklı bu iffet ve temizliği alamıyor, nefsin şehvet ve arzularına Allah için gem vurmayı kavrayamıyordu.

 

*  *  *

 

Bir öğretmen arkadaşım anlatıyor. “Bir kız öğrencimizin kırdığı ceviz kırkı geçmişti. Sonunda utana sıkıla velisini okula davet ettik. Gelen babasına durumu yüzümüz kızararak anlattık. Ama adam umursamadan hala gözümüze bakıyor ve

 

- Eee” diyordu.

- Eeesi bu, dedik.

- Hepsi bu mu?” dedi.

- Evet” dedik.

- Yahu beni bunun için mi rahatsız ettiniz? Bu şehvet, ekmek kadar tabii ihtiyaçtır ve karşılanacaktır. Benim kızım da aklı başında ergin bir kızdır. Dilediğini yapmakta özgürdür. Beni bunun için niye işimden ettiniz? dedi ve kalktı gitti. Biz arkasından aval aval baka kalmışız…”

 

Eee, paparazzilerle ve hep belden aşağı magazinlerle yetişen neslin hali böyle olacaktır maalesef.

 

Evet, cinsel arzular ekmek gibi, su gibi bir ihtiyaçtır ama Müslüman onu nikâhla karşılarsa, hem meşru yoldan bir ihtiyaç karşılamış olur, hem de sevap kazanır.

 

Haramdan karşılanırsa bu ihtiyaç, hem bu dünyada bir utanç olur, hem çeşitli hastalıklara, sosyal bozukluklara, fitnelere, kavgalara, cinayetlere, israfa sebep olur, hem de ahirette bir cehennem vesilesidir.

 

Buna inanmayanlar, Allah Teâlâ’nın Kur’an ayetleriyle kesin olarak yasakladığı bu işi inkâr eden, alaya alan, hafife alanlar, kesinlikle dinden çıkar ve kâfir olurlar. Onlara “dönek” anlamında “mürted” denir.

 

Evet, zinayı suç ve ayıp saymamak, kesinlikle dinden çıkıp küfre düşmektir, onlar kendini Müslüman sansalar ve saysalar bile...

 

Neyse, biz konumuza gelelim. İşte böyle, sevgili Ahmet Hocam, amcasının kızıyla daha İmam Hatip’i okurken evlendiler. Gıpta ettiğimiz mutlu bir hayatları oldu. Ve maceralı bir hayat yaşadılar. Baba evinde de kaldılar, gurbeti de yaşadılar, yokluk da varlık da gördüler. Hayatın bütün renklerini yaşadılar beraberce. İki de güzel meyve verdi bu evlilik. Kızımız Asiye Hanım ve oğlumuz Edip Efendi. İlki evli, çor çocuklu ve mes’ud bir yuvanın annesi, ikincisi de şimdilik nişanlı. Mutluluklar dileriz.

 

Hatıralar Galerisi
Dostlarımız