VEHBİ ŞİRİKÇİ

VEHBİ ŞİRİKÇİ 1 

 

 

 

Sene 1990. Kalbimizde müthiş bir heyecan fırtınası ile birlikte yaşlı otobüsümüzün homurtuları arasında yüreğimiz kıpır kıpır Mekke’ye girmiş, kalacağımız binanın önüne eşyalarımızı indirmişiz. Herkeste tatlı bir telaş var. Başımızdaki görevli hocalar ellerindeki kâğıtlarla isimler okuyor ve hacı adaylarını odalarına tek tek yerleştiriyorlar.

 

Herkes heyecanlı olduğu kadar yorgun ve telaşlı da. Yorgun, zira Kahramanmaraş’tan otobüse eşyaları yerleştir, töreni dinle, dost ve akraba ile helalleş, Adana’ya hava alanına gel, saatlerce işlemler için bekle ve ihramları giy, gece yarısı uçağa bin, Cidde’ye in, çeşitli salonlardan ve kontrollerden geçerek eşyalarınla kötü bir otobüse bin, Mekke’ye yorgun argın ulaş…

 

Herkes odasına yerleşecek, duşunu alacak, biraz dinlenecek, sonra toplu olarak hocalarımızın başkanlığında Kâbe’ye girilecek. Bu yüzden herkes bir an önce odasına girerek bu telaşı bitirmek istiyor. Ama bizim için bitmiyor tabi.

 

Neden mi?

 

O zamanlar Kayabaşı Camii imam hatibi olan sevgili Ramazan Nalçacı kardeşim kulağıma eğilerek şöyle demişti:

 

— Muhterem hocam, siz ve arkadaşlarınızı bir odaya yerleştireceğim. Ama önce şu sabırsızları bir yerleştirelim, ben sizi elimle odanıza çıkarırım. Siz bir kenarda sakin sakin bekleyin lütfen.

 

— Teşekkür ederim hocam.

 

Arkadaşlarıma durumu haber verdim. Bir kenara çekilerek oturduk. Ben elimde tesbihim, bir yandan zikrimdeyim, bir yandan da daha önce görmediğim alanı seyrediyor, tanımaya çalışıyorum. Sonra insanların simalarına bakıyorum. Simalar, içte yaşanan sevgileri, şaşkınlıkları, telaşı, heyecanı, korkuyu ele veriyorlar…

 

Ama arada bir bazı arkadaşlarım yanıma geliyor ve:

 

— Hocam, herkes odasına yerleşti, biz sokakta kaldık. Git şu hocaya, bizi de götürsün!

 

— Hacı sabır, diyorum. Bak başında daha bir sürü adam var. Onları da savsınlar, sıra bize gelecek, hoca söz verdi. Rahatsız etmeyelim, çalışsınlar. Diyorum. Ama arkadaşım yerine oturmuyor, heyecanla olta atıyor orada.

 

Bu sefer yalnız başıma gidecektim hacca güya. Kimseyle tanışmadan, arkadaş olmadan. Kafama göre bir hac yapacaktım. Ama olmadı. Bazı akrabalar da kafilede idi. hele içlerinden bir aile hanımımın çok yakını idi ve de üstelik beyi ciğerlerinden hasta idi. Çocukları gözyaşlarıyla “babamız size emanet” demişlerdi. Onların da yakın akrabaları vardı ve biz de birden bire bir küçük gurup olmuştuk.

 

Anlaşılan bu gurup biraz çetrefilli olacaktı…

 

O sırada bir durumun daha farkına vardım. Az ötemizde iki adam ve eşleri de oturmuş sakin sakin bizim gibi beklemekteler. Dikkat ettim, birisi Şirikçi Ali Emmi. Onu Tekir’deki yazlık evinden ve petrölünden tanıdım. Bir zamanlar fakir, Dombur Hocam, Mahmut Doğan ve Ali Seyyithanoğlu Hocalarımla tekir ve civarına tebliğ için bir seyahat düzenlemiştik. Bir hayli dağlarda, vadilerde, köylerde dolaştıktan sonra bir Cuma günü Tekir’e inmiştik. O zaman Ali Emminin yaptırdığı cami açılmamıştı. Köy camisinde bir görev taksimi yapıldı. Ben vaaz verecektim. Ali Hocam hutbe okuyacaktı.

 

Ben vaaza başladım. Biraz da heyecanlanmışım herhalde, birden içerde top gibi bir ses gürledi ve duvarlarda  yankılandı. Korktum ve sese baktım. Adamın biri ayağa kalkmış, cezbe halinde, elleri havada savrularak, “Allahu Ekber” diye bağırıyordu peş peşe.

 

Neyse, vaaz ve hutbe bitti, namaz kılındı, toplu halde yemeğe bir lokantaya davet edildik. Ali Emmi geç kalmıştı davete, ona da çay sözü verdik ve o güzel bahçesinde tatlı saatler geçirmiştik. Gözümün önünden film gibi geçti bunlar.

 

Yanında ise Vehbi Şirikçi abi vardı. O zamana kadar kendisini Bonmarşe’den tanırdım ama öyle pek konuşmuşluğumuz yoktu. Birkaç kez de vaazımı dinlerken görmüştüm. Yakından tanımazdım. Bildiğim şeyler ise mütevazı ve asil bir duruşu, mütebessim bir çehresi, yumuşak ve güven veren bir sesi, çok saygılı ve mesafeli tavrı idi.

 

Onu biraz da çevresinden dolayı tanırdım. İsmet Karaokur Hocamızla çok yakın olduklarını bilirdim. Şirikçiler, aile olarak tanıdıklarım ve sevdiklerim bulunan bir aileydi. Sanırım Nuri Şirikçi ağabeyle ilk önce sohbetlerden tanışmıştık. Onunla sıcak ve seviyeli bir yakınlığımız vardı. Metin Şirikçi Bey öteden beri camiamız içindeydi. Ömer Faruk Şirikçi ve merhum babası Kahramanmaraş’a geldiğimde tanıdığım dostlardı. Yine Vehbi Aslantürk ve oğulları da ilk tanıdıklarımdan ve sevdiklerimdendi. İşte Vehbi abi, böyle bir sevgi çemberinin ortasında kalmış, benim rengini ve biçimini çok sevdiğim, ama henüz dostluğunu koklamadığım bir güldü. Şimdi Mekke’de, sakince oturduğu yerde bana bakıyordu.

 

Kalktım, yanlarına gitti. Selamlaştık, hal hatır sorduk. Sohbet esnasında öğrendim ki sevgili Ramazan Hocamız onlara da aynen bana dediğini demiş ve onlar da mütevekkil sonucu bekliyorlarmış.

 

Nihayet büyük bir kalabalığı yerleştirmiş olan Ramazan Hoca Efendi yorgun argın yanımıza geldi ve:

 

— Kalkın bakalım, sizler de aynı odada kalacaksınız, dedi.

 

Ben bekârdım orada. Bir de Selahaddin Kanat kardeşimiz vardı benim gibi. Yanımdaki yoldaşlarım Ejder Kapıkaya, Hayrettin Kazancı, iki de Şirikçiler, toplam altı kişi odamıza doğru yollandık yüklerimizle…

 

 

Güzel Bir İnsandı Vehbi Şirikçi  II.

 

 

Odamıza yerleştik. Herkes kendine bir yer edindi. Eşyalar düzenlendi. Hanımlar da odalarına yerleşmişlerdi. Bütün bunlardan sonra acıktığımızı hissetmiştik. Ejder Kapıkaya rahmetli hem hısımımızdı, hanımımın halasının kocasıydı, hem de ciğerlerinden ameliyat geçirmiş, öyle uzun yola gidemeyen, kapalı yerlerde duramayan bir insandı.

 

Fahrettin Efendi de yine hanımımın akrabasıydı. Kayınbabamın teyzesinin beyiydi yani ve biraz da yaşlıydı. Belki de ilk defa bir başka ülkede idi ve çok yalnız kalmak istemiyordu. Saf bir hali vardı.

 

Kendimi onlardan mes’ul addediyordum. Çok istememe rağmen, kendi halimde bir program yapamayacağımı biliyordum. Zuhurata teslim olmuş, mütevekkilane olayları akışına bırakmıştık.

 

Ejder Efendi bana bir kaş göz işareti yaptı. Anladım. Odadan çıktı. Az sonra ben de çıktım.

 

— Acıktık hoca, dedi.

 

— Evet, dedim.

 

— Bir lokanta bulalım, bir şeyler alalım.

 

— İyi olur.

 

Ben yalnız olduğum için yiyecek almamıştım. “Nerde ne bulursam yerim, bir de yiyecek hazırlamakla uğraşmam” diyordum. Yemek yemeği çok severim. Yemek de seçmem, ne bulursam yerim, bulamazsam da çok aramam, üstüne düşmem, sabrederim. Ele geçince çok yemek hariç, yiyecek hususundaki diğer huylarımı severim.

 

Ama işin içine Ejder ağabeyle beraberlik girince ne yaparım diye kara kara düşünmeye başlamıştım. Ağa tabiatlı adamdı rahmetli. Beraber olursak bana para harcatmazdı. Bu ise benim kolay kolay kabul edeceğim bir şey değildi.

 

Neyse, ben bunları düşünürken, meğer o da başka şeyler düşünürmüş. Lokantada yemek hazırlanırken başladı anlatmaya:

 

- Hoca Efendi, biz de hazır yeriz diye erzak almadık. Öyle tavsiye ettiler bize. Ama yukarıda hanımın dediğine göre bu Şirikçi Efendiler bir hayli hazırlıklı gelmişler. Odada beraber olduk. Şimdi bunlar bize “bereber yiyeceğiz” diyebilirler. Sakın kabul etmeyelim. Biz kendimize göre bir şekilde yer içeriz.

 

- Siz bilirsiniz. Zaten benim yiyeceğim yok. Nerde bulursam orda yerim.

 

- Yok yok, sen de bizimle yiyeceksin.

 

- Ne anladık? Dedim.

 

- Biz hısımız, dedi gülerek.

 

- Bakalım, hele siz bir anlaşıp işinizi yoluna koyun, benimkisi kolay.

 

Yemeklerimizi yedik ve hanımlarınkini de alarak yukarı çıktık.

 

Odamıza girince baktık Şirikçiler emmi yeğen kibar kibar oturuyorlar. Ali Emmi zaten hep vakur ve ciddi insandır. Onu bu haliyle tanımış, ayrıca dervişlik yönünden dolayı da sevmiştim Tekir’de tanıştığımızda. Dindar bir insandı. Dindarları sever, hep din davasını desteklerdi. Bizi de bu açıdan sever, sayardı.

 

- Selamun aleykum.

 

-Aleykum selam. Ama böyle olmaz Hoca Efendi!

 

Biz Ejder Efendiyle göz göze geldik. Korktuğumuz başımıza mı geliyordu yoksa?

 

Neydi bu olmayan?

 

 

Güzel Bir İnsandı Vehbi Şirikçi  III

 

 

Öğrenmenin yolu sormaktı. Sormak bilgi kapısının anahtarı değil miydi? Bilmiyorsanız soracaksınız. Tevazuyu elden bırakmadan sorarsanız, ömür boyu işlriniz kolay ve başarılı olur. Ama kibirlilik gösterir de sormazsanız, ya da utanır, sıkılır, çekinir de sormazsanız, başarı ve mutluluktan mahrum kalırsınız.

 

Ama doğru dürüst soracaksınız sorduğunuzda. Öyle adamı imtihan eder gibi bildiğiniz şeyleri sormayacaksınız. Ya da alaya alır gibi. Soru da çeşit çeşit değil mi? Soru var tehdit gibi, soru var tekdir gibi, soru var taaccüpten gelir, soru var sevinçten tekrar ettiri.

 

Bizimkisi merak ve öğrenme sorusuydu:

 

- Hayırdır hacı abi, nedir olmayan?

 

- Siz dersiniz ki, “Peygamberiniz üç kişi olduğunda birinizi başkan seçin,” değil mi?

 

- Evet, hocalarımız öyle söyler.

 

- Ama hani bizim başkanımız. Biz buradaaltı kişiyiz. Bir o kadar da hanım cemaatimiz var.

 

- Haklısın hacı abi, hemen bir başkan seçelim.

 

- Tamam, bizim başkanımız sensin.

 

- Dur hemen karar vermeyelim, önce istişare edelim.

 

- Peki edelim.

 

- Bence başkan siz olmalısınız. Neden mi? Bir kere siz defalarca hac yaptığınız için tecrübelisiniz. Sonra yaşça da en büyüğümüzsünüz. Dirayetlisiniz de. Ben bu arkadaşları çok tanımıyorum. Yaşça da en küçüğünüzüm. Hocalık yanımdan dolayı seçersiniz, ben de bir emir veririm, belki bana gücenilebilir. Hele bir de dinlenilmezse, bu cemaat burada biter. Ama siz emir verirseniz, hepimiz hoş karşılarız. Çünkü yaşınız ve ağırlığınız var. Otoritenizi herkes kabul eder. Değil mi arkadaşlar?

 

- Evet, evet, hoca haklı.

 

- Peki arkadaşlar, başkanlığı kabul ediyorum ve ilk emrimi veriyorum. Yemekler berber yenecek.

 

Etraftan:

 

- İyi de hacı abi, biz yiyecek getirmedik ki?

 

- Biz biraz tedarikli geldik. Onları kullanırız. Biterse de beraberce alırız. Sebze, meyve, ekmek gibi şeyleri de ortaklaşa alırız. Tamam mı?

 

- Vallahi bilmem ki?

 

En çok da sancılanan Ejder abi idi. naçar kabullendik. Daha ilk emirde Emire itaatsizlik ayıp değil miydi?

 

Selahattin efendi yemek alış verişini üstlendi. Birisi kadınlarla ilgili işleri üstlendi. Birisi daha başka işleri derken, odaya hem bir düzen, hem de bir muhabbet geldi.

 

Hazırlandık ve İlk defa kabe ziyaretine yola çıktık. Ejder Efendinin durumunu Ali Amcaya açtım.

 

- Tamam, dedi. En üst kata çıkarız. Tahir Büyükkörükçü hocanın arkasına otururuz. O da kapalı yerden kurtulur.

 

Mescid-i Haram’a yaklaştığımızda büyük bir izdihamla karşılaştık. Ben Ejder abinin kolundaydım. Ama kalabalıkta zorlanıyordu. İçimden hep onun için dua ediyordum. Derken döner merdivenlere ulaştık. Ama Kabe tarafından, yani mescidin içinden hamam gibi bir sıcak hava ve hava gazı gibi bir insan teri kokusu geliyordu.

 

İçimden “eyvah, şimdi düşer bayılır bu adam” diyor ve Allah Teâlâ’ya yalvarıyordum. Ama ona bakıyorum, çok sakin ve mütevekkil görüyordum. “Ee, güngörmüş, ümur görmüş adam, katlanıyor ve bozuntuya vurmuyor, helal olsun” diyordum. Derken merdivenlere bir şey oldu ve insanlar üstümüze doğru yuvarlanmaya başladı. “İmtihan” diyordum içimden, kolunu sım sıkı tutarak Ejder Efendinin. Neyse güç bela yukarıya çıktık ve bir yere oturduk. Orada iyice dinlendik. Sonra tavaf , say derken işler düzene bindi ve rutin programlar başladı.

 

Öğle namazına bazen Kabe’ye gidemediğimiz oluyordu. Kabe dışında kalan vaktimizi odamızda tefsir dersleri, ilmi soru cevaplar ve zikirlerle geçiriyorduk. Arkadaşlar azıcık malayani laflara girince başkan ikaz ediyor, susturuyordu. İşimiz çok güzel olmuştu.

 

Bir güzelliği daha haber vereyim size. Hani biz güç bela kalabalığı yara yara yukarı çıkmıştık ya. Ejder Efendi bana ne dedi beğenir misiniz?

 

- Hocam, ben Mescid-i Haram’a yaklaşınca kalabalığı gördüm ve içimden “biz burada bittik” dedim. Siz kolumu tutarken ben sizlere belli etmeden sükunetle ölümü bekliyordum. Hele bir de kapıdan içeri girerken o izdihamı görünce, büsbütün kendimi unuttum. Ama tam o sırada bir hal oldu. Oradan bana doğru bir hava verildi. O hava, ben ciğerden ameliyat olduğumda oksijen çadırındaki verilen oksijenin sanki aynısıydı ve beni canlandırdı. Büyük bir dinçlikle yukarıya çıktık. Bu Allah Teâlâ’nın lütfuna şaştım kaldım.

 

Demek bize sıcak ve ter kokulu nahoş gelen hava, ona oksijen gibi temiz ve serin olarak sunulmuştu.

 

İşte hac buydu. En onulmaz yerde, en daraldığın yerde, açılan onlarca kapı demekti ve bunu az çok herkes orada bir şekilde yaşıyordu. Kimisi sırrını saklıyor, kimisi de şaşkınlıkla dostlarıyla paylaşıyordu.

 

 

 

Güzel Bir İnsandı Vehbi Şirikçi  IV.

 

 

Vehbi ağabeyi işte o hacda tanımıştım yakından. Hani derler ya, “bir insanı tanımak için ya yoldaşlık edeceksin, ya da alış veriş” diye. Ben de o güzel insanı hem yoldaşlığı, hem de alış verişiyle tanıdım.

 

Sıcacık bir dosttu Vehbi abi. Güler yüzlü, tatlı dilli idi. Değer verdiğini, sevdiğini belli ederdi. Cömertti. Fedakardı. Yardımseverliğinde ivazsız ve garazsız idi. Karşılık beklemezdi yani. Sıkıntılarını söylemez, sıkıntı vermez, ama sıkıntılara ortak olmak isterdi. Zeki idi. Konuşmasına dikkat ederdi. İnsanları kırmamaya, incitmemeye önem verirdi.

 

Ailesine ve evlatlarına çok düşkündü. Ali amcasını rahat ettirmek için çektiklerini ben bilirim. Ali amca orada hastalandı. Bir ara hastanede de yattı. İlgilendi amcasıyla, asla yalnız bırakmadı. Yüzü gölgelense, “acaba neden?” diye saatlerce düşünür ve onun sıkıntısını gidermeye çalışırdı.

 

Bir gün hastanedeyiz. Ali amca orada yatmak zorunda kaldı. Hastabakıcılar bir “ördek” getirdiler. “Yerinden kalkmadan bunu kullansın” dediler.

 

Ali amca “siz gidin” diyordu. Belli ki yeğeninin bu hizmetinden utanıyordu. O da “amca sizi nasıl bırakır da giderim?” diyordu. İkisi de şaşkındı. Ben atıldım: “Birimiz gider, birimiz kalırız. Ali amca haklı, ikimizin de kalması gerekmez. İlk nöbet benim.”

 

Vehbi abi bunu hiç unutmadı. “O gün ikimizi de kurtardın” derdi.

 

Bir acaip şey daha vardı. Aradan yıllar geçiyordu, her karşılaştığımızda bana öyle hac hatıralarımızdan bahsediyordu ki, ben onları gerçekten unutmuştum. Hatta bazısını o söylese de hatırlamıyordum. Anladım ki bu adam hep kutsal topraklarda yaşıyordu hayalen. Hep oralarda gezip tozuyordu ruhunda. Yoksa yıllar sonra unutmamak mümkün değildi. Ama o öyle canlı tutuyordu ki içinde, izin vermiyordu o hatıraların çekip gitmesine…

 

Önce Ali amca öldü. Sonra Ejder efendi. Derken Fahrettin efendi de. Karşılaştığımızda “kaç kişi kaldık? Gidiyoruz birer birer. Birbirimizi daha çok görmeliyiz.” derdi.

 

Derdi ama, büyüyen şehirde birbirimizi görmemiz biraz da zor oluyordu gittikçe. Önce o Bonmarşe’den ayrıldı, yeni sanayi yanında “İstikbal” ürünlerinin bölge bayii oldu. Sanayiye işimiz düştükçe uğrardık. Sonra bize göre biraz daha tenha bir yere aldılar iş yerini. Ancak özel gidilirdi.

 

Arada bir uğrardım ben. Kendisi zaten hiç uğrayamazdı. İş adamıydı ve sanırım işi başından aşkındı. Biz vardığımızda hiç yalnız bırakmaz, işini araya sokmazdı. Öğle yemeğinde gelmemizi hassetsen tenbih ederdi. Çok da güzel çaylar demlenirdi. Tatlı sohbetler ruhumuzu canlandırır, kutsal topraklar bizi çağırırdı yanından ayrılırken. Her defasında “aman estağfirullah” desek de dış kapıya kadar uğurlardı.

 

Şimdi fakir ve Selahaddin Kanat kaldık geride. Kim bilir, bizler ne zaman tekrar kavuşuruz kabir aleminde?

 

 

Güzel Bir İnsandı Vehbi Şirikçi  V.

 

 

Hac’dan döndükten sonra sanki yeniden tanıştık Vehbi ağabeyle. O Bonmarşe’de çalışıyordu. Bizim evimiz de o zaman Sokakbaşı’ndaydı. Okuldan gelirken veya çarşıya çıkınca hemen karşılaşırdık onunla. Sıcak çaylarımızı yudumlarken demli sohbetlerimiz olurdu.

 

Bu sohbetlerin ana konusu hac hatıralarıydı. O tatlı tebessümüyle bir başladı mı bitiremezdi oraları anlatmaya. Aman Allahım, bu adam nasıl da aşıktı oralara?

 

Neden?

 

Araplar, “şerefül mekan, bil mekin” derler. “Mekanın şerefi oturandandır” demektir. Bir adam oraları neden sever belli değil mi? Bu da Allah Teâlâ ve Resulünün sevgisinin delili değil mi?

 

Tabi bu arada başka konular da konuşuruz. Bu konular bazen eski Maraş ve adamları, hoca efendiler, ilim tahsili, ortak dostlar, tasavvuf, musiki, kitaplar, hizmetler, yer yer siyaset, yönetim, İslam dünyasının ve ülke müslümanlarının dertleri, ticaret, muamele temizliği, edep, nezaket ve terbiye… gibi çok karışık ve değişik konular olurdu.

 

Vehbi abinin görme ve kulaktan duyma geniş bir kültürü vardı. Ne derece kitap okuduğunu anlamadım, ama ilme karşı müthiş bir sevgisi ve saygısı vardı. Dolayısıyla ilim adamlarına, hoca efendilere karşı da çok saygılı idi.

 

Sanırım çocukluğunda ilme heves etmiş ama babasının yanında ticarete almasıyla bunda muvaffak olamamıştı. Belki de içinde bir ukde kalmıştı oradan. Okuma arkadaşı İsmet Karaokur Hocadan çok bahsederdi. Belki de onun vesilesiyle Konya’dan bayağı dostlar edinmişti ve bu vasıtayla ortak dostları Tahir Büyükkörükçü Hoca Efendiden çok bahsederdi. Hatta Hacı Veyiszade Mustafa Efendiden de bahsederdi.

 

Mesela bir sohbette ondan şunu duymuştum: Allah Teâlâ dostlarından Hacı Veyiszade Mustafa Efendi bir bayram sabahı en güzel elbiselerini giyinir ve erkenden sabah namazı için camisine yollanır. İyi de bir yağmur yağmaktadır Konya’nın üstüne. Odalarda lambalar yanmış, insanlar uyanmış, namaza hazırlanmaktadır. Hoca Efendi  dar sokaklardan geçerken bu arada yolda bir Kur’an sesi duyar. İçeride bir adam Kur’an okumaktadır kibar kibar. O lahuti ve feyizli sabah vaktinde aşkla okunan Kur’an-ı Kerîm’den mest olan Hoca Efendiye bir sürpriz de secde ayeti olur.

 

Secde ayetini duyan Hoca Efendi, “Allahu Ekber” diyerek secdeye kapanır. Kapanır ama, ne elbise kalır çamurdan, ne sakal ve yüz. Mecburen geri döner ve değiştirir üstünü yeni bir abdestle.

 

Hoca Efendileri çok sever ve sayardı Vehbi Efendi. Onlara bir laf gelsin istemezdi. Onları sevmenin bir iman borcu olduğunu bilirdi. Bir defasında şöyle anlatmıştı: Dayızade Ziya Efendiye Kapalı Çarşı esnafından birisi, “Hocalar damah olur” demiş.

 

Buna fevkalade sinirlenen Ziya Efendi derhal “tecdid-iman ve tecdid-i nikah gerekir” demiş.

 

Bu olay üzerine babası onlara tenbih edermiş: “Aman oğlum, hocalara hakaret adamı dinden imanda çıkarır, dikkat etmeniz gerekir.”

 

Maalesef hocalara hakaret bir devrin sembolü olmuştur. Cumhuriyet, şeriatı ve onu öğreten medreseleri kaldırınca, hocaları ve müderrisleri de isiz bıraktı. O zamanlarda böyle camiler de yoktu. Olanlar da ya ahır yapılmış, ya at deposu. Ya da atıl bırakılmış. Hatta satılan camiler de var. Maraş’ta bir zamanlar böyle 12 veya 14 caminin adı ve yeri çıkarılmıştı. Hatta bir kısmının eski Maraş resimlerinde görüntüsü var, şimdi kendisi yok.

 

Yani hocalara iş yok. Çocuk okutmak da yasak. Peki ne yer içer bu hocalar?

 

Halkı hocalardan soğutmak isteyen yeni rejim, onlara iş vermediği gibi, hep gözden düşürmek için mekteplerde hocalar aleyhine kampanyalar açar. Gazetelerde, dergilerde, hikaye, roman, tiyatro ve sinemalarda hocalar hep cahil, gerici, çağ dışı, kirli, pinti, dilenci, kadın göbeği yazan, muskacı, üfürükçü, din istismarcısı olarak anlatılır.

 

Hocayı öyle bir resmederler ki, uzun ve karma karışık sakalı, öfkeyle açılan ağzından akan salyası, elinde sopası eksik olmaz.

 

Maksat hocaları itibardan düşürmek ve halkın peşlerinden gitmemesini sağlamaktır. Başarmışlardır da. Bu gün hoca cemiyette en itibarsız insanlardandır maalesef.

 

İtiraz mı ediyorsunuz?

 

Cemiyette bir hakimin, savcının, komiserin, avukatın, doktorun, mühendisin yanında, bir de hocanın itibarına bakınız. Ya da kızınızı onlardan biri veya hoca istese, ne yapacağınızı düşününüz. Bir başka gösterge; oğlunuz bir meslek ve okul seçecek. Yukarıdaki mesleklerden birine mi, hocalığa mı yönlendirirsiniz tercihini?

 

Bir gün Tekir’de bir lokantadayız. Birkaç tane Hoca Efendi de var yemekte. Millet hem onları seviyor, hem de hocalardan yana gevezelik ediyor. Biri şu meşhur tekerlemeyi getirmesin mi?

 

“Bir tarlaya bir öküz ve bir hoca girmiş. Çocuk öküzü çıkarmaya koşarken, babası bağırmış, “oğlum hocayı çıkar, hocayı”…

 

Yani hoca öküzden daha çok yer ve zarar verirmiş…

 

Buz gibi bir hava esti.

 

Bana birisi bunu sordu. Ben de “bir insan bir hoca ile, sırf hoca olduğu için alay ederse, hatta hoca kılığı diye sarık, sakal ve cüppe ile alay etse, dinden çıkar, kafir olur. Hanımından nikahı da gider. Müslüman olmak istiyorsa iman ve nikah tazelemesi gerekir” dedim.

 

Ortalık bir kere daha buz gibi oldu.

 

Derken hocalardan biri de şunu anlattı: “Böyle bir mecliste, yemek başında biri bu hikayeyi anlatmış, millet de gülmüş. O zaman Hoca Efendi “ben geriye çekiliyorum, öküzler yemeye devam edebilir” demiş.”

 

Bu sefer de hep berber güldük ve işi tatlıya bağladık.

 

 

Güzel Bir İnsandı Vehbi Şirikçi  VI.

 

 

Vehbi Şirikçi merhum 1938 de Kahramanmaraş’ta dünyaya gelir. Babası şehrin eşrafından ticaretle uğraşan Şirikçi Mehmet Efendidir. Annesinin ismi Saadettir ama, Zekiye diye meşhurdur. Metin ve Ahmet küçük kardeşleridir.

 

İlkokulu bitiren Vehbi Efendi okumak ister. İsmet Karaokur ile birlikte

 Bahçecizade’den dini derler alırlar. Ama okumadan yana talihi yoktur. Babası, ya o günün şartlarından ve yalnızlığından, ya da ticarete kabiliyetinden okutmaz onu. Yanına alır ve istikbalin iş adamı olarak büyümeğe başlar.

 

1957 yılında eşi Saadet Hanımla yolları kesişir ve 51 yıllık saadet dolu yılları yaşarlar birlikte. Bu mesut yılların sırrını hacda azıcık gördüm ben. Çok az da olsa onları yan yana görüyor ve aralarındaki sevgi, saygı, edep, ciddiyet, istişare, dinleme ve değer verme, hizmet, iş bölümü, kendine düşeni yapma, misafirperverlik ve zahmete katlanma gibi mutluluğun kodlarını müşahede ediyordum.

 

Bu mutlu birliktelikten üç tane göz aydınlığı hasıl olur; Osman Hulusi ve Ahmet Kamil beyler ile Yıldız hanım. Allah esirgesin, tanıdığım her iki evladında da hem sima itibariyle, hem de karakter yapılarıyla babalarının izlerini gördüm.

 

Öyle sanırım ki tasavvufun konuşulduğu, derviş hikayelerinin anlatıldığı, yaşayan sufîlerin ziyaret edildiği manevi bir ocakta ve ortamda büyüdü Vehbi Efendi. Bir tarafta Darendeli Muhammed Hilmi Efendi ve halifeleri, bir yanda askerliğini Maraşta yapan Osman Hulusi Efendi, İlmiyeden Hafız Ali efendi, Bahçeci zade, Dayızade ve sair Maraş üleması, dervişanı onun ruh mayasını yoğurmuş ve maneviyatını kıvama erdirmişlerdi. Anladığıma göre küçük yaştan itibaren mahfuz bir ortamda dindar olarak yetişmişti. Evi ve işi ile yaşantısı oturmuş ve istikrar kazanmıştı. Bütün bunlar hayatına bir huzur ve sükun veriyordu. Çocuklarının ismine de sirayet etmiş bu huzur ortamı, onun manevi dinamiklerini oluşturuyordu.

 

Bu dinamikler onu gerek ülke içinde, özellikle de İstanbul’da, gerekse Mekke ve Medine’de iyi kullar ve Salih insanlarla tanıştırmıştı. Mahmut Sami Ramazanoğlu, Musa Tobaş, Mehmet Zahit Koktu, Osman Hulusi Ateş… gibi bir çok evliya ile tanışmasını ve sohbetlerini ondan ilgi ile dinlemiştim. Bunlardan birisine intisaplı değildi ama hepsini de sever ve saygıyla yad ederdi.

 

Öteden beri Milli Görüş hareketini desteklemiştir. Müftülüğe, imam Hatibe, Kur’an Kurslarına yardımlarda bulunmuş, başta Saçaklızade olmak üzere birçok dernek ve vakıfa maddi ve manevi destek çıkmış, yardım etmiştir. Cömerttir, misafirperverdir, ikram sahibidir. Misafirlerine eliyle hizmeti severdi. Küçük büyük herkese nazik ve kibar konuşurdu. Onun yanındakiler, onun terbiyesine bakarak edepli olmak zorunda olduklarını hissederlerdi. Konuşurken tebessüm yüzünden nadiren giderdi.

 

Bu ve benzeri birçok güzel huylarıyla birlikte arkasında bir sevgi ve dua dostları bırakarak Hakka yürüdü Vehbi Efendi. Tıpkı adında da olduğu gibi, Hakkın bir hibesiydi, bağışıydı ve nitekim sonunda yine Ona gitti. Onun dostlarının güzelliğinden de belliydi iyilik ve güzelliği.

 

Dünya böyledir işte. Şair, "İşte geldik gidiyoruz - Şen olasın Halep şehri" demiş. Geliyor ve gidiyoruz. "İnna lillah ve inna ileyhi raciûn". Bir gün Halep de gidecek, Maraş da. Önemli olan, arkasından "iyi insandı" dedirtebilmek. Zira cenazenin arkasından yapılan konuşmalar önemlidir. Orada halkın dili, Hakkın dili olur. Ölüm ciddi olduğu gibi, ölenin ardından konuşulanlar da ciddidir. Kimse yapmacık konuşmaz o zaman. İşte o şehadete Allah Teala da değer verir.

 

Dikkat ettim, Vehbi Efendinin arkasından hayırdan başka tek bir söz duymadım. Ne güzel bir yâd-ı cemîl bırakmış.

 

Gün gelecek, hepimiz de öleceğiz. Allah hepimize de saati gelince güzel ölümler nasip eylesin. 

 

Dostlarımız