SERDAR YAKAR

         Garaj Müdürü Gilge Adam  

          

 

           Serdar Yakar beyi en son garaj müdürü iken ziyaret etmiştim. “İlim ve İktidar” kitabımı sunmuş, son bir defa okumasını ve dipnotları düzenlemesini istirham etmiştim kendisinden.

 

         Odasına girerken beni bir gülmek alıyor. Kendimi tutmaya çalışıyorum. Elbette bir dostla karşılaşıldığında gülünür ama, benimki fazladan bir gülme oluyordu. Ne yapayım, gülmekten kendimi alamıyordum. Şimdi bile gülerek yazıyorum bunları… Yavuz Selim güldü mü etrafındakiler kaçacak delik ararlarmış. Bu gülmelerde acı ve hayıf da var tabi. Serdar Bey ve Garaj müdürlüğü…  Serdar Bey ve Otobüs müdürlüğü…Hadi gülme bakalım. 

 

         Kahramanmaraş’a geldiğinde bir kültür fırtınası estirmiş adam, gazete dergi çıkarmış adam, kurduğu “Ukde” yayınlarıyla kırka yakın sayıda kitap bastırmış adam, bizzat kendisi ondan fazla esere imza atmış adam, yıllarca Kahramanmaraş Belediyesinde “Kültür Müdürlüğü” yapmış adam, şimdi karşınıza “Otobüs Müdürü” olarak çıkıyor. “Bu nedir?” diyorum, gerekçesini anlatıyor. Ama olmaz ki.

 

       Sonra onu Garajlara ziyarete giderken belediyeye geldiğini duydum ve sevindim. Ama yine üzüldüm. Çünkü yan binada, sıradan bir memurun bile odası olmayacak bir odada oturuyordu… Gene kültür müdürü olmuştu mahkeme kararı ile ama, işte gördüğü muamele.

 

        Buradan çok sevdiğim Belediye Başkanı Mustafa Poyraz Beye seslensem duyar mı acaba? Bu siteden haberi var mıdır bilmem ki? Bana kulak verir, dinler biliyorum. Yüz yüze konuşsak belki gerekçelerini de sıralar. Ama Sevgili kardeşim, aradan Ramazan ve bayram da geçti. Ne olduysa olmuş. Unutamayız mı olanları artık?. Bir kültür müdürüne gereken değeri veremez miyiz artık? Siz aynı zamanda gönül adamısınız, nazik ve kibar insansınız, hatır insanısınız. Biz sizi öyle tanıdık ve öyle kalmanızı istiyoruz. Siyaset kimi nasıl değiştirirse değiştirsin, ama ne olur siz değişmeden öyle eskisi gibi kalınız. Ve Serdar beyle kırgınlığı da bitiriniz. Bu bizim şahsımız ve kültür davamız adına bir istirhamımız… Sizin kıymetli zamanınızı almamak için pek görüşemiyoruz. İlk karşılaştığımda bunu sizden “o iş tamam” diye dinlemek isterim.

 

        Benim asıl yazacaklarım başkaydı. Ona yarın devam ederim inşallah. Selamlar dualar.

 

“Hiçbir Hizmet Cezasız Kalmaz”

 

Serdar Beyin odasına girince masasının üzerinde yeni bir kitap gördüm. Başlıktaki yazı vardı üstünde. Bana ilk çağrıştırdığı “Femen ya’mel misgale zerretin hayran yerah” ayeti oldu. “yeni bir kitap mı?” dedim, güldü ve verdi.

 

Yakından bakınca alt başlığı gördüm: “Cezaevi Günlüğü”. İçim sızladı. Serdar beyle “Bu Sistemden İslama” adlı kitabımdan dolayı mahkemeye verilmiştik. O yayıncı olarak kolay yırtmış ama ben on ay ceza almıştım. Ama benimki de ertelenmişti. Beş yıl içinde yeni bir ceza olmadığı için de 28 Şubatın o soğuk hatırasından kurtulmuştuk. Fakat Serdar bey hiç umulmadık bambaşka bir sebepten 73 gün tutuklu kalmıştı.

 

Bizde de cezaevi hatıraları ilginçtir ve okunur. Sanırım bu konuda ilk okuduğum N.F.K. nın “Cinnet Müstatili” idi. Hüsnü Aktaş’ın cezaevi notlarını bir solukta okumuştum. Demek Serdar beye de böyle bir kitap yazmak nasipmiş. Eserler de sancılı doğarlarmış…

 

Serdar yakar ve cezaevi…  Ne kadar anlamsız üç kelime. Daha doğrusu uyumsuz. Serdar beyi ilk gördüğümde içime düşen izler şöyleydi: temiz ve mütebessim bir çehre. Yumuşak, nazik, kibar ve mütevazi bir kişilik. Sessiz ve çalışkan bir kültür adamı. Sıcakkanlı bir dost. Kahramanmaraş’a geldiğinde bir kültür havası estirmiş, dergi, gazete derken ilk yayınevimiz “Ukde”yi kurmuş, ilk kitabı da fakirin “Anılar Ve İbretler” olmuştu. Bizi yüreklendirmiş ve peşpeşe yedi kitabımızı basmıştı. Şimdi bu adam cezaevindeydi. Niçin? Aynı zamanda bir “kamu yönetici” olan Serdar beyden cezaevi yönetiminde istifade etmek,oraları ıslah etmek için mi, yoksa bu insanı cezalandırmak ve böylece onu ıslah etmek için mi? Zavallı cezaevi, dili olsa ne kadar utandığını nasıl anlatırdı kim bilir?

 

Dostluğun faydaları anlatmakla bitmez. Biz Serdar beyle sık karşılaşmayız, fazla düşüp kalkmayız ama içimizden sevgi trafiğini yoğun yaşarız. Uzaktan sevmek yani. Hani bir şarkıda vardır ya: “seni uzaktan sevmek – aşkların en güzeli”  ama bizimkisi öyle yakın olundukta katlanılmayacak ve uzaklığı zorunlu kılacak cinsten değil? Yanılıyor muyum Sresar bey kardeşim?

 

Bu dostluğu dile getirişim şundandır; bu kitap basılacak, dağıtılacak ve size ulaşırsa okuyacaksınız. Ama bakınız ben şimdiden okuyorum.

 

Baştan birkaç sayfa okudum daha. İlk günlerin sancısı… aile ile cezaevinde karşılaşmanın acısı… hizmetinin kıymetinin bilinmeyişi… adaletin kendisinden bekleneni vermeyişi… tarafgirliğin yıkımı… içten ihanetler… teftişler, sorgulamalar, mahkeme salonları, kaçmalar, kılpayı içerde olmalar, yeni kanun uygulansa hemen çıkma yerine anlamsız ceza çekmeler, cezaevinden insan manzaraları… ve hayatındaki en heyecanlı dakikalar ziyaretler. Belediye başkanları, milletvekilleri, daire müdürleri ve arkadaşları…

 

Biz de ziyaret etmiştik onu cezaevinde. Kuyruklar, yoklamalar, üst baş aramalar, salonlar, koridorlar ve sonra demirli, telli camlar arkasından telefonla konuşmalar… bakalım bizim bu ziyaretlerimizi de yazmış mı? Nasıl yansımış yüreğine acaba o ziyaretler… bilmem için okumaya devam etmem gerekiyor değil mi? Bulursam size de haber veririm. Öyleyse bu yazının devamı var demektir. Selamlar dualar.

 

 

Mahkum  Duygular

 

Şaka Bir hayli yer tutar insan hayatında. Tutmalı da. İnsan hep ciddi olamaz, hep tefekkürde, tezekkürde, tedebbürde olamaz. Dostlarıyla da olurken hep ciddi kalamaz.  Ciddiyet yorar insanı bir zaman sonra. Kalbin de, kafanın da dinlenmesi gerekir zaman zaman. Şakalar bunu sağlar. Şakalar gülme, neşelenme demektir. Bir dalgalanmadır değişik boyutlarda, bir yenilenme, üstümüzde kalan ağır tortulardan bir silkelenmedir. Şakalar ısınma demek insana karşı, tatlı bir yönelme, sevme ve sevilme demek, ülfet ve ünsiyet demektir.

 

 “Sevmeyen ve sevilmeyende hayır yoktur” der sevgili Peygamberimiz Efendimiz Aleyhis Salatu ves Selam. O da şaka yapardı. Kendisine yapılanları da hoş karşılardı. Peygamberliğini perde yapmazdı, açardı gönül kapılarını insanlara, yüreklendirirdi onları yakınlıklar için. Tabi içinde yalan, dolan, hakaret, alay, istihza olmayan nezih şakalardı onların yaptığı. Ve de yemekte tuz kadar olan şakalar… Yoksa iş olsun diye konuşulmaz, vakti gereksiz gülmelerle boğmazlardı. Tebessüm içindeki hüzün her zaman yaşanır, gülmek için hokkabazlığa, maskaralığa ihtiyaç duyulmazdı. Hele de etrafı güldüreceğim diye cehenneme dalmaları hiç hoş karşılamazlardı.

 

Serdar Bey de tutuklu kaldığı günlerde arkadaşlarıyla bol şakalar yapar. Sanırım cezaevinde kalan birisi için sağlık alametidir bunlar. Oralarda en önce bozulmasından endişe edilen ruh sağlığı açısından önemlidir şaka yapabilmeler. Nitekim cezaevindeki intiharlara dikkat çeker Serdar bey (s. 33). Yakın arkadaşlarının bu konudaki düşüncelerini aktarıyor. Allah (azze ve celle) korusun, bir yanda suçluluk duygusu ve vicdan azabı, bir yanda kendisine haksızlık yapıldığı, bir yanda cezaevinde gelecek ölümler düşünüldüğünde intihar çok uzaklarda değil, mahkumların arasında volta attığı düşünülebilir. O yüzden, haksız yere yattığına inanan ve zaman zaman resmi dilekçelerle bunu yetkililere duyurmaya çalışan, hele hele de yeni ceza yasasına göre yatmaması gerekirken yok yere yattığına inanan, gerçekten suç işlemiş nice katillerin, ırz düşmanlarının, teröristlerin,  hortumcuların, hırsızların birer birer yeni yasadan yararlanarak cezaevinden salıverildiği günlerde kendisinin hala içerde kalışına karşın, oğlunun babasını öyle görmemek için görüşmeye gelmediği, kızının ızdırap dolu iç dünyasının tercümanı olararak “bu ülkeden gitmeli” dediği, eş ve diğer çocuklarının bin bir zahmetle görüşmeye gelebildiği, “görevi kötüye kullanmaktan” mahkum  Serdar beyin bazen “koğuş ağalığına” soyunması, bazen yeni gelen acemi tutuklunun derisini yüzecek olması gibi şakaları, ruh sağlığını göstermesi açısından fevkalade önemlidir ve bir insani olay olarak da hoşa gitmektedir.

 

İrşad ve tebliğ her zaman her yerde gerekli. Bir kutlu doğum programının mahkum gözünden nasıl görüldüğünü okuyoruz anılarında. Sanırım bu programı yapanlar da bu satırları görseler, daha bir arzulu ve iştahlı yaparlar, daha bir emek ve kalite katarlar yaptıklarına. Görüyormusunuz, cezaevi notları kimleri nasıl ilgilendiriyor!...

 

Günlükte yazar sık sık “benim ülkem” dediği bu memlekette yaşanan acı olaylardan, amansız çelişkilerden, savrulan insanlardan ve insanı unutmuş kurumlardan bahseder. Bu konuların başında haliyle hukuk, adalet ve yargı sistemi ve insanları gelir.  Hukuk bizim ülkemizin en köklü sorunlarındandır. Yazar bahsetmez o tarafından ama, hukuk aslında yabancıdır insanımıza. Batıdan tercüme edilerek alınan hukuk, batıdaki gelişmeyi bile takip edememiş, apayrı bir dünyanın insanı sayılan bu ülke halkına zorla giydirilmiştir. Olmayan yerlerinde hukuk kesilip biçileceğine, insanımız kesilip biçilmiştir. Hukuk adamları, ideoloji adamları halindedir. Hele bir de darbe zamanları gibi halkın tamamen dışlandığı zamanlarda hukuk, hukuksuzluğun aleti kesilmiştir. Brifink hukukçuluğu şu çağda hala geçerlidir. Bunun üstüne bir de cehalet eklenirse, seyreyleyin manzarayı. Bizim de dışardan takip ettiğimiz yayınları Serdar bey, içinde bulunduğu durumun da bir gereği olarak kesip arşivlemiş, bize tekrar kalıcı olarak sunmaktadır. Yapılan istatistiklere göre ülke mahkemelerinin verdiği kararların yarısı bir yanlışlıktan ötürü yargıtaydan tekrar bozularak dönmektedir. Bu ne demek Allah aşkına… Yargıtayın da durumu ayrıca içerde anlatılmaktadır…  bir yargı yetkilisinin feryadını herkes duydu: “Hakimler vicdanları ile cüzdanları arasında sıkışıp kaldılar”. Rüşvet kol gezmekte. Konjötör efendi istediğini yaptırmakta. Eleman sayısı yetmemekte, dosyalar hakim azlığından kabardıkça kabarmakta, mahkeme masrafları karşılayamadığından bazı davaları görememekte, hatta mahkumların cezaevinden getirilmesi bile sorun olmakta…

 

İçerde yatan binlerce mahkum, atıl vaziyette günde üç öğün yemekte, kaloriferli odada yan gelip yatmakta. Masraflar evine ekmek götürmekte zorlanan zavallı milletten çıkmakta. Yedi mahkemede suçunu itiraf eden adam, mahkumiyet kararını alamamakta bu arada… Gülermisiniz ağlar mısınız…

 

Siyasetin yozlaşması, bürokrasinin hantallığı, insanların cehalet ve fakirliği, iş dünyasının acımasızlığı gibi daha bir çok konular yer yer serpiştirilmiş günlüğe. Kış günleri yaklaşırken, hafta sonunu nasıl geçirelim diyenlere işte ilginç bir kitap. Ama önce bir basılsın hele. Herkes benim gibi şanslı değil.

 

Bitirmeden önce merak edenlere söyleyeyim; benim ziyaretimi de yazmış günlüğe. Ben unutmuştum ama 10.05.5005 Salı günü ziyaret etmişiz Serdar beyi cezaevinde bir gurup arkadaşla. Nasıl bir etki bırakmış bu ziyaret? Artık onu da siz okuyun canım. Ama şu kadarını söyleyeyim; yazmasaydı alınacaktım galiba… 

 

Dostlarımız