MÜLHİM HOCA

Onun bir arkadaşı da Mülhim hocaymış. O Ceyhan nehrinin karşı tarafından Nedirli’denmiş. Bazen buluşurlarmış. “Kışın nehir coşkun da olsa onlar korkmaz, suya atılır geçerlerdi” diye duymuştum. Bu Mülhim hocayla tanışmamız çok enteresan ve çok ibretlidir. Bunu anlatayım:

1981 veya 2. 12 Eylül anayasası onaylanmamıştı. Biz bir gurup arkadaş irşat ve tebliğ için Tekir ve çevresi köylere çıkmıştık. Gittiğimiz yerlerde ekipten Dombur Hocamı ve Mahmut Doğan Hocamı tanıyorlardı. Fakiri ve Ali Seyyithanoğlu Hocamı tanımıyorlardı. Her köyde icabında yatıyor, sohbet ediyor, geziyoruz. Katılanlarla beraber nihayet İmamının daveti üzerine bir akşam vakti o tarafın en yukardaki köyüne, Kocafakılar’a vardık. Ne kadar etmeyin dediysek de hemen bir davar kestiler. Biz günlerce sefer halindeydik. Birbirimize yakın sevgiden mi, ev özleminden mi, yaşadığımız çok tatlı hadiselerden mi, gevezelikten mi neyse, çok neşeliydik ve anlattıkça da gülüyorduk. Hele o gün yaşadığımız bir olay aklımıza geldikçe, kahkahalarımıza mani olamıyorduk: Hep beraber teleme yerken birisi bir fıkra gibi bir olay anlattı. Buna hepimiz güldük ama, Mahmut Hocanın ağzında teleme varmış gülerken ve hepsini istemeyerek de olsa karşısında oturan Ortaokul müdürü arkadaşımız Bekir Ayhan Hocanın tiril tiril elbisesine ve sinek kaydı tıraşlı yüzüne püskürtmüş oldu. Zavallı Bekir bey şaşkın şaşkın bakıyor. Kızsa kızılmaz, sövse sövülmez, dövse dövülmez… Biz bir saniye durduk amma, ondan sonra Allah (azze ve celle.) affetsin, zembereklerimiz boşandı. Hayatımda öyle gülmemiştim. Karnımız kasıklarımız ağrıyor ama biz gülmemize engel olamıyorduk.

İşte birisi bu olayı anlattı mecliste ve buna da epey güldük. Amma, koca bir köy odası dolmuş insanlarla. Oralarda her zaman olmayan bir olay bu; hocalar gelmiş ve herkes onları dinleyecek ve istifade edecek. Ben çok gülmenin kalbi öldüreceğini duymıuştum sevgili peygamberimizden ama kendime de hakim olamıyordum. Oranın  yabancısı olduğum için biraz firenlemeye çalışsam da olmuyordu işte. Bu arada  cemaatı kotrol etmek için etrafa bir göz attım. Herkes gülüyordu ama, ortada bir adam hem gülmüyor, hem de acı acı bkıyordı bizlere… O bakışlar yaktı beni utandım. Bütün gülme arzum gitmiş, içimi derin bir utanç kaplamıştı. Başımı öne eğerken o ihtiyar bir şeyler söyledi. Ben duymamıştım. Yanımdakine:

-Ne dedi? Diye sordum.

-Hocalar bu kadar gülmez! Dedi.

Meclisin havası birden değişti. Uzun bir sükuttan sonra hocalarımız hamdele, salvele ve istiğfar ile sohbete başladılar… Ben, bir köylüye:

-Kim bu efendi? Dedim.

-O’na Nedirli’den Mülhim Hoca derler. Hoca değil ama, derviş bir adam, dedi. 

Demek Köseli’deki dedemin arkadaşı Mülhim Hoca buydu. Eskiden Oraya “Heyik” derlerdi… Orda hiç sahiplenmedim. Sahiplenecek helimiz mi vardı ki? Neyse tatlı bir sohbet bu acıyı sardı hamdolsun. Biz de gecenin sonunda huzur almıştık, inşallah o da huzurla ayrılmıştır.

Yılar sonra emmimle onu özel olarak ziyarete gittik. Evini bulduk. Şimdi gelir dediler. Bekledik. Geldi nihayet. Tanıştık, sohbet ettik. Çok sevindi, çok dua etti. Bu arada göz kapakları düşmüştü. Gözü kıpkırmızı ortada idi.

-Nasıl oldu? Dedik.

-“Müzekkin Nüfus”ta Kur’an okumanın faziletini okuyunca, Kur’an’a düştüm. Kuran-ı Kerîmi okudukça iştahlandım ve bırakamadım. Gözlerim böyle oldu. Dedi.

Yazık bana!... “Günde bir cüz okumayan, Kuran-ı Kerîmi terk etmiş olur” sözünü beğenip kendime düstur edeyim derken hala başarılı olamamıştım. Vah bana vah!...

Bizi va’zlardan tanıyan oranın eşrafından bir efendi de gelmişti bizimle evine. O, hem onu konuşturmak, hem de biraz gevezelik yapmak için altından üstünden konuşuyordu. Bir adamdan bahsetti. Şimdi Türkoğlu’nda imiş.  Arkadaşıymış dervişin. “İşte O adam senin aleyhinde şöyle diyor, böyle diyor,” dedikçe, Mülhim Hoca her defasında “O adam şöyle iyi, böyle iyi” diyordu. Ne kadar çabaladıysa kimsenin aleyhinde bir kelime alamadı ağzından. Bu da bana iyi bir ders oldu ama, hangi dersten hakkıyla istifade ettik ki!..

Ayrıldık giderken o yaşına rağmen aşağıya kadar indi ve bizi yolcu etti.

-Artık yeter! Dediğimizde:

-Bilir misiniz bu ziyaretinizle ne kazandınız? Dedi. Emmim:

-Evet biliyoruz, dedi.

Ben emmime: “İşin rast gele senin, bildiğin sende kalsın, sor da yeni bir şey öğrenelim” der gibi ters ters baktım. O da anlamadı. Acaba ne kazanmıştık, öğrenemedik tabii. “Sormak ilmin kapısıdır.” Demişler. Müstağnilik mahrumiyet getiriyor işte. 

Dostlarımız