YAŞAR ALPASLAN


 

O bilgisini öğrencilere aktarmada da gayretli idi. Şöhretinin gölgesinde yatan biri değildi. Derslerine zamanında girer, öğrencilere ders yanında başka bilgiler ve tecrübeler de anlatırdı. Yanında daima yeni kitaplar olur, öğrencilere duyururdu. Çok da çalışkandı. Aynı zamanda fedakâr, diğerkâm, gayretli, hizmet ehli, damarına basmazsan uyumlu ve vefalı idi. Farkına vardığı hatalarını kabul edecek ve özür dileyecek kadar da insaflı idi. Çok da cömertti. Bütün bu saydıklarımı yıllar içinde bizzat yaşadım gördüm ondan.

 

Yıllar önceydi. Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünde öğrenciydim. Maraş’ta bir dernek açılmış dediler. Benim gibi yarıyıl tatilini geçiren bir iki arkadaşla birlikte gittik “Kültür Derneği”ne.

 

Bir kaç odalı bir daire. Girişte ilk dikkatimi çeken kitaplar oldu. Sanırım bayağı bir kalabalık vardı içeride ve birisi konuşuyordu.

 

Ben bu şehre hep yabancı kaldım. Öteden beri münzevîyimdir. İçine dönük bir yapım var. Biraz da şartlar öyle gerektirdi. Babamın memuriyeti gereği sık yer değiştirdik. Orta öğretimi yatılı olarak Diyarbakır’da okudum. Dolayısıyla bu şehre yabancı kaldım. Ne âlimlerini, ne hocalarını, ne öğretmenlerini, ne de vaizlerini, şeyhlerini, dava adamlarını, siyaset önderlerini bilmiyordum o zamanlar.

 

Bir kültür derneği vardı. Daha önceleri “Milliyetçiler Derneği” imiş. O zamanlar herkes milliyetçi. Çünkü komünist düşmanı. Sistem nesilleri beşik gibi sağcı sollu diye sallıyor duruyor. Sonra İslamcılar ayrıldı milliyetçilerden. Milliyetçiler ise, hakkıyla öğrenemeseler ve yeterli ilgilenemeseler de bir türlü ayrılmadı İslam’dan. Bu iki zümre epey havanda su dövdü bu konular etrafında. “Kim daha müslümandı ve daha iyi hizmet edecekti ülkeye” diye…

 

O yıllarda Necip Fazıl bata çıka “Büyük Doğu”ları çıkarıyor bir Maraşlı olarak, onu biliyorum. Nuri Pakdil “Edebiyat” dergisini çıkarırmış, benim haberim yokmuş, oldu. Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve arkadaşları “Mavera”yı çıkarıyorlar.  “Yeni Devir” okuduğumuz gazete. Orada da “yedi güzel adam” önderlik yapıyor. O günlerde “Milli Selamet Partisi” bir parti gibi değil, bir fikir kulübü gibi çalışıyordu. İmam Hatip Lisesi bir büyük medrese idi. Şehrin nabzı oralarda atıyordu.

 

Diyeceğim şu ki Maraş o günlerde fikirle yatıyor, medeniyetle kalkıyordu. Bu canlı fikrî hayat sadece Maraş’ı değil, o günlerde Maraşlılar ülkeyi derinden etkiliyorlardı.

 

İçeri girdik, birisi konuşuyordu demiştim ya. Devam edelim o hatıraya. Evet, içeride ortaya yakın kısa boylu, tıknaz, ilk bakışta yuvarlak yüz yapısıyla, kabaklı gözleriyle la teşbih vela temsil Lenin’e benzettiğim bir adam, sakin ve yumuşak bir sesle konuşuyor.

 

Biz o zamana kadar konuşma deyince hep “nutuk atma” görmüşüz. Doğrusu böyle konuşmalara bu tür mekânlarda pek alışık değiliz. Ama adam kibar kibar konuşuyor. Pek düzenli şeyler söylemiyor gibi ilk başta. Çok serbest ve kadife gibi çok rahat ve filozofvari konuşuyor üstelik. Yani bildiğimiz ezber şeyler söylemiyor, sanki her söylediği o anda aklına gelmiş, kendi fikir fideliğinde o anda mahsul vermiş şeyler gibi. Bunun keyfi, belki de hafif zevki ve gururu, yüzüne sinmiş gibi…

 

Rahatlığı dikkatimi çekti konuşması gibi. Yanımdaki arkadaşıma sordum:

- Kim bu konuşan?

- Bu Yaşar Alpaslan Hocadır. Nam-ı diğer “Vezir Hoca”. İmam Hatip Lisesinde öğretmendir. Ayaklı kütüphane derler.

 

*  *  *                           

 

Yaşar Alpaslan Hoca ismini sanırım ilk kez orada duymuştum. Aradan yıllar geçti, Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesinde uzun yıllar beraber çalıştık. Beraber oturduk kalktık, yedik içtik, sohbet ettik, birbirimizi çok yakından tanıdık.

 

Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesinde onunla ilk karşılaşmamız, yine çok enteresandır. Okul “Umre” düzenlemiş ve öğrenciler bu kutsal yolculuklardan dönmüştü. Kalabalık ve dağınık bir ortam var. Bu arada şalvarlı, tespihli bir ede, muzaffer bir komutan edasıyla ortada dolaşıyor. “Koca Müdür” Sait Beyin yanında sağa sola emirler verip duruyor. Gözünün altından bana şöyle bir bakış attı ve ilgilenmeden geçti gitti. Benim de merakımı celbetti, “kimdir bu adam?” diye. Bir yerden gözüm ısırıyor gibiydi. Meğer meşhur Yaşar Hoca o imiş… O zaman ben okula misafir mi gelmiştim, tayin mi olmuştum şimdi çok hatırlamıyorum. Bu arada hemen söyleyeyim, ihtiyarladık, bazı anlattıklarımızda takdim tehir olabilir ve benim yaşımdakilere hoş görülebilir.

 

Meğer yıllarca okulu umreye götürürmüş. Çocukların üstünde nasıl titrediğini arkadaşları anlatır durur. Hatta bu umre seyahatleri okulu da taşmış, koca bir Milli Eğitim camiasını sarmıştı…

 

*  *  *

 

Onun hakkında oldukça müsbet duygularla Maraş’a gelmiştim. Hakkında ilk duyduklarım şunlardı: Bir kere çok okurdu. Büyük bir kütüphanesi vardı. Fikir olarak o zamanlar “Mücadeleci” idi. Particiliğin yoğun yaşandığı bir zamanda parti fikrine soğuktu, bütün partileri üç aşağı beş yukarı bir kefeye koyardı, Demirel’i sevmez ama “birlik ve dirlik” adına reyini AP’ye verirdi, çok iyi bir CHP muhalifiydi. Son söylediğim hariç, diğer görüşleriyle benim de o zamanlar fiilî olarak destek verdiğim, sonraları ilmî ve irşat hayatım sebebiyle fiilî desteğimi bırakıp fikren desteklediğim “Millî Görüş” mensuplarını biraz üzmüş, hatta kızdırmıştı.

 

Yaşar Alpaslan Hoca, okula geldiğim günde anlamıştım ki, okulda lider bir tipti. İstediği üç aşağı beş yukarı olurdu. Okul yönetiminde yoktu ama bütün idarecilere yerine göre sözü, yerine göre nazı geçerdi.  Zaten idareciliği sevmezdi. Bir ara ne olduysa müdürlüğe heveslendi, ama hüsranla neticelendi.

 

Onun okuldaki bu hâkimiyeti nedendi? Bu gücü nereden geliyordu?

 

*  *  *

 

Bu öyle uzun boylu düşünmeyi gerektiren bir şey değildi ve çok doğaldı.

 

Bir kere onun bilgisini teslim etmeyen yoktu. Malumdur bilgi, hele de onun kıymetini bilen yerlerde en büyük güçtür. Yaşar Alpaslan Hoca bilgisini öğrencilere aktarmada da gayretli idi. Şöhretinin gölgesinde yatan biri değildi. Derslerine zamanında girer, öğrencilere ders yanında başka bilgiler ve tecrübeler de anlatırdı. Yanında daima yeni kitaplar olur, öğrencilere duyururdu. Birçok insandan duymuşumdur, “Bize şu kitapları okuyun diye tanıtırdı” sözünü…

 

O, bilgisinin yanında çok çalışkandı da. Aynı zamanda fedakâr, diğerkâm, gayretli, hizmet ehli, damarına basmazsan uyumlu ve vefalı idi. Farkına vardığı hatalarını kabul edecek ve özür dileyecek kadar da insaflı idi. Çok da cömertti.

 

Bütün bu saydıklarımı yıllar içinde bizzat yaşadım gördüm ondan. Çalışkanlık ve gayretine en açık misal, yıllarca okul kooperatifini çalıştırması idi. Zemin katta, küçücük ve daracık bir odada yıllarca kendisi ve ekibi çalıştırdı o kooperatifi.

 

O kooperatif, İmam Hatip’in ilim, kültür, kitap, kütüphane, dostluk, kardeşlik, yardımlaşma hayatında ayrı bir destandır. Bu destanın baş aktörü manasına esas oğlanı da Yaşar Alpaslan Hocadır tabi.

 

Sene başında gönüllü o kola yazılır, yanına yıllar içinde Halil İslamoğlu, Salih Özsağır, Ramazan Pak ve diğer bazı Hoca Efendi arkadaşları da alır, fedakârca çalışırlardı. Belkide okulun en faal, en faydalı koluydu o zamanlar bu kol çalışması.

 

Ne mi yaparlardı?

 

Sene başında dostlarından para toplar, bir bütçe oluştururlar ve başta ders kitapları olmak üzere kalem, kırtasiye ve çok çeşitli ve faydalı kitaplar alırlar, onları öğrenciye ve öğretmenlere piyasadan çok ucuza satarlardı. Kazançlarının bir kısmını “örtülü ödenek olarak kullansınlar ve okulu yüz akıyla temsil etsinler” diye okul idaresine verirlerdi. Ama çoğunu okul kütüphanesine kitap almaya harcarlardı. Sene sonunda bizim gibi sermaye yatıranlara da “sevabınız bol olsun” diye dua ederlerdi…


Allah razı olsun.

 

*  *  *

 

Maraş İmam Hatip Lisesi Kütüphanesi, bir üniversite kütüphanesi gibidir. Devlet parasıyla mı alındı sanırsınız onca kitaplar? Nerde!... Devlet okullara yakacak parası bile zor gönderiyor, nerde kaldı kütüphaneye kitap parası gönderecek…

 

Ama bir okul kütüphanesinde lügatler olmalı, ansiklopediler olmalı, her bilim dalından kaynak eserler olmalı, hikâye, roman, şiir gibi edebî türler olmalı, düşünce ve felsefe olmalı. Bizim için de özellikle İslamî eserler olmalı.

 

Evet, bunların hepsi de okul kütüphanesinde var hamdolsun.

 

Ama nasıl var?

 

Destan burada yatar zaten.

 

Ders zili çalar. Öğrenciler bahçeye, öğretmenler kendi odalarına giderler. Beş on dakika sonra tekrar derse gideceklerdir. Dinlenmeye yetmez elbette. Olsa olsa bir soluklanma olur ancak.

 

Ama kooperatifte çalışan arkadaşlar onu da bulamazlar. Hemen iner, dükkânı açar, yardımcı öğrencilerle başlarlar alım satıma. Derken zil çalar, onlar da dinlenmeden tekrar derse giderler…

 

Bu böyle yıllarca sürer gider. Zaman içinde değişseler de bütün okul müdürleri, diyelim ki resim hocası bir sergi açar, onu hemen ödüllendirirler. Sporda bir başarı gelir, beden hocaları hemen ödlerini alırlar. Daha bir sene de şu kooperatifi çalıştıran hizmet erlerine de bir ödül verelim dememişlerdir. Babalarının kesesinden de değildir ha. Onlar da gücenmeden hizmetlerine devam eder giderler.

 

Bir sene kurulda bu haksızlığı dile getirdim. Müdürün hoşuna gitmeyeceğini bilirim elbet. Baktı baktı bana acı acı gözlüğünün altından ve “haklısın” dedi. Dedi ama uygulama gene de değişmedi.

 

*  *  *

 

O kooperatifi, bir gün okulu yazarsam orada yazarım inşallah, asla unutamayız biz. Orası sanki bizim tekkemizdi. İnerdik oraya, o küçücük odacığa, sıkışa sıkışa ne demli sohbetler ederdik çaylar eşliğinde… Acıkan oraya gelir, Yaşar Alpaslan Hoca’nın evden getirdiği bal, pekmez, yağlı zeytin, helva gibi şeylerle karınlarını doyururdu. Parası biten aybaşına kadar borç alırdı. Böylece öğretmenler, başkalarından borç isteme zilletinden kurtulurlardı.

 

Bu esnada yeni kitaplar incelenir, ülkenin sorunları hakkında günlük değerlendirmeler yapılır, okul eğitimi tartışılır, mektepte cereyan eden magazinsel olaylar irdelenir, şakalar yapılır, yeri gelince kahkahalar atılırdı.

 

Allah esirgesin, Ramazan Pak Hoca şehir şehir dolaşır, o zamanlar yaygın olan enflasyon zammını yememiş ucuz ve güzel kitapları toplar getirir, bize ve öğrencilere bayram ettirirdi. Kitapları gören Yaşar Alpaslan Hoca açılır, sohbet öğle tatilini bir saniyede bitirirdi.

 

O günler ne güzel günlerdi!

 

Sonra Yaşar Alpaslan Hoca okuldan gitti. Başka yerlerde yolsuzluk olmuş, Milli Eğitim de emir vermiş, bütün kooperatifler kapanmıştı. Biz de çok yararlı bir mekânı ve hizmet imkânını maalesef kaybetmiştik. Bu kayıp yıllarca sürdü ve hala da devam eder.

 

*  *  *

 

Yaşar Alpaslan Hoca hakkında “fedakâr, diğerkâm, gayretli, hizmet ehli, damarına basmazsan uyumlu ve vefalı idi. çok da cömertti” demiş ve kooperatifte yaşanan hizmet, fedakârlık, gayret ve cömertliğini anlatmıştım.

 

O, özel dostluğunda da çok samimi ve gayretli idi. Birisinin bir sıkıntısına duymuşsa, gelip kendisine açmasını beklemez, hemen harekete geçerek o sıkıntıyı gidermeye çalışırdı. Bazen sıkıntı sahibi bunu bilmez, bazen de daha sonra haberdar olurdu.

 

Ben böyle muamelelerine kaç kere şahit oldum, yaşadım. Arkadaşlarım bilir, benim bir kulak patlatma hadisem oldu. Sanırım 1983 yılında I. Dönemin son günleriydi. Sınıfa neşeyle girdim ve son tefsir dersi yazılısının sonuçlarını okudum.

 

Pek itiraz eden öğrenci olmazdı notlarıma. Çünkü gerçekten okurdum. Ama o gün Mahir Gökçe adında bir sevgili öğrencim notuna itiraz etti. Bu öğrencim, sınıfta varlığı veya yokluğunu pek hissettirmez, sessiz, sakin ve saygılı ve de çok yakışıklı bir öğrencimdi. Ben de kendisini severdim. O sınıf da güzel bir sınıftı zaten ve ben onlara derse zevkle girerdim.

 

Dedim ki: “Yavrum Mahir, kâğıdını seve seve getirir, yanında yeniden okur  incelerdim ama, bildiğin gibi karne yaklaştı ve ben ortalamaları da not defterine geçirdim. Notları da idareye teslim ettim. Gel bu itirazdan vaz geç.”

 

Mahir ısrar etti. O zaman ben de “Notlar idareye verildi bir kere. Eğer hala ısrar edersen, kanunî hakkındır. Git idareye dilekçe ver. Onlar kâğıdını benden alır, incelerler.” Dedim ve işime döndüm.

 

Birden yazı tahtasından bir ses geldi. Mahir elindeki bir şeyi tahtaya fırlatmış. Kendisine baktığımda ağzında  bazı kelimeler mırıldanarak oturdu ama ne dediğini anlamadım tabi. Hiç alışık olmadığımız bir tavır. Sınıfta çıt çıkmıyor. Herkes bir ona, bir bana bakıyor.

 

Ne yapmalıydım?

 

Bir kaç saniye düşündüm. Sonra şuna karar verdim: Çok önem vermeyeyim, sadece yanıma çağırayım ve sessizce yaptığının yakışmadığını, kendisinden de hiç beklemediğimi söyleyeyim o kadar.

 

“Gel buraya!” dedim.

 

Öğrencim oralı bile olmadı.

 

Allah Allah!

 

Suçu gittikçe büyüyordu. Bir daha çağırdım, yine dinlemedi. Ben yanına gitsem iş büyür diye nara seviyesinde yüksek bir sesle “gel buraya” diye bağırdım.

 

Bereket o zaman kalktı ve geldi. O gelirken ben düşünüyordum. İş büyümüştü. Tekdirle yetinmek, otoritemiz açısından sakıncalı olabilirdi. Bir ders vermek gerekti. Şimdiki aklım olsaydı yapmazdım ama gelince ayağa kalktım ve arada soba da olduğu için uzaktan bir tokat attım. Ama o sakındı ve yüzünü çevirdi. Elim kulağının üstüne gelmişti. Zaten sinek uçsa duyulacak kadar sessizleşen sınıfta sille sesi, beni de şaşırtacak kadar oldukça yüksek çıktı.

 

“Otur yerine!”

 

Canı yanan sevgili Mahir kin ve nefretle baktı bana. Ben de, daha büyük bir olay yaşamayalım diye öyle sert ve kararlı bakıyordum. İçimden de “söz dinlesen de bu acıları yaşamasak olmaz mıydı be oğlum? Ne gerek vardı şimdi bunlara?” diyordum.

 

Mahir oturdu. Ama beş dakika sonra parmak kaldırdı. Kulağının ağrıdığını, hastaneye gitmek istediğini söyledi. “İdareden izin al, git” dedim ve gitti.

 

Hiç iyi olmamıştı. Kafam bozuldu, işim bitince kimseyle konuşmadan evime gittim.

 

*  *  *

 

Mahir idareden izin alırken haliyle müdür olayı duyar. Rahmetli Sait Bey beni severdi. Voleybol maçlarından işine yaradığım için gelir gelmez aramızda bir dostluk başlamıştı. Ama o günlerde bir yanlış anlamadan dolayı bana kızgındı. Ben de kendisine kızgındım. Çünkü ben haklıydım ve “olayı iyi incelesin, ya da bana da sorsun, kızacaksa o zaman kızsın” diye kızgındım ve kendisi çağırıp dinlemek istesin diye gidip olayı anlatmıyordum. Herhalde hastanedeki resmi muameleyi duymuştu, olacağı gördüğünden benden o sınıfın sınav kâğıtlarını istedi, verdim. Şimdi hatırladıkça gülüyorum.

 

-Hani bunun cevap anahtarı?

-Bu okulda sene içi sınavlarında cevap anahtarı hazırlayan bir öğretmen var mı?

-Hadi bir tane hazırla da getir.

-Peki.

 

O resmi, ben de resmiyim. Oysa hakkımda kötülük düşünse bunu tutanakla resmileştirir, bana zarar verebilirdi. Ama yapmadı ve yazıp getirdiğimi, sanki evvelden beri varmış gibi işleme koydu. Ben bunu takdir ediyor ve içimden gülüyordum, ama dışımızdan soğuk soğuk nazlanıyorduk birbirimize. İnsanoğlu ne acaip değil mi?

 

Başka da bir nazlanmamız olmamıştı rahmetliyle. Hastalığında Ankara’da Diyanette karşılaşmıştık. Kucaklaştık. Bana mahzun ve mütebessim uzun uzun baktı. Bir daha kucaklaştık.

 

*  *  *

 

Neyse, bir komisyon kurmuş, inceletmiş. Notu normal bulmuş komisyon. Bana evrakı verirken:

 

-Komisyon takdir etti notlarını, dedi. Ama bir kişiye fazla not vermişsin. Kime biliyor musun?

-Evet.

-De bakalım.

-Mehmet Saçmalı.

-Evet. Peki neden? Babası dostun olduğu için mi?

-Hayır! Babası dostumdur ama sebebi o değil. O talebemiz hafızdır. Ulu camide mukabele okuyarak okulumuzu temsil ediyor. Takdirname için nota ihtiyacı olduğunu duydum. Ben tefsir hocasıyım. Seve seve verdim.

-İyi etmişsin.

 

Mütebessimdi. Aramızdaki buzlar da o tebessümle erimişti. Buna ben de çok sevindim.

 

Ama Mahir’in hastanede çalışan bir hemşire ablası varmış ve kardeşini o vaziyette görünce ortalığı velveleye vermiş. Acildeki polisler gelmiş ifade almışlar. Beni karakoldan istediler, il halk kütüphanesinin karşısındaki karakola gittim. Savcılığa havale ettiler, polis nezaretinde oraya da gittim ve ifade verdim. İçimde acı bir burukluk ve korkunç bir hüzün. Bu benim savcılığa ilk gidişimdi…

 

O günlerde de TRT’de bir dizi var aynen böyle ve öğretmenin işine son veriyorlar. Bütün öğrencilerim de üzgün, beni işten atarlar diye.

 

Okula geldim. Sevgili Mahir mahcup bir şekilde yanıma geldi. “Özür dilerim hocam. Ben sizi şikâyet etmedim. Ama ablamı durduramadım. Polisler de duyunca iş resmileşti.”

 

“Bir şey olmaz oğlum. Senin kulağın nasıl? Acıyor mu hala?”

 

“Yok, hocam, iyiyim ben…”

 

Biz bunları yaşarken sonra öğrendim ki neler olmuş neler…

 

Yaşar Alpaslan Hocamız olayı duyunca hastaneye koşmuş. Çocuğun muayene olduğu doktoru bulmuş ve kötü bir rapor vermesini önlemiş. Diğer bir akrabası, belki de abisi bir meslektaşımız imiş, onu da bulmuş, hem onu hem de babasını teskin etmiş, beni tezkiye etmiş… Aldı bana getirdi o meslektaşımızı, tanıdığım birisi idi. Birbirimizi teselli ettik. O iş de öylece bitti.



*  *  * 

 

Yıllar sonra DYP iktidar ve gene İmam Hatip Lisesi öğretmenleri için sürgün listesi hazırlanıyor. Kambersiz düğün olur mu, dediklerine göre biz de varız liste içinde.

 

Yaşar Alpaslan Hoca’nın haberi oluyor ve koşuyor.

 

-Yahu o adam hoca, siyasetle uğraşmaz, halka vaaz eder, faydalı olur. Ondan ne istiyorsunuz? der.

 

Onlar da:

 

- Biz onun siyasetle uğraşmadığını biliyoruz ama  “Falanca Vakıfta” liderimizi tenkit ettiğini duyduk, derler.

 

- Tamam, ben kefilim, bir daha oralarda konuşmaz, der.

 

Bu arada onlar da kendi aralarında bölünürler ve “başımıza iş açmayalım” diyerek bu işten toptan vaaz geçerler.

 

Yaşar Alpaslan Hocam bana gelerek dedi ki:

 

-Vaazına devam et, ama bir daha falan vakıfta bu sene konuşmayacaksın.

- Hayırdır inşallah abi, nerden icap etti şimdi bu?

- Karıştırma. Ben senin adına birilerine söz verdim. Beni yalancı çıkarmazsın herhalde?

- Emrin olur abi!

 

*  *  *

 

Dünya böyle işte. Ve siyasetin cilveleri çok yaman. Devamlı hocalarla uğraşan o ekibin başı, daha sonra o hocaların desteklediği partiye geldi ve büyük itibar gördü, hatta milletvekili adayı veya aday adayı oldu. Varsın görsün, varsın olsun, ayıp değil. Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmazmış. Ama bu tecrübeler de bir fikir vermeli herhalde bu işler yapılırken.

 

Nerde!

 

Sonra o parti de kendi içinde ikiye bölündü ve hocalarla berber partililer de ikiye ayrıldı. Aynı davanın adamları şimdi iki parti halindeler ve birbirlerine karşı amansız ve nahoş bir muhalefeti, hem de “Bizans’ın Çocukları” gibi, “Yahudi Uşakları” gibi insafı zorlayan bir üslupla devam ettiriyorlar.

 

Acı! Çok acı.

 

Siyasiler içinde hala temiz kalabilmiş, ahlaklı, olgun, vatanına milletine hizmet etmek isteyen iyi niyetli insanlar yok mu?

 

Neden olmasın, elbette vardır.

 

Ama “Başka hiçbir kaygı taşımadan, sırf  Allah rızası için siyaset yapan birileri var mıdır?” diye sorulacak olursa cevabım, “getirin o ideallerimizden başka amacımız olmayan hülyalı ve idealist gençliğimizi, size o günlerin coşkun ve esrik başıyla ‘evet’ diyeyim” olacaktır. Ama saçımızın sakalımızın ağardığı şu yaşımıza gelince, bu tür söylemlere tebessüm etmekten başka yapabileceğimiz bir şey kalmıyor.

 

Haklarını yemiş olmayalım, yaşanan gerçeklerden bittecrübe tahsil edilen kanaatlerdendir ki nefs-i emmaresini yenerek raziyye ve marziyye makamlarında sabit  kadem olmuş olmak gerek olan öyle şahsiyetler, bütün amaçları rü’yetü-l gayr’i yere çalarak ittibay-ı heva ve hubb-i dünya’dan uzak olmaya çalışan ehl-i tekâyâ ve hângah ve dergah arasında bile bulunmazken, bütün bütün menfaat saikiyle seyr-ü süluk edilen, ifrit ve cinlerinin dahi cirit attığı devlet ve hükümete giden yolda bir iktidar kapısı olan meydan-ı siyasette bulunur diye beklemek, hele hele de “uluhiyyet”ten bir parça olan “hakimiyyet”i kendinde gören böyle laik ve seküler bir sistemde, şeytanlardan nedamet ederek birr-ü takvada evliya ile yarışmalarını beklemek gibi bir şey olsa gerektir.

 

Her ne ise, bu ahvalin hamuru çok su götürür. Biz onu bırakalım da asıl mevzumuza bakalım.

 

İşte Yaşar Alpaslan Hoca böyle biridir. Dostlarıyla ilgilenir, kültür ve sanatla ilgilenir, vakıflarla ilgilenir, hizmetlerle ilgilenir, üniversite ve yabancı hocalarıyla ilgilenir. Şehrin kadim sakinlerinden olduğu için Maraş’ı ve Maraşlıyı iyi bilir ve bu bilgiyi hayırlı işlerde iyi kullanır.

 

Eskiler “kalabalıkta tevazu göstermek, kibir alametidir” demişler ve dahi ağızları şeker şerbet yesin içsinler, hikmet söylemişlerdir. Buna binaen böyle aleni yerlerde tevazu göstermek pek hoşuma gitmese bile, yine de bir vazife-i edep olarak diyeyim, layık olmasam da bazen sıhhatimi sorar ve “Kendine iyi bak, sağlığını koru, sen sadece kendin değil, aynı zamanda Maraş’ın hocasısın. Bize gereksin.” Diye tenbih ederdi.

 

Bu, ehl-i himmet bir yiğidin engin gönlünü gösterir güzel bir alamet ve işaret değil midir?

 

 

Hatıralar Galerisi
Dostlarımız