MUSTAFA SUNGUR

Mustafa Sungur’un Ardından 1

 

Dün(*) hakkın rahmetine kavuşan Bediüzzamanın talebelerinden ve nur kahramanı olarak tanınan Mustafa Sungur, bugün son yolculuğuna uğurlandı.(02 12 2002)

Cenaze namazına Başbakan recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, Bediüzzamanın talebelerinden Mehmet Fırıncı, Hüsnü Bayram, Abdülkadir Badıllı ve Abdullah Yeğin gibi çok sayıda isim katıldı. Cenaze namazı öncesi Sungurun talebeleri ve sevenleri Fatih Camii avlusunu tıklım tıklım doldurdu. Yer bulamayanlar cenaze namazını caminin merdivenlerinde kıldı. Cenaze namazını Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez kıldırdı.

Cenaze namazının ardından besmele çekerek konuşmaya başlayan Başbakan Erdoğan, "Aziz ve değerli kardeşlerim, öncelikle şu anda ebediyete uğurladığımız Mustafa Sungur ağabeyimize haklarınızı helal ettiniz. Hakkımız helal osun. Ömürleri boyunca bu gök kubbede hoş bir seda bırakma uğruna onlar büyük mücadeleler verdiler. Eza, cefa çektiler. Bu cefalar inanıyorum ki onların yanında götürdükleridir. Gösterdiğiniz bu ilgi sebebiyle Allah sizden razı olsun diyorum." dedi. 

 

Evet, bir zamanlar bu adamlar ve üstatları “nurcular” adıyla takip ediliyor ve haksız yere işkenceler altında zindanlarda yatırılıyordu. Memleket için dinsiz imansızlardan, ihtilalci komünistlerden, eşkıya, anarşist ve teröristlerden daha tehlikeli görülüp takip altında tutuluyordu. Haksız yere yapılan acı sürgünler yetmiyor, yıllarca suçsuz sudursuz zindanlarda çürütülüyordu. Bahar aylarında bile soba yaktırıp kapı ve pencereleri açtıran Bediuzzaman Said Nursî (ks), kışın sobasız taş hücrelerde yataksız yatırılıyordu. Ölmeyince zehirler veriliyordu ama öldürmeyen Allah öldürmüyordu. Zira o manen görevliydi. Vazifsini tamamlayacaktı.

Neydi o manevi vazife ve nasıl verilmişti?

O tatlı hatırayı anlatmalıyım. Bu olayı bendeniz ikinci ağızdan dinlemiş üçüncü kişiyim elhamdü lillah. Ama basında geçeni vermek, yazıda daha objektif olacağından, işte size bir iktibas:

“Altınoluk dergisi Şubat-2003’te 204. sayısında Sami Efendi’nin Kaddesallahu sırrahul aziz talebelerinden Osman Şevket Yardımedici Hocaefendi ile yapılmış bir röportaj yayınladı. Osman Şevket hocamız, Sami Efendi hazretlerinin Kaddesallahu sırrahul aziz 1953’de Şam’da muhacir olarak kaldıkları zamanları anlatıyor. Konumuzla alakalı bir bölümü aktarıyoruz:

“Bediüzzaman hocaefendinin eski talebelerinden Abdülmecid Efendi vardı Şam’da. Eski Kürt âlimlerinden. Her zaman da Şam’a inmiyor. Ben bunu anlattım. “Ziyaretine gidelim” dediler. Haber verdik. Gitmek için otobüs durağına gittik. Otobüs beklerken bana “bir dakika bekle” dedi. Nereye gidiyor diye baktım. Vitrinine dizi dizi peksimet dizmiş bir ekmek bayiine girdi. Peksimet alarak geri döndü. “Bunlara, büyük insanlara hürmet etmek lazım” dedi.

Otobüse bindik, oraya vardık. Abdülmecid Efendi ile sohbete başladılar. Abdülmecid Efendi, Bediüzzaman’dan okuduğu derslerden anlatıyor. Üstadımız da Bediüzzaman’ın sık sık Es’ad Erbili Efendi hazretlerini ziyarete gelmesini anlatıyor.

Sami efendimiz: “Bendeniz Kelami dergâhında hizmet ederken Bediüzzaman hazretleri başında poşusu, belinde silahıyla, efevari bir kıyafetle ziyarete gelirdi. Bediüzzaman hazretleri o zaman gençti. Es’ad efendimize sorular sorardı. Cevabını alınca “Allahü ekber” der, hemen ayağa kalkardı. Esad Efendi’den Kadiri dersi aldı.

Bir defasında Bediüzzzaman gittikten sonra, Es’ad Efendi “Bu genç, gençlere hizmetle görevli. İstikbalde gençlere iman davasında çok büyük hizmetler yapacak. Ama hâlâ kendisi bunu bilmiyor, kendisine söylenmedi” dedi.

Evet, bir maneviyat aleminde bir meclis toplanıyor ve verilen vazifeler taksim ediliyor. Bediuzzaman Said Nursî (ks) Hazretleri o mecliste yok. Ona da “gençliğin imanına hizmet” görevi veriliyor ama henüz haberi yok!

Allahu Ekber!

Tasavvuf ve tarikatları, keramet ve mucizeleri inkar eden kalbi ve ufku dar, irfanî eğitim ve terbiyeye muhtaç kardeşlerimiz varsın inanmasınlar, varsın “Allah kainatı idarede bunlara mı muhtaç? “desinler, varsın anlamadıkları her meselede bayağılığa kaçarak hemen ağız alışkanlığı ile düşünmeden “bu şirktir” deyiversinler,  ama “gaybe iman” en büyük özelliğimiz olan bizler i bu meclis zevkten bayıltıyor çok şükür. Keşke o kardeşlerimiz de peşin hükmü bırakarak bu meseleyi ciddi bir araştırsalar. Ya da “inanan inansın” deyip geçseler de lisanlarından müminleri selamette kılsalar.

Her ne ise, biz kıssaya devam edeceğiz inşallah.

--------------------------------------------------

(*) Bu yazı 02 12 2002 de yazıldı ama seri halinde giden gündem konumuz bitmediğinden bu güne kaldı. Güncellik gitse de dersler ve ibretler devam ettiği için yazıyı iki hafta sonra yayınlamakta bir mahzur görmedik. Ruhu şâd olsun!

 

Mustafa Sungur’un Ardından 2

 

İşte Bediuzzaman Said Nursî (ks) kendisine verilen bu manevî vazifeye başladığında onun etrafında yavaş yavaş hizmet ehli insanlar yer almaya başlarlar.

Burada benim de çok değer verdiğim önemli bir hakikat kendini gösterir; şahsiyyet. İnsanların da dikkatini Üstadın ilminden evvel şahsiyyeti çeker. İşin püf noktası da burasıdır zaten. O tebliğ ve irşadında yaşadığı hâliyle söylediği söze asla ters düşmeyen birisidir.  Anlatması ile yaşantısı aynı hakikatlardı. İman, ibadet, ihlâs, zühd ve takvâya a’zâmî derecede dikkat ediyordu. Kur’ânî hakikatleri Peygamberî bir düstur ile tebliğ ve irşat ediyor, bu vazifesinin karşılığını sadece Allah’tan bekliyor, insanlardan hayret edecek, hatta yer yer garipsenecek kadar istiğnâ ediyor. Nefsini kontrol etmede, şan, şöhret ve riyadan kaçınmada hayret edilecek bir tavırla başarıyı yakalıyordu.

Bediüzzaman (k.s), ruhi ve kalbi hayatı derin ve engin bir his insanı olmasıyla beraber, bütün ömrünü Kur’an ve sünnetin gölgesinde yaşamış, her halükarda şeriata bağlı bir hayat sürdürmüştür.  O tebliğ ve irşadını Kur’ân’la yapmış, onu tefsir edip açıklamaya çalışmış, hep onu nazara vermiştir.  Bunu yaparken de Hz. Peygamberin (sav) İslam’a dâvet metoduna uygunluk içinde hareket etmiştir. Haliyle başarı da bir ihsan-ı ilâhî olarak tecelli etmiştir.

Böyle olunca insanlar inandıkları ve güvendikleri bu tür adamlara kalplerini açarlar ve oradan nur alırlar kapasiteleri kadar. İlim ve maneviyat yansır birinden ötekine alakaları nisbetinde. Sıdk, ihlas eritir onları.

Bediuzzaman Said Nursî bir gün talebelerine dönerek “Siz bana hizmet ediyorsunuz, acaba hizmetimizin karşılığında bize ne verecek diyorsunuz. Ben size ücretinizi daha önce vermiştim. Siz Risale-i Nur okumakla ücretinizi almışsınız. Efendiler, emsaliniz şimdi  meyhaneden çıkmıyor” der. Bu mükafat uhrevi midir, dünyevi midir, yoksa ikisi birden midir, artık siz karar veriniz.

Bediuzzaman Said Nursî’nin (ks)talebeleri için de durum aynen böyledir. Onun etrafında halelenenlerin her biri birer alim olamasalar da, birer iman ve hizmet kahramanı olurlar. Büyük bir yükün altına gönüllü girerler sonra. Çok çile çekerler, çok zahmet çekerler. Korkuyla, açlıkla, ayrılıkla, gurbetle, eziyetle, işkenceyle, hapislikle, zorlukla, zahmetle, fedakarlıkla maldan, candan, ev barktan, eş dost ve akrabadan yana denenirler. İmtihandan imtihana sınanırlar. Çok şükür başarıyla geçerler bu sınavlardan. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan hizmete devam ederler. İlahî yardım, destek ve nusret görürler artık bundan sonra.

Allah bir kulu sevince kullarına da sevdirirmiş. Sevilirler böylece Üstad ve kendilerine takılan isimleriyle “Nurcular”. Gönülleri cezbederler. Dağılırlar Anadolu’ya hizmet için şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy. Ellerinde kağıtlar vardır tomar tomar. Sonra defter olur o kağıtlar, risale olurlar ve derken kitap olurlar sonra cilt cilt. Adını “Risale-i Nur” koyarlar. Evlerde, “medrese” denilen özel evlerde ve hapishanelerde okunur bunlar. İnsanlar anlamasa da hoşlanırlar bu okunandan. Dinler ve dinden imandan zevk almaya başlarlar. Hayatlarında müsbet değişimler hissederler.

Bu müsbet değişimin en önemlisi ve önde geleni ise hizmet etme arzusudur. Bulaşır birinden ötekisine bu arzu. Asr-ı Saadette çöllerde vahiy taşıyan, vahalarda Kur’an-ı Kerîm okuyup açıklayan  sahabiler gibi kendi çaplarında “Risale-i Nur” taşımaya başlarlar beldeler arasında. Çağın tebliğ ve cihadı artık budur. Yani “Risale-i Nur” okumak ve okutmak.

Aslında dili ve uslubu ağır, mevzusu derin, ama ifadesi kapsamlı ve maksada muvafık bu akaid, kelam, ahlak, tasavvuf, tefsir, tarih konulu “Risale-i Nur”lar, belki hakkıyla anlaşılamazlarsa da insanların kalbine nüfuzda, ruhunu etkilemede hayret verici bir tesire sahiptir. Hele de bir alimin dilinden şerh edilerek anlatılırsa, doyumsuz sohbetlerde insanın gönlünü hamur gibi yoğurur.

İşte bu hizmet kahramanlarından birisi de Mustafa Sungur merhumdur. Onu daha yakından tanıyabilmek için gelecek yazımızda kısa bir hayat hikayesini alıntılayalım.

İnşallah.

 

Mustafa Sungur’un Ardından 3

 

Merhum Mustafa Sungur ‘un kısaca biyografisi şöyledir:

29 Eylül 1929 tarihinde Eflânide doğdu. İlkokuldan sonra Kastamonudaki Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt yaptırdı. Çalışkan bir talebeydi. Bu okullardaki malum lan din karşıtlığına rağmen, gerek ailesinde bulunan hocalar vesilesiyle, gerekse küçükken aldığı dinî eğitimin etkisiyle çok fazla etkilenmedi.

1945 yılında, henüz 16 yaşında iken evlendi. Şerife, Ahmed Said, Muhammed Nur, Saide Nur, Aynur, Cihannur, Nurullah adında yedi çocuğu vardır.

O yıllarda, daha sonra hizmetine gireceği Said Nursîyi sadece duymuşluğu vardı. Risaleleri 1946 yılında, Ahmet Fuat Efendi ile Safranbolulu Keçeci Mehmet Efendi vesilesiyle tanıdı. Said Nursîyi tanıdıktan kısa bir süre sonra, ona hitaben mektuplar kaleme aldı. Bu mektuplarda, önce köy enstitüsünde edindiği izlenimleri aktarıyordu.

Bu mektupları yazarken, genç bir Nur talebesi olan Mustafa Sungur, bir yandan da heyecanlı bir bekleyiş içindeydi. Nur dairesine girebilmeyi, Üstadın kendisinden bahsetmesini, kendisine talebem demesini hasretle bekliyordu. Talebeliğe kabul edilmeyi kainatın en büyük hediyesi olarak görüyordu.

Risale-i Nurun anlam ve önemini yaşayarak kavrayan Mustafa Sungur, genç bir Cumhuriyet öğretmeni olarak Safranboluda dalgalanan tevhit bayrağının sancaktarları arasına katılmıştı. Kastamonuya gidip Mehmed Feyzi Efendiyi ve bölgedeki bütün hizmet ehlini tek tek ziyaret ederek tanıştı, çalışmalara destek verdi. Mustafa Sungurun beklediği gelişme nihayet gerçekleşti ve Üstad Safranboluya gönderdiği bir mektubunda “Nurun küçük kahramanlarından Mustafa Sungur” ifadesini kullanmış, onun hizmetlerini övgü dolu sözlerle takdir etmiş, onu tebrik ve teşrif de bulunmuştur.

İman davasının ‘küçük kahramanlarından biri olarak, 17 yaşındaki Safranbolulu genç öğretmen Mustafa Sungur, bir yıl muhabbet ve hasret ateşlerini söndüremedi. 1947 Eylülünde Bediüzzamanı görmek için yollara düştü. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra üstadın bulunduğu Emirdağa vardı ve Üstatla görüştü.

Üstadı yakında görmek, nurun kaynağına ulaşmak, Mustafa Sungurun inancını pekiştirdi ve hizmetteki coşkusunu artırdı. Artık Risale-i Nura daha sıkı sarılıyor, elle yazıp çoğaltarak yayılması için canhıraş çaba sarf ediyordu.

Mustafa Sungur, bir yıl sonra (1948) Afyon Dâvâsı sebebiyle Bediüzzamanın tutuklandığını duydu. Afyona giderek Üstadı ziyaret etti. Ziyaret dönüşü Bediüzzamana uzunca bir mektup gönderdi. Bu yüzden tutuklanarak mahkemeye çıkarıldı. Sonuçta 6 ay ceza aldı.

1949 senesinin Nisan ayında köyüne dönen Mustafa Sungur, 5 ay ceza aldığı için memuriyetten de çıkarıldı.

Mustafa Sungur, Afyonda Bediüzzamanla beraberken, İzmir taraflarında imam olan babası Mehmet Efendi, onu Bediüzzamana şikayete geldi. Üstad onunla görüşüp ikna etti. Böylece Mustafa Sungur, artık Risale-i Nur dairesi içinde, hiç çıkmamak üzere bulunmaya devam etti.

Mustafa Sungur, askerliğini ise 1955-1956 arasında, önce altı ay yedek subay olarak Ankarada, daha sonra da Samsunda yaptı.

Bediüzzaman Said Nursînin 1946, 1958 ve 1959da birkaç defa yazdığı vasiyetnamelerinde adı zikredilen Mustafa Sungur, Bedüzzamanın vefatından sonra kendisini tamamen risale sohbetlerine adadı.

1954 yılından 1960a kadar doğrudan Bediüzzamanın hizmetinde bulundu. Bu süre içinde Risale-i Nuru ve hizmet düsturlarını bizzat Üstaddan ders aldı.(*)

Himmet Uç Beyin yazdığına göre bir gün Bafralı Muammer Amca isimli bir Nur talebesi Üstad’a “Üstadım biz bu kitapları anlayamıyoruz, birisini gönder bize anlatsın“ der. Üstad da “Sungur’u size verdim” demiş, böylece Sungur Ağabey’i Karadeniz bölgesine tayin etmiş olur.(**) Onun kuzey cephesinde çok vazife yapmasının bir sebebi de belki de bu tayindir.

Hekimoğlu İsmail’den öğrendiğimize göre bu risaleleri anlama ve anlatma keyfiyetinin sebebi onun öğretmen oluşunda yatar. Zira derslerde geçen imanî konuların yanlışı, inkarı, zıddı mektaplerde verilmekte ve Sungur Bey bunları iyi bilmektedir. Böylece mukayeseli bir ders ile denilmek istenen daha iyi anlaşılmaktadır. Bu yüzden Bediuzzaman ona “daha önce bunları tahsil için verdiğin ameller seyyiet defterinden bu sohbetlerle hasenat defterine tebdil edildi” müjdesini de verir.(***)

Yine aynı yazardan şunları okuyoruz: “Atmış ihtilali  bir kabus gibi ehli imanın üstüne yıkılmıştır, o ümitsizlik günlerinde Surgur Abi bombanın patlaması ile etrafa dağılan parçaları toplamak için Anadolu’yu iki kere dolaşır. Erzurum’a uğrar, Kırkıncı Hoca onun cemaate yeni bir hareket verdiğini ifade eder. O karanlık günlerin atmosferinde herkes ümitleri kırık bir vaziyette iken o Üstadı gibi ümit dağıtır ve cemaati toparlar. Müslümanların ve aydınların başına oynanacak bir büyük oyundan dolayı Sungur Ağabey üzgünlüğünü Bayram Abi’ye nakleder o da “Merak etme bir şey yapamazlar“ der, dediği gibi de olur. Rüyasında Peygamberi Zişandan “Nevi beşeri gezeceksin“ emri teşvikini almıştır ve öyle hareket eder. Yetmiş günde Türkiye’yi iki defa devrederler, Anadolu’nun üstündeki siyah örtüyü kaldırdıkları gibi, hizmet için de yeni  bir ümit havası oluştururlar.” (**)

Karakollarda kısa süreli bekletmeler, tehir edilmiş mahkemeler ile seyahat hız kazanır, bunlar “artar cihatla şavkımız”ı okur yollarına devam ederler. Gezerlerken arkadaşı bir rüya görür “Üstad elinde bir kalem önünde Türkiye haritası, kalemin ucundan alev çıkıyor, kalemi şehirlerin üstünde gezdirerek ta Rize’ye kadar işaretliyor.” Bunu görünce daha şevkle yola devam ederler. Seyahatleri Zübeyir Abi teyid eder “Kardeşim Nurculuk Sungur’unki gibi olur. En tehlikeli zamanda  Anadolu’yu gezerek  beş yüz kişi ile ders yapıyor” der. (**)

1962’de Milli Birlik Komitesi zamanında bir tutuklama olur, güzide Nur talebeleri tutuklanır, onun da adı geçince gider ifade verir, komisere “Serbest miyim?“ der, komiser “Eğer davanı inkar ediyorsan serbestsin“ der. Sungur Abi komisere “Ne demek davanı inkar ediyorsun, benim davam hırsızlık, kız kaçırma davası değil,  iman-ı Billah davasıdır” diye haykırır ve dilediklerini yapmasını ister. Kelepçe için ellerini uzatır. Daha sonra Ankara’da tutuklanırlar. (**)

Mersin’de hapisteyken Abdullah Yeğin ve Kırkıncı Hoca Efendi ziyaretlerine gelir, Muhakematı yeni harflere çeviren Kırkıncı Hoca onlara bir tane hediye eder. Bekir Berk davayı savunur, Romancı Emile Zola’nın Dreyfus  davasından hareketle mahkemeyi insafsızlıkla suçlar. Mahkemeye dilekçe yazarken elinden kalem fırlar ve kendisi “nerdesin ey Üstad“ der, o olaydan sonra tahliye olurlar. Demek onunla ve onsuz yaşayan Sungur Abi farklı dünyaların insanıdır.

Evet, farklı dünyaların insanını yazmaya devam edeceğiz inşallah.

 

(*)http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/mustafa-sungur-kimdir-01.12.2012-427911

(**)http://www.risalehaber.com/mustafa-sungur,-hem-onunla-hem-onsuz-elli-yil-14126yy.htm

(***)http://www.samanyoluhaber.com/gundem/Hekimoglu-Ismail-Mustafa-Sungur-Agabeyi-anlatti/899315/

 

Mustafa Sungur’un Ardından 4

 

Ben onu ilk defa “medrese” denilen bir evde tanıdım Kahramanmaraşta.  İmam Hatip Lisesi’nde Meslek Dersleri öğretmeni ve fahrî vaizlik yapıyordum o zamanlar. Benim de derdim ve davam, bu milletin okulda çocuklarına, cami, dernek ve vakıflarda da büyüklerine dinimi anlatmaktı. Bu konuda Bediuzzaman Hazretleri bize çağımızdan güzel bir örnekti.

Gerçi o okutacak okul, konuşacak cami bulamamıştı, ama tarihçe-i hayatını okuduğumuz, hizmetlerini dinleyerek büyüdüğümüz, çok sevdiğimiz ve saydığımız bu büyüğümüz de hayatını iman, ilim, amel ve ahlak ilkelerini anlatarak geçirmişti. Hayatı baştan sona iman ve cihattı.

İşte bu Bediuzzaman Said Nursî’nin (ks) bir talebesi gelmiş memleketimize ve beni bir hoca olarak onun sohbetine davet ediyorlardı. Nasıl sevindim bilemezsiniz.

Evet, Bediuzzaman Said Nursî (ks) benim gözümde şahsiyyeti ilminden faik hakiki bir kahramandır. Herkes gibi ben de kahramanlara hayranımdır ve bu yüzden hatta ona aşığımdır. Onun hayat hikayesini gözyaşları içinde okumuşumdur.

Hele penceresinden darağacında sallanan insanların gözüktüğü zalim bir mahkemede kendisine yöneltilen “sen de şeriat istemişsin doğru mu?” gibi bir soruya, hiç korkmadan kahramanca verdiği o muhteşem cevap var ya, işte onu, bir artist gibi taklit ederek yüksek sesle kendi kendime kim bilir kaç kere tekrar etmişimdir:  

“Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse zındıkaya ve dalâlete teslim-i silah edip, vatan ve millet ve İslâmiyete hıyanet etmem. Hakikat-ı Kur’ân’a feda olan bu başımı zâlimlere eğmem!”

“Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de.”

Gittiğimizde salon tıklım tıklım dolmuştu. Bize orta yerden oturacak bir yer gösterdiler sağolsunlar. Merhum Mustafa Sungur Bey karşımızda bir divana oturmuştu. Birisi okuyor, kendisi de dinliyordu. Merhum  çok heybetli geldi bana ilk gördüğümde. Heybetli, vakur, huzurlu ve mutluydu. Suyu ağır, yüzü gölgeli, duruşu dik ve dikkatli idi. Hatta sohbet sonunda yakın ihvanı daha fazla kalması için yersiz ve gereksizce ısrar ettiklerinde, planlanmış günlerindeki programa uymak için sertleşti ve peltek sesiyle “ne yani, gitmek istersem beni hapis mi edeceksiniz burada? Dövecek misiniz yoksa?” demişti hiç unutmam. Herkes sus pus olmuştu.

Yersiz ısrar gösterenlere ben de üzülmüş, hatta içimden “aldınız mı cevabınızı?” demiştim.

Üstadın celalli hallerini hatırladım onu görünce. Fotoğraflarına dahi yansıyan celalli hallerini… Hoşuma gitti, sempatik buldum nedense bu babacan tavrını normalin aksine. Hz. Ömer’in sert tabiatının altındaki merhametini hatırladım ve sevdim o muhteremi. “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisine göre, onunla beraberlikten mutluluk duyarım ahirette. Allah korktuğumuzdan emin, umduğumuza nail eylesin inşallah.

Vefatı esnasında basına yansıyan bir olay var ki derinden etkilemiştir bizi. O olayın da unutulmaması için yazıyorum buraya.

“Mustafa Sungur hocanın bugün vefat haberinin duyulmasıyla birlikte ilginç bir de olay yaşandığı ortaya çıktı.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, rüyasında önemli bir toplantı sırasında masada heybetli bir adam görür. Yaklaşır ve kim olduğunu sorar. Adam: "Ben Mustafa Sungurun babasıyım. Sungur gözünü açtı, seni bekliyor" der.

Mehmet Görmez bu rüya üzerine Mustafa Sungur acaba iyileşti mi diye yakınlarını arar. Fakat Mustafa Sungur ağabey uzun zamandır hastanede bilinci kapalı vaziyette yatıyordur. Görmez ertesi gün ilk uçakla İstanbula gelir ve Sunguru ziyaret eder.

Aylardır bilinci kapalı vaziyette yatan Mustafa Sungur ağabeyin gözleri açılır ve Diyanet İşleri Başkanımıza “Es-Selamu Aleyküm” dedikten sonra gözlerini yavaşça kapatır. İşte bu resim tam o esnada çekildi. Aylardır hiçbir tepki vermeden makinelere bağlı yaşadığını pek çok yayın organı vermişti. Resimde gözünü açtığı net gözüküyor. Bu resim çekildikten sadece birkaç dakika sonrasında Mustafa Sungur vefat etti.

Olayın sosyal medyada bu şekilde duyulmasının ardından Haber7.comun ulaştığı Diyanet İşler Başkanlığı yetkilileri de hadiseyi doğruladı.

Başkan Mehmet Görmez, ziyaretin gizli kalmasını istediğini, ancak o sırada hastanede bulunan merhumun yakınları tarafından bu fotoğrafın sosyal paylaşım sitelerine düşürülmüş olacağını söyledi.  “Süphanellah” demekten kendimizi alamıyoruz. (http://www.haber7.com/neler-oluyor-hayatta/haber/959192-mehmet-gormezin-gizemli-mustafa-sungur-ruyasi)

Ruhu şâd olsun! 

 

Dostlarımız