MÜLHİM HOCA

1982 yılının Ağustos ayında bir gurup arkadaş olarak irşat ve tebliğ için Kahramanmaraş’ımızın Tekir ve çevresindeki köylere gitmiş, obalara, dağlara çıkmıştık. Gittiğimiz yerlerde ekipten Domur Hocamı (Mehmet Çınar desek kim tanır acaba?) ve Mahmut Doğan Hocamı, zamanında onlara imamlık yaptıkları için o yörenin insnları iyi tanıyorlardı. Fakiri ve Ali Seyyithanoğlu Hocamı ise çok tanımıyorlardı. Hedeflediğimiz köy ve obalarda insanlarla sohbet ediyor, gece icabeden yerde yatıyor, geziyorduk. Katılanlarla beraber nihayet İmamının daveti üzerine bir akşam vakti o tarafın en yukardaki köyüne, Kocafakılar’a vardık. Büyük bir odaya girdik ki, dört duvar etrafı diz çöken edepli insanlar ile dolmuş. Dört gözle sohbet edecek hoca efendileri bekliyorlar. Selam verdik, musafaha eyledik, gösterilen yere oturduk. Ev sahibi azıcık izin istedi. Anladık ve ne kadar “etmeyin” dediysek de dinlemediler, hemen bir davar kestiler. Sohbet arasında hep beraber yedik.

Bu arada sohbet öncesinde yaşanan haleti ruhiyemizi anlatmam gerekiyor. Hani biz günlerce sefer halindeydik. Bu arada birbirimize çok yakın, çok samimi olmadan kaynaklanan sevgiden mi, yok ev özleminden mi, yoksa yaşadığımız çok tatlı hadiselerden mi veya af buyurun gevezelikten mi her neyse, çok neşeliydik ve anlattıkça da gülüyorduk. İlle de o gün yaşadığımız bir olay aklımıza geldikçe, kahkahalarımıza mani olamıyorduk: “Siz olsanız ne yapardınız?” diyerek olayı anlatayım:

İki köy arasında yolda giderken bir ardıç gölgesinde bizi durdurdular. Hemen teleme yaparak ikram ettiler. Hep beraber telemeyi yerken birisi fıkra gibi çok ilginç bir olay anlattı. Buna hepimiz güldük. Fakat gülme esnada Mahmut Hocamın ağzında teleme varmış. Haliyle hepsini istemeyerek de olsa, sağolsun bize katılan, tiri tiril resmi elbisesiyle ciddi ciddi karşısında oturan Ortaokul müdürü arkadaşımız Bekir Ayhan Beyin tiril tiril elbisesine ve sinek kaydı tıraşlı yüzüne püskürtmez mi! yüzü gözü ve o güzelim elbisesi berbat olan zavallı Bekir Bey şaşkın şaşkın bakıyor. Misafirdir, hocadır, istemeden olmuştur, o yüzden kızsa kızılmaz, küsse küsülmez, hele hele hiç dövülmez… Biz bir saniye durduk ve manzaraya baktık. Bu, anlatılan fıkradan daha komik bir vaziyetti. Derken, Allah (azze ve celle.) affetsin, zembereklerimiz boşandı. Gülmekten kırılıyorduk. Şahsen ben hayatımda daha öyle gülmemiştim. Karnımız yırtılıyor, kasıklarımız ağrıyor, nefeslerimiz kesiliyor, ama biz gülmemize engel olamıyorduk. Estağfirullahelazîm.

İşte bizimle o anları yaşayan birisi bu olayı tutup o odada yeniden anlatmaz mı? İster istemez o mecliste de herkes gibi yine epey güldük. Dedim ya, koca bir köy odası dolmuş insanlarla. Oralarda her zaman olmayan bir olay bu; hocalar gelmiş ve herkes onların sohbetini dinleyecek, varsa sorularını soracak ve istifade edecekler. Oysa hocalar da herkes gibi katıla katıla gülüyorlar…

Ben vaziyetin vehametini anladım. Elbette çok gülmenin kalbi öldüreceğini duymuştuk sevgili peygamberimizden, ama kendimize de hakim olamıyorduk. Oranın  yabancısı olduğum için biraz firenlemeye çalışsam da olmuyordu işte. Derken dilimi ısıra ısıra gülmemi bitirip şöyle bir cemaatı kotrol etmek için etrafa bir göz attım. Herkes de gülüyordu, ama karşımızdaki duvarın orta yerinde bir adam hem gülmüyor, hem de acı acı bakıyordu bizlere! Yaşlı bir adamdı ama bir talebe gibi, daha doğrusu bir derviş gibi edebli bir şekilde diz üstü oturuyordu. Adamın yaşına başına rağmen o edepli oturuşu, o vakur duruşu ve o yaman bakışı çok utandırdı ve ezdi beni. İlle de o bakışları, o bir saniye bile sürmeyen göz göze gelişimiz, bir ok gibi ciğerime saplandı, içime işledi, yaktı kavurdu beni. Hayatta nadiren o kadar utanmışımdır. Bütün gülme arzum gitmiş, içimi derin bir utanç kaplamıştı. Başımı öne eğerken o ihtiyar bir şeyler söyledi. Ben duymamıştım. Yanımdakine çaktırmadan:

-Ne dedi? diye sordum.

-“Hocalar bu kadar gülmez!” dedi.

Bu söz de balyoz olup başıma indi. Artık biz bu adama ne anlatabilirdik ki! Bana kalsa, ağzımı bıçak açmazdı. Bereket, iyi tanıdıkları iki yaşlı hocamız vardı da söz bize düşmezdi.

Neyse, yavaş yavaş meclisin havası değişti. Uzun bir sükuttan sonra hocalarımız hamdele, salvele ve istiğfar ile sohbete başladılar. Ben bu arada bir köylüye:

-Kim bu efendi? dedim.

-O’na Nedirli’den Mülhim Hoca derler. Aslında hoca değil, derviş bir adam, dedi. 

Birden beynimde bir şimşek çaktı. Demek Nedilinin obalarından Köseli’deki dedemin arkadaşı Mülhim Hoca buydu. Eskiden Oraya “Heyik” derlermiş. Dedem, Öşlü’den Deveci Ali, Kesmeltepe’den Uzun Ahmet ve Heyik’ten Mülhim Hoca aynı tarikata bağlı arkadaşlar imiş. Zaman zaman birbirlerini köylerinde ziyaret eder, uzun uzun, tatlı tatlı sohbet eder, seheri de zikir ile geçirerek geceyi ihya ederlermiş. Onları gören köylüler hem sever, hem de "dervişler gene höykürmeye gelmişler" diyerek zikir karşısında cehaletlerini sergilerler imiş. Onların, baraj yapılmadan evvel, kardeşlerini ziyaret için orada köprü olmayan koca Ceyhan nehrini yüzerek karşıya geçmeleri beni heyecanlandırır, hayalimde bir efsaneye dönüşen bu manzara, buğulu gözlerimde tüllenir dururdu.

Bu dede dostu aziz insanı orada hiç sahiplenmedim. Sahiplenecek halimiz mi vardı? Beni o halimle hatırlasın istemezdim. İçimden, “en kısa bir zamanda kendi köyünde ziyaret ederek dedemin ruhunu şâd etmeliyim” diye karar lırken, tatlı bir sohbet başladı ve bu acıyı irfan bezleriyle sarıp sarmaladı, kalbimdeki sızıyı yavaş yavaş aldı bitirdi hamdolsun. Gecenin sonunda feyiz almış, huzura doymuş, mutlu olmuştuk. İnşallah o da meclisten güzel duygularla ayrılmıştır…

            *  *  *

Yılar sonra emmimle onu özel olarak ziyarete gittik. Evini bulduk. Şimdi gelir dediler. Bekledik. Geldi nihayet. Tanıştık, sohbet ettik. Çok sevindi, çok dua etti. Bu arada göz kapakları düşmüştü. Gözü kıpkırmızı ortada idi.

-Nasıl oldu? Dedik.

-“Müzekkin Nüfus”ta Kur’an okumanın faziletini okuyunca, Kur’an’a düştüm. Kuran-ı Kerîmi okudukça iştahlandım ve bırakamadım. Gözlerim böyle oldu. Dedi.

Yazık bana!... “Günde bir cüz okumayan, Kuran-ı Kerîmi terk etmiş olur” sözünü beğenip kendime düstur edeyim derken hala başarılı olamamıştım. Vah bana vah!...

Bizi va’zlardan tanıyan oranın eşrafından bir efendi de gelmişti bizimle evine. O, hem onu konuşturmak, hem de biraz gevezelik yapmak için altından üstünden konuşuyordu. Bir adamdan bahsetti. Şimdi Türkoğlu’nda imiş.  Arkadaşıymış dervişin. “İşte O adam senin aleyhinde şöyle diyor, böyle diyor,” dedikçe, Mülhim Hoca her defasında “O adam şöyle iyi, böyle iyi” diyordu. Ne kadar çabaladıysa kimsenin aleyhinde bir kelime alamadı ağzından. Bu da bana iyi bir ders oldu ama, hangi dersten hakkıyla istifade ettik ki!..

Ayrıldık giderken o yaşına rağmen aşağıya kadar indi ve bizi yolcu etti.

-Artık yeter! Dediğimizde:

-Bilir misiniz bu ziyaretinizle ne kazandınız? Dedi. Emmim:

-Evet biliyoruz, dedi.

Ben emmime: “İşin rast gele senin, bildiğin sende kalsın, sor da yeni bir şey öğrenelim” der gibi ters ters baktım. O da anlamadı. Acaba ne kazanmıştık, öğrenemedik tabii. “Sormak ilmin kapısıdır.” Demişler. Müstağnilik mahrumiyet getiriyor işte. 


Dostlarımız