DUSSUZ HOCA MUSTAFA IŞIK

1925 Yılında Kahramanmaraş`ın Dereboğazı Köyünde doğdu. Askerliğini bitirdikten sonra Hartlap İlkokulunda “Eğitmen” olarak çalıştı. Orada öğretmenlik yapan Darendeli Abdullah Efendiden Arapça ve İslamî ilimlerde dersler aldı. Hocasının hocası olan Müftü Hafız Ali Efendinin sohbetlerine katıldı. Risalei Nur Külliyatından çok istifade etti.  Emekli olunca köyünün camisinde imamlık yaptı, çocuk okuttu.  Kuran okutmanın yasak olduğu yıllarda her şeyi göze alarak Maraş’ın Batı köylerinden, Andırın, Kadirli ve Kozan bölgelerinden gelen talebelere köyünde belli bir seviyeye kadar Arapça ve İslamî ilimlerde dersler verdi. Halkı vaaz ve sohbetleri ile irşat ve terbiyeye çalıştı.


Ömrünün son iki yılında kanserle mücadele etti. Bu hastalığını hanımı dahil kimseye bildirmemiş. Rahatsızlığının farkına varan dostlarından birinin zorlamasıyla Maraş`ta “Karpuz” lakabıyla bilinen doktorun ısrarlarıyla tedavi görmek üzere Ankara`ya gitti. 1964 yılında Ankara`da hastanede vefat etti. Cenazesi Maraş’a getirildi ve Dereboğazı köyü mezarlığında defnedildi.[1]


Yaşar Gülaçtı Hoca hayat hikayesini yazdığı bir yazıda şöyle demektedir: “1962 yılında yine komşu köy olan, Dereboğazı köyünde ki Tuzsuz hoca ismi ile mâruf (merhum) Mustafa ışık hoca efendinin açtığı medreseye girdim. Bu medresede hoca efendinin yardımcısı olan Mehmet Erçoban hoca efendiden üç yıl boyunca sarf ve Nahiv dersleri aldım. Üç yılın sonunda (Izzi, Merah, Avâmil, İzhar, Kâfiye ve Mollacâmî gibi) kitapları okuyarak âdetâ ezberledim.”[2]


*  *  *


Rahmetli babamın Ceyhan Köprüsü Orman Dairesine 1963 yılında ikinci kez tayini çıkmıştı. İlkini ben hatırlama. Ben o sene ilkokul dörde gidiyordum. İki sene kaldık orada. Orada unutamadığım hatıralarımdan birisi de şudur. 1964 yılı idi. Bir gün eve geldim ki babam kendisini ve atını hazırlamış.


- Baba nereye?

- Dussuz hoca vefat etmiş oğlum. Cenazesini köyde defnedeceklermiş. Ona yetişeceğim.


Babam atına bindi ve dehledi gitti. Bir hocanın cenazesine yetişmek için yaptığı bu fedakarlığı bana bir ders oldu. Hocalığın kıymetli bir şey olduğunu ve hocaların çok sevildiğini anladım.


*  *  *


Köyümüzde sessiz sedasız on beş yıl öğretmenlik yapan Darendeli Muallim Abdullah Yiğitalp Hoca Efendi, bu alim, abid, zahit ve münzevî insan, oradan ayrılırken sessizce yetiştirdiği “Dussuz Hoca” diye maruf Mustafa Işık’ı ilim yönünden yerine bırakmıştır. Ne olur bir yiğit daha çıksaydı da onun manevî yönünden yetiştirip emanet verdiği, el verdiği bir insan olsaydı.


Okumayı askerlikte öğrenen ve bu becerisinden ötürü devlet tarafından “eğitmen” olarak Hartlap ilkokuluna görevlendirilen Mustafa Işık, namı diğer Dussuz Hoca, aslında Dereboğazı köyündendir. Kabiliyetli bir insandır. Her gün arada bir dere olan Hartlap’a geldikçe Muallim Efendiye eğitim ve yazışmalar için durmadan lügat veya bazı kaideler sorar durur. İmlada doğruyu yanlışı öğrenmeye çalışır. Hoca Efendi bir gün ona der ki:


- Bu böyle olmaz. Eğer bir şeyler öğrenmek istiyorsan, temelden başlamalıyız.


- Tamam, ben talibim Hoca Efendi, der o da.


Böylece başlarlar Arapçayı ve İslami ilimleri okuyup öğrenmeye. Yıllarca devam etmişler bu işe gizlice. Nihayet o şehre giderken Dussuz Hoca yerine bıraktığı büyük bir ikram olur o yörenin insanlarına. 


*  *  *


Dussuz Hoca kırmızı ve güzel yüzlü, tatlı dilli güleç bir adamdır. Abdullah Yiğitalp Hocadan “cim karnında bir nokta” öğrendikten sonra batı köylerinin hocası olmuştur. Emekli olunca evine yakın bir camide imamlık yapmış. Küçük bir bakkal dükkanı varmış. Onun geliri ile hem evini geçindirir, hem de çocuk okuturmuş. Nerde bir kavga, küs varsa hoca orada barış elçisi imiş. Bizim evde çok sohbet yaptı ama yaşım gereği ben katılamadım. Katıldıklarımı da hayal meyal hatırlarım.


Rahmetli babam derdi ki: “Akşam bizde arkadaşlar var. Hoca Efendiyi çağırsak işini bahane eder gelmez. Ama ben öyle yapmaz, “Hocam acele gelmeniz gerekiyor” derdim, hoca çıkar gelirdi. “Yahu demir Efendi, yok diyecek muhatap da bulamıyorum, mecbur geliyorum, yapma böyle” derdi”.


Bizim evde gördüğüm ve severek okuduğum iki kitap onun hediyesiydi herhalde. Birisi Cemal Ertan’ın küçük üç cilt “Dini Hikayeler”, ikincisi de Said Nursî’nin “Küçük Sözler” idi.


*  *  *

Biz geldik yetiştik, Rahmetli Dussuz Hoca Batı köylerinin hocasıydı. Muhterem bir insandı. Gayretli bir hoca, fedakar bir Allah adamıydı. Çok büyük hizmetleri olmuştur. Emekli olunca  köyün camisinde imamlık yapmıştır. Bu arada yakın köylerden başına talebe toplamış, bir yandan Kur’an okuturken, bir yandan da Arapça okutmuştur. Bu konuda hocasından öğrendiği gibi klasik medrese usulünü takip etmiştir. “Emsile, Bina, Maksut” diyerek klasik usulde ibtidaî Arapça bilgileri okutmuştur.


Domur Hocam Dussuz Hocamın talebesidir. Ondan aldığım bilgilere göre Dussuz Hoca orta seviyede Arapça bilir. Kendilerine sarf ve nahvin yanında “Nuru’l İzah” kitabından ders okutur. Bazen Arapça tefsir okuduğunu da söylerdi. Onun sohbetinin önemli bir kaynağı da Risale-i Nurlardır. Onlarla çok meşgul olurmuş. Oradaki bilgiler hem köylülere, hem de okumuş cahil memurlara çok etkili olurmuş. Ben de sohbetlerini zevkle dinlediğimi hatırlıyorum. Bu bilgiyi Domur Hocamdan aldım. Babama “Küçük Sözler”i hediye etmesi boşuna değil demek ki. Domur Hocamın dediğine göre ilmihal bilgilerinin yanında mesela Risale-i Nurlar gibi, Şibli’nin Asr-ı Saadeti gibi değişik eserler de okurmuş. Bu asrî eserlerle muhatabını rahat ikna eder, dolayısıyla sevilir, sayılırmış. Şehirden gelen okumuş yazmışlar onun sohbetini çok severlermiş. Çağdaş bazı kavram ve ilimleri bir köy hocasından duymak, bazı bilmedikleri veya tereddüt ettikleri şeyleri ondan öğrenmek, adamları müthiş etkilermiş. Öyle ya, medenilere galebe ikna iledir. Onlar da tatmin oldukça hayran da olurlarmış.


Bir gün başına toplanan kalabalık öğrencilere yetmez olmuş. Maraş’taki Kur’an Kursundan bir yardımcı istemiş kendisine. Onlar da Mehmet Erçoban isimli bir hocayı göndermişler. Dussuz Hoca kendisine gönderilenin şöyle bir enine boyuna bakmış ve demiş ki “İşimiz var bu çocukla. Biz hoca istiyoruz, onlar bir çocuk gönderiyorlar.” Ama bu dediği sözünden mahcup olmuş sonra geleni tanıyınca. Memnun kalmış yeni hocadan.


Bu yeni hocayla Dereboğazı ve etrafı “Süleymancı” denilen cemaatle tanışmış olur. Dussuz Hoca yıllarca köyde çocuk okutmuş. Gelen misafirleri ağırlamış, Cuma kıldırmış, vaaz etmiş. Ama içten içe kara kara düşünmeye de başlamış. Çünkü bir yandan öğrenciler, bir yandan etraftan vaazlarına gelen misafirler var. derken hocanın geliri gideri karşılayamıyor. Hoca Efendi durmadan borçlanıyor. Altından kalkamayacağını anladığı zaman da çaresiz Maraş’a göç kararı veriyor. Ne yazık ki duyduğuma göre köylüler onun niçin göç ettiğini sağlıklı bir şekilde anlayamamışlar. Anlayınca da iş işten geçmiş oluyor. Bu da köy yerinde yaşamanın bir cilvesi olsa gerektir. Bir de hocayı üzen bazı durumlar var anlatmak istemediğim. Velhasıl son günlerinde yoğun stres altındadır. Bu da adı batasıca bir hastalığı tetikler, kaderi ilahi öyle tecelli eder ve Hoca Efendi  gurbet ellerde devasız bir hastalıktan şehit olarak vefat eder.

 

Onun bıraktığı yerden hizmeti “Süleymancı Kardeşler” aldılar. Kursunu büyüttüler ve o günkü “Dereboğazı Kur’an Kursu”nu, şimdilerde ise “Okul Pansiyonu”nu meydana getirdiler. Hoca Efendinin onlarla tarikat olarak bir bağı yokmuş. Bağ sadece din hizmetiymiş. En büyük bağ da zaten din bu bağ değil midir?


Bazıları “din bağı” dedikleri halde “din kardeşliği” yerine “cemaat kardeşliği” gibi bir bid’atı koysalar da hakikat ehli yanında doğrular değişmez.  


*  *  * 


Halk arasında bir deyim vardır. “Erken öldü” derler ne derece doğruysa böyle demek.  Cenazesi Ankara’dan geldiğinde Şazibey Camisine koymuşlar akşamleyin. Bizim köylüler, “Abdullah Efendi geldi ve cenazenin yanına diz çöküp oturdu, gözlerini yumdu ve sabaha kadar kıpırdamadan oturdu” derler. O zaman Dussuz Hoca için şöyle söylemiş:

“Ben O’na cim karnında bir nokta öğretmiştim, o yedi köye hoca olmuş”…


Eğer cim karnında bir noktası böyleyse, kim bilir kendisi neydi?


Bana hediye ettiği Münavî’nin “Feyzü’l Kadir Fî Şeh’i Camii’s Sağîr” isimli altı ciltlik Arapça yazılmış o muhteşem eser çok şeyler söylüyor Abdullah Efendinin ilmi hakkında. Her tarafına işaretler koymuş, kenarlara notlar düşmüş, ön ve arka kapaklarda önemli yerleri yazmaktan yer bırakmamış maşallah. Bu sadece bizim önümüzdeki pencereden baktığımızda görebildiğimiz. Artık o denizin diğer sahillerinde veya derinliklerinde kim bilir ne inciler vardır?

 ---------------------------------------------------------------------------------------




Hatıralar Galerisi
Dostlarımız