RAMAZAN PAK


 

Ramazan Hocam bilgili bir insandır. Kendi alanında iyi kitap tanır, maddi imkanları dahilinde önemli eserleri alır ve okur. Aşırılıkları, sıra dışılıkları, sivrilikleri yoktur. Sınırları bellidir. Daima orta yoldadır, uyumlu bir insandır. Rahat tartışılır. Mütevazı, vakarlı ve ciddidir. Bilgisiyle çalım satmaz, bunu bir gurur vesilesi yapmaz. Dava adamıdır. İdeali için çabalar didinir, çile çeker. Hizmetten kaçmaz, izzetlidir, karşılık beklemez.

                         

Muhterem Ramazan Pak Hocamız ile hayatımızın bir hayli kesişen noktası vardır. O da benim gibi 1955 yılında, Kahramanmaraş’ın Sarıçukur köyünde doğmuştur. Benim gibi ilköğrenimini kendi köyünde başlamıştır. Ben garip bir sebepten ötürü Maraş Dumlupınar ilkokulunda bitirdim.

 

İmam-Hatip Lisesini o 1973’de Kahramanmaraş’ta, ben Diyarbakır’da tamamladım. O 1977 yılında Konya Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdi, ben Kayseri’dekini bitirdim.  Aynı yıl memur olduk. O Erzincan Atatürk Ortaokuluna atandı, ben Andırın Lisesine.

 

Yine beraberce 1980 yılında Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesine meslek dersleri öğretmeni olarak tayin edildik.

 

Dikkat ederseniz aynı yıl doğduk, aynı yılda farklı İmam Hatip Liselerini ve Yüksek İslam Enstitülerini bitirdik, aynı yıl, belki aynı ayda Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesine tayin olduk ve yıllarca birlikte aynı dersleri okuttuk.  Zihniyet dünyamız, olaylara bakış açımız, ilim anlayışımız, siyaset ve dünya görüşümüz, devlet ve medeniyet tasavvurumuz, beğendiğimiz ve  etkilendiğimiz insanlar ve eserler, düşmanlarımıza tepkimiz neredeyse aynı diyecek kadar benzer. Bu kadar birlikteliği olan insanlar, elbette birbirlerini çok sever, sayarlar. Yüce Allah hepimizi de kendisi için sevişenler arasında haşretsin ve arşının gölgesinde gölgelendirsin. Amin.

 

*  *  *

 

Ramazan Hocamız halen öğretmen olarak aynı okulda çalışmaktadır. Evlidir. Mutlu yuvaları, bizim de çok sevdiğimiz oğulları Harun ile taçlanmıştır. Harun, ailenin biricik evladıdır. Bizim de yanımızda kıymetlidir. Onu ileriki yıllarda olgun ve hizmet ehli bir insan olarak göreceğimizden hiç şüphem yoktur. Allah ona hayırlı bir eş ihsan etmiştir. Şimdi Ramazan Hocamızı evinde torunları ile oynayıp gülerken gördüğümüzde biz de mutlu olmaktayız. Bu mutluluğunun sıhhat ve afiyetle devamına dualar ederiz.

 

*  *  *

 

Hocamız aramızda fıkıh derslerine temayülü ile temayüz etmiştir. Dolayısıyla aramızda fıkhi bir mevzu olsa “fıkıhçı burada” der, sözü ona bırakırdık. Ondan önce cevap veren de olurdu bazen dayanamayıp, ama az sabırlı olursak, detaylı bilgiyi yine ondan alırdık. Zaman zaman itirazlar ile konuyu derinleştirdiğimiz de olurdu. Sonuçta her zaman temel kitaplarımız hakemlik ederdi. Ama onun kendine göre yorumları bize zevk verir, “fıkıh bilme” ile “tefakkuh” arasındaki farkı görmekten mutlu olurduk.

 

Bu alanda basılmış iki de eseri vardır. Önce güzel bir ilmihal ihtisarı sayılan kitabı “Fıkıh ilmihali” 1997’de basıldı. Sonra bu fıkhın tarihi ve usulünü açıklayan “Fıkıh Usulü” isimli eseri 2004 yılında basılmıştır.  Aramızda “eser sahibi” arkadaşımız olmakla da bizi sevindirmiştir. Fakat çeşitli sebepler yüzünden bu telif çalışmalarının devamı gelmemiştir.

 

*  *  *

 

Öğretmenler o kadar bilgi verirler de neden kitap yazmazlar?

 

Bence büyük bir sorun bu. Kendi hayatımda da bunu gördüm. Her sene başka bir ders almak isterdik. Her dersimizin en temel birkaç eserini sene başında okur bitirirdik. Yıl boyu kullanacağımız bilgileri daha baştan bilmeye gayret ederdik. Öğrenci soru sorduğunda bizim “bilmiyorum” dememizi zül sayardık. Yıl boyu da anlatırdık. Peki neden yazmazdık bu dersleri?

 

Ben bu konuyu genel olarak “Alimin Önderliği” kitabımda yazdım. Burada hemen şunu söyleyeyim; yazmayı büyük bir iş gördük hep. Büyüklerin işi gördük. Haddimizi aşan iş bildik. Bunun iki sebebi var. ilki, örneğimiz yoktu önümüzde. Bizi teşvik edici örneğimiz yani. Sizin kitap yazmış kaç hocanız oldu? Benim yoktu mesela. Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünde Süleyman Uludağ Hocamızın “İslam’da İrşat” kitabının ilk baskısı çıkıyordu. Biz ona farklı bakmaya başlamıştık eser daha elimize düşmeden.

 

İkincisi, kendimize güvenimiz yoktu. Biraz daha yetkinleşelim de diyorduk. Mesela ben kırk yaşamadan yazmam demiştim. Sebebi, tahsilime güvenemediğimdendi.

 

Sonra bir de şunu yaşadık; öğretmenin zamanı yoktu yazmak için. Birkaç kez bu konuyu konuştuk Ramazan Hocam ile. Hayat şartları bu konuda maalesef teşvik edici değil, aksine engelleyici idi. Bunun üstüne bir de özgürlükleri budayan bir sistem vardı. Mesela Cumhuriyet Müslüman alim ve yazarlara ülkeyi zindan etmişti. 12 okulları anarşi ile harabeye çevirdi. 28 Şubat darbesi ile İmam Hatip Liselerinin beli kırılmıştı. Hocamız yazdığı iki kitabını öncelikle kendi talebeleri için yazmıştı. Böylece o kaynak kuruyunca, sanki sebebi de kurudu. Üstelik Anadolu’nun ücra sayılan bir şehrinde yazdıklarını yayınlama imkanı yok. Bu da kendine göre bir engeldi.

 

Bence büyük bir engel de bu sistemde öğretmenlik yapmaktır. Devlet öğretmene yeterli bir maaş vermiyor. O yüzden her öğretmen biraz rahat yaşamak istiyorsa, bulduğu her ücretli derslere girmek zorunda kalıyor. Bir insan haftada 25 veya daha fazla derse girerse, bu adam evine vardığında zaten hışı çıkıyor, ne zaman dinlenecek de kitap okuyacak, araştıracak, not alacak, sonra bunları telif ederek kitap yazacak? Mümkün değil. İşte bu yüzden öğretmenler yazmak şöyle dursun, doğru dürüst okumuyorlar bile.

 

Emeklilik ise alışkanlıkların devamı olunca, hayat öyle esersiz gidiyor, semeresiz bitiyor maalesef. O kadar içi bilgi dolu, irfan dolu, tecrübe dolu kafa, nihayet bir gün geliyor, kara toprakta çürüyüp gidiyor. O zaman Yahya Kemal’in “Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç” gibi acı gerçeği görüp de “Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül” demenin, kendini kandırmak gibi bir teselli aramak çabasından öte bir anlamı kalmıyor.        

 

*  *  *

 

Ramazan hocamla o Konya’da ben de Kayseri’de okurken tanıştık herhalde. İki hoca adayı olarak konuştuk şöyle ayak üstü. Bende bıraktığı izler sadelik ve efendilikti. Sonraları öğretmen olunca da karşılaştık zaman zaman tatillerde filan. İkimiz de bekarız o zamanlar ve eş arıyoruz şehirde yana yakıla. Bir gün Kale dibi’ndeki PTT binasının önünde karşılaştık yine. Dedim ki ona:

 

- Sen yukarı semtin çocuğusun, ben aşağı. Eşimizi aramada burası sınır olsun. Sen şehrin buradan yukarı kısımda ara, ben aşağı kısımda arıyayım. Birbirimizin sahasına tecavüz edip de kavga çıkarmayalım. Tamam mı?

 

-Peki kardeş, dedi gülümseyerek. Dedim ya, efendi insandır, kabul etti hemen. Efendilik biraz da uyumsal olmaktan mı geçiyor ne?

 

Bu anlaşmaya ne kadar uyduk bilemiyorum, belki araştırılsa biraz su götürebilir, hiç birbirimizi teftiş etmedik,  ama sonuç hakikaten de öyle oldu.

 

*  *  *

 

Ramazan Bey gerçekten de çok sevdiğim bir kardeşimdir. Neden mi çok severim?

 

Bir kere bilgili bir insandır. Kendi alanında iyi kitap tanır, maddi imkanları dahilinde önemli eserleri alır ve okur. Aşırılıkları, sıra dışılıkları, sivrilikleri yoktur. Sınırları bellidir. Daima orta yoldadır, itidal üzeredir. Uyumlu bir insandır. Rahat tartışılır. Fikir mücadelesinde sabırlı ve tahammüllüdür. Ama sabrının bittiği yerde bomba gibi patladığı da olur. Fikirlerinde ısrarcı değildir. “Ben okudum. Sen git bak, bir daha oku, sen bilmiyorsun, öyle değil” gibi muhatabını aşağılayan, inciten sözleri asla demez. Aksine nezaket içinde “ben böyle biliyorum. Ama bir daha bakalım” demesini bilir. Mütevazı, vakarlı ve ciddidir. Bilgisiyle çalım satmaz, bunu bir gurur vesilesi yapmaz. Dava adamıdır. İdeali için çabalar didinir, çile çeker. Hizmetten kaçmaz, karşılık da beklemez.

 

*  *  *

 

Yaşar Alparslan Hocamızdan aynen devraldıkları gibi yıllardır bodrum gibi bir yerde teneffüs yaşamadan okul kooperatifini çalıştırmışlardır o ve Halil İslamoğlu, Salih Özsağır, Nevzat Şirin gibi bir kaç arkadaşıyla birlikte. Özellikle de kendisi yakın uzak şehirlere gitmiş, güzel kitapları ucuza alıp öğrencilere sunmuştur. Böyle böyle kitap tanıma, sevme, alıp okuma aşkını aşılamışlardır öğrencilerine. Kazandıkları kârlarından okul kütüphanesine yeni kitaplar alarak orasını bayağı zenginleştirmişlerdir. Üstelik bütün bunları karşılık beklemeden yapmışlardır.

 

Ne var ki okul müdürleri, resim, müzik, beden derslerinde azıcık faaliyet gösteren öğretmenlere teşekkürnameler yazıp maaşla ödüllendirdikleri halde, bunlara lisanen olsun bir teşekkürü bile esirgemişlerdir. Bu “eli sevip sayıp da kendimizi görmeme” kötü alışkanlığımız, herhalde ezilmişliğin verdiği bir aşağılık duygusun neşet etmiştir ki, zanırım büyük zaferi kazanıp da kendi devlet ve medeniyetimizi kurmadıkça tam olarak geçmeyecektir.

 

Bir gün yine bir müdürümüz sene sonu öğretmenler kurulunda “okula zarar” bir öğretmeni överek ödüllendirdiğini anlatırken, parmak kaldırdım ve bunu derdimizi dile getirdim. “Ne olur, öyle bir iki gün değil, bütün bir sene hizmet eden şu kitap dostlarını da bir ödüllendirseniz. En azından bir teşekkür etseniz? Dedim. Gözünü karartarak “nerden çıkardın bunu da bizi mahcup ettin şimdi burada ey başımızın belası?” der gibi baktı baktı ve “haklısın” dedi, “Nasıl gözümüzden kaçmış…”

 

Acaba?

 

Sizin gözünüzde kendi adamlarınızın kıymeti yok da ondan kaçmış olmasın?

 

Kahrolası aşağılık duygusu, sen ne zaman terk edeceksin bizi?! Ne zaman düşeceksin yakamızdan?

 

*  *  *

 

Ramazan Hocam iyidir hoştur da maalesef bir “âdâb”ı yoktu. Onu da sayemizde edindi.

 

“O nasıl oldu yahu? Ne demek bir “âdâb”ı yoktu?” dediğinizi duyar gibiyim. Anlatayım efendim:

 

Bir gün yine bir grup öğretmen arkadaşlarla O’nun kitaplarla dolu ve çok oturup ikramlarını gördüğümüz misafir odasındayız. Hemen “nasıl ikramlar?” diye merak ettiğinizi biliyorum. Öyle çok güzel pişmiş ve iyi hazırlanmış yemekleri ve benim çok sevdiğim çeşit çeşit köfteleri saymayacağım. Yenge hanımın her yaptığı yemek güzeldir. Rahmetli annesini bilmem ama babası şehrin en iyi aşçılarındandır. Amma benim yanımda bol soğan pervazlı, acı biber turşusu ile gelen mercimek köftenin yeri bambaşka… demli çaylardan sonra üstüne mevsimine göre yenilen meyve, pasta ve börekleri de zikretmeyeceğim. O yediklerimiz yedik yerde kalsınlar. Ancak orası bir bağcı evi olunca sanırım samsaları, sucukları, pestilleri, bastıkları, cevizleri, bademleri, fıstıkları, kuru üzümleri, tarhanaları, üstüne aşkla içilen ravanda şerbetlerini söylememin bir mahzuru olmaz. Meyhoş ravanda şerbetini de özlemişiz ki, ağzımız sulandı hemen…

 

Neyse canım, bu mevzuları geçelim de bu “âdâb” meselesine gelelim. Mecliste bir konuda hararetli bir tartışma var. Konu hakkında fikir birliği yok. Arkadaşlardan birisinin “ben bilirim” üslubu ortalığı biraz gerdi haliyle. İşin hoş tarafı, ben de o arkadaş gibi düşünüyorum bu konuda. Ramazan Bey ise bizden farklı düşünüyordu. Anlaşamayınca “kitapların hakemliğine müracaat edelim” dedik. Tartıştığımız konuyu aydınlatmak için herkes bulduğu bir kitaba müracaat ediyor, bir o kitabı, bir bu kitabı alıp içini karıştırıyor, kendine delil arıyordu.

 

Bu arada aklıma geldi. Galiba ben bu konuyu Erkam yayınlarından çıkan “Âdâb” adlı kitapta okumuştum. Bu, benim çok sevip okuduğum ve istifade ettiğim, sohbetlerde de  sık okuduğum bir kitaptı. Şöyle bir göz gezdirdim, kitaplıkta o kitabı göremedim. Döndüm O’na sordum:

 

-Sende Âdâb yok mu?

 

 

O da hem gergin, hem de hararetle kitap karıştırırken benim bu sorumdaki kastımı anlamadı. Bana öyle bir bakışı vardı ki, saniyelik de olsa gözlerindeki o hayret ve kızgınlığı hiç unutamam.  Duyguları ses tonuna da sirayet etmiş bir şekilde:

 

-Ne demek istiyorsun? Dedi.

 

Etrafıma baktım, onlar da şaşkındı. Bana “yahu sen nasıl olur da Ramazan Hocaya ‘Sende âdâb yok mu?’ diye sorabilirsin?” dercesine şaşkın şaşkın bakıyorlardı. O zaman bana bir gülmek gitti. Herkes de O’nun gibi bu sefer daha da şaşırdı. Öyle ya, adama evinde ve o kadar hocanın içinde “Sende âdâb yok mu?” diye soruyorum. Yani “sende hiç edep, terbiye yok mu? diye çıkışıyor, sonra da kahkaha ile gülüyorum. Evet, ortada garip bir durum var ama a dostlar, benim yerimde siz olsanız gülmez misiniz?

 

Nihayet gülmem geçince:

 

-Yahu sende Erkam yayınlarından çıkan “Âdâb” adlı isimli kitap var mı yok mu diye onu soruyorum. Bu tartıştığımız konu orada yazılı zannediyorum da…

 

Bu sefer o da herkes gibi rahatlayıp gevşedi ve o kadar gerginliğin verdiğ baskının da boşalmasıyla başladılar hep beraber gülmeye. Aradan aylar geçti. Yine o odada sohbetteyiz. Çıkardı kitabı ve önüme koydu ve dedi ki:

 

-Sayende “Adab” sahibi olduk.

 

*  *  *

 

Ramazan Hocam özellikle fıkıh alanında yoğunlaşmıştır demiştik. Bilgisini öğrenciler yanında halkla da paylaşır. Ramazan ayında camilerde vaaz ederek ve bazı radyolarda sohbet ederek, değişik vakıflarda seminerler vererek halk eğitimine katkı sunar, fakir gibi.

 

Yazma noktasında biraz ihmalkardır. Dergilere, gazetelere yazı göndermesini, sürekli yazmasını teşvik ederim ama kendim de pek yapamadığımdan mıdır neyse, beni pek dinlemez. “Haklısın” der ve başından savar. Oysa biraz da okuttuğu fıkıh dersinin verdiği mecburiyetle yazdığı iki kitap, gayet güzel çalışmalardır. İnşallah devamı gelir. Bu arada bizim www.cemalnar.com internet sitesinde köşe yazarlığına başlamıştır. İnşallah oradan ulusal basına sıçrama yapar.

 

*  *  *

 

Misafirperver bir arkadaşımızdır. Evine vardığımızda bizi ikrama boğar. Yukarıda yazsak da, özlemişiz, adları bile tatlı geliyor; o pestiller, bastıklar, samsalar, sucuklar, cevizler, bademler, fıstıklar, tarhanalar, meyveler… ve üstüne ravanda şerbetleri…

 

Yahu yazıyı bırakıp da hemen şimdi evine mi gideyim yoksa? 

 

*  *  *

 

Ramazan beyi Allah için çok seviyorum ve O’nun da beni sevdiğini biliyorum. Yine biliyorum ki, ondan evvel ölürsem, arkamdan hayır dualar edecek dostlarımdan birisidir. Kimbilir, belki de bu Allah (azze ve celle) için olan sevgiden ötürü hadiste bildirilen “mahşerde arş gölgesi”ne konuk edilir, cennette de “nurlu minberlere” karşılıklı oturtuluruz.    

 

Bizi hüsnü zannımıza bağışla da öyle eyle Allah’ım


Hatıralar Galerisi
Dostlarımız