ALİ PARLAK


Ali Parlak hocam bu şehirde yaşayan herkesin kendisini sevdiğine inandığım kibar bir hoca, salih bir insandı. Dostlarla olduğunda yüzünde tatlı bir tebessüm hiç eksik olmazdı. Onun ötesinde ise derin bir sükut ve çarpıcı bir hüzün de öyle yerleşirdi o tatlı simasına. Çok sakin, huzurlu bir hali vardı. Laf aramızda, çok da yakışıklı idi. Hele de gözlerinin altından tebessümle baktığında.


*  *  *


Ali Parlak hocam çok küçük yaşta hafız olmuştu. O günlerde Türkiye’de din eğitimi yasak olduğundan kaçak yollarla Suriye’ye gitmiş ve İslamî ilimleri tahsil etmişti. O günlerde Şam’da beraber olduğu Abdullah İlhan Hocamız[1] onu şöyle anlatmıştı:

“Bu Hoca Efendi Şam’a geldiğinde çok küçüktü. Çok da sevimliydi. Biz onu Allah için çok sevmiştik. Bekir Akben ve diğer arkadaşlarla korumaya çalışırdık. Hafızdı. Çok da dindardı. Bazı Kadirî ve Şazelî zikirlerine katılırdık. Ayakta zikrederken onu görecektiniz, aşkı ilahî ile nasıl zıplardı. Yalnız bir hali bize garip gelirdi. Risale-i Nurları tanımıştı. Onları çok okurdu. Bir gün kendisine dedim ki: ‘Bak Ali kardeşim, bu kitaplar çok hoş, çok güzel. Sen de haliyle gece gündüz bunları okuyorsun. Fakat unutma ki sen buraya Arapça okumaya ve İslamî ilimleri öğrenmeye geldin. Her şeyin bir sırası var. şimdi bunları bırak, bol bol Arapça oku. Heybeni doldur. Yarın bunları bulamazsın. Memleketine döndüğünde yine Türkçe değil mi, bol bol Risale okursun.’

Sonraları Mahmut Sami Ramazanoğlu Efendiyi tanıdı ve ondan ders aldı. Allah için çok sevdiğim bir kardeşimizdir.”

Suriye’de hangi okulda kimlerden okudu, nasılsa bunları çok konuşmadık kendisiyle. Çünkü akşam oturmalarımızda hep kalabalık cemaatler olurdu. Bu tür sohbetler ise özel sayılırdı. İlgisiz insanları sıkabilirdi. Yalnızken de mevzu bitmiyor ki, maşallah konu üstüne konu açılırdı.

Suriye’nin diplomaları ülkemizde geçersiz olduğu için, orada okuyanlar bir de imtihanla Ezher’e geçer, biraz da orada okuyarak Ezher’den de diploma alarak ya İmam hatiplere öğretmen, ya da Diyanet’te bir görev alırlardı. Ali Hocam da Diyanet’i seçmiş, Maraş’ta imamlık, vaizlik ve Kur’an Kursları Bölüm Başkanlığı yapmıştı. Kısa bir özel iş denemesi de oldu sanayide. Fakat işler planlandığı gibi iyi gitmedi. Ortakların çoğu ayrıldı. Kendisi de iyi ki terk etti o işi sonra. Bu kadar okuduktan sonra ilme hizmet yerine bir ekmek peşine düşmek bana her zaman ters gelmiştir. Böyle yapanları da hep Allah için uyarmış, mesuliyete davet etmişimdir. Hocalık, parası az olsa da geçimi rahat, insanı mutlu eden bir meslektir.


*  *  *


Onu ilk tanıdığım zamanı hatırladım şimdi. 1977’li yıllardı. Ben Kayseri Yüksek İslam’ın son sınıfındaydım. Köyümde vaaz ederdim. O zamanın müftüsü Recep Çoban ile tanışmış ve sevişmiştik. Bir Ramazan öncesi rahmetli babamla selam ve haber salmış, “şehirde vaaza ihtiyacımız var. Gelsin bize yardımcı olsun. Ona Bahçelievler camiinde görev verelim” demiş.

Babam da yarı şaka yarı ciddi

- Git oğlum. Sabah evlenirken gerek olur. Sana kız istemeye gittiğimizde “damat kim?” derlerse, “işte şu vaiz’ deriz. Yoksa ‘bir köylü’ desek bu şehirliler kız vermezler,” demez mi? Ben de

- Gitmiyorum, dedim. Biz Allah için iş yaparız, evlenmek için değil. Ameller niyetlere göredir. Sen kadın için hicret eden sahabeye “avrat muhaciri” diye güldüklerini bilmiyor musun?” dedim. Rahmetli

- Oğlum şaka say ve benim lafım yüzümden hizmetten kalma, dedi.

Ona çaktırmadan Ramazanın ilk günü gittim. Baktım kürsüde genç biri oturuyor, sakin sakin konuşuyor. Sanki misafir odasında sohbet ediyor mübarek ziyaretçilerine. İlmini beğendim ama hitabeti hoşuma gitmedi. Biz o zamanlar genciz tabi. Bilenler bilir, çıktık mı kürsüye, her lafı döndürüp dolaştırıp sisteme getirir ve İslamsızlıktan acı acı dert yanarız. Kaybettiklerimize hüzünlenir, dertlerimizle heyecanlanır, düşmanlarımız bahse konu olunca yer yer kükreriz tabi. Coşkun bir nehir gibi boz bulanık köpüre köpüre akarız kürsüde. Böyle deniz gibi sakinlik ve durgunluk tatmin etmezdi, işin içinde coşku olmazsa vaaz kesmezdi bizi. Bizi dinleyenler bile diken üstünde dinlemeliydi…

Fakat Hoca Efendi başlamıştı bir kere. Bir de aslında şehirde bir ay orada burada misafir kalmak bana da zordu. Müftülük bu meseleyi belki çözer ve bize başka bir yerden görev verebilirdi. Her neyse, sessizce geri döndüm. Zavallı babama bundan bahsetmedim. O hala gitmeyişimi kendi sözüne bağlayarak üzülüyordu.


*  *  *


1980’de Maraş İmam Hatip Lisesine tayinim çıkınca önceleri Ulu Camiye yakın, çukur hamamının yanında, şimdi yıkılan ve yerinde yeller esen bir evde oturdum. Sonra da yıllarca az ötesinde, Sokak Başında küçük, kutu gibi bir evde yaşadık. O zamanlar Hoca Efendi ile birbirimize çok yakındık. Namazlarda sık sık karşılaşırdık. Hele de Ulu Camide imam olduğu yıllarda. O zamanlar evi de yakın sayılırdı. Sık sık giderdik ziyaretine.

Sonra arkadaşlarımızdan Ahmet Vişne onun kardeşinin kızıyla evlendi. Bu vesileyle kendi tarafından bazı akrabalarını tanıdık. Hanımı da Maraş’ta “Kahveci Mahmut Ayhan” diye bilinen gün görmüş, umur görmüş bir efendinin kızıydı. Misafirperver bir insandı. Hanımı da öyledir ki bu hep böyle sürüp gitmiştir. Bu mesut ailenin iki kızı üç oğlu vardı.  Onlara çok düşkündü. Hamdolsun kızını çok sevdiğimiz bir ailenin öğrencimiz olan oğluna, Fazlı Aslantürk’e verdi. Sağ olsun o da bir evlat gibi ona ve ailesine çok hizmet etti. Diğer bir kızı da Mahmut Ahlatlı Beyle evlidir. O kardeşimiz de Osmaniye’de bir fabrikada çalışıyor şimdi.

Hoca Efendinin üç oğlu vardır demiştik. O yıllarda küçüktüler haliyle. Sever okşardık yanımıza geldiklerinde. Şimdi büyümüş, iş güç sahibi olmuşlar hamdolsun. Büyük oğlu Muhammet Efendi, eniştesi Fazlı Efendinin yanında durur çoğunlukla. Ortancası Mahmut Bey Ticaret borsasında çalışıyor. Küçükleri Selman Bey de bir turizm şirketinde çalışmaktadır. Halleri iyidir. Hepsi namazlı abdestli dindar insanlardır çok şükür.  Ama maalesef babalarının bıraktığı kitapların Arapça olanlarını okuyamıyorlar. Fakat o güzelim kütüphaneyi dağıtmamışlar da. “Babamızın teberrükü” diyerek bölüşmüşler, evlerinde muhafaza ediyorlar. Arapça okuyan damat Fazlı Efendi latife yapıyor: “Bana lazım olan bir kitabı istediğimde nazla niyazla veriyorlar” diyor. Kitap kıskanılan bir sevgilidir. Okumayanların bile onun öyle elden ele düşmesine rızaları yoktur. Ya bir de okuyanları düşünmeli, kim bilir ne kadar düşmüşlerdir üstüne.

Vefatında torunu var mıydı acaba? Ben buna da yanarım. Bazı kardeşlerimiz, mesela sevgili Haydar Erşahin gibi erken hakka yürüyünce, torunları o güzel insanları tanımadan ve faydalanmadan mahrum kalıyorlar. Hatta zavallılar ne kaybettiklerini anlayamıyorlar bile. Ali Hocamın durumu da sanırım öyle oldu.


*  *  *


Hocamızın kitapları gündeme gelince bir hatıramı anlatayım. Gerçi “geride kalan sevdiklerini üzer miyim acaba?” diye düşündüğümden ötürü bu hatırayı yazıp yazmamakta epey tereddüt ettim. Sonra “belki de hatırlanıp hayırlı yâd edilmelere, dualara, Fatihalara sebep olur. Kaldı ki alimler öteden beri maddi sıkıntı çekmişlerdir. Bu bir ayıp ve noksanlık değil ki? Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)in “el-Fakru fahrî” demesine bakarsak üstelik bu, onların süsü sayılır” kanaati ve hoşgörü ümidiyle yazmaya karar verdim.

Uzun süre kirada oturan Ali hocamız nihayet bir ev yaptırıp içine oturmuştu. Fakat anlaşılan borçları boyunu aşmıştı. Ziyaretine gittiğim bir gün bana:

- Hocam, bazı kitaplarımı satmak istiyorum, bana yardımcı ol, dedi.

- Hocam, yardımcı olmaya hay hay. Ama kitaplarınızı satmaya gelince bunu hiç istemem. Bu kitaplar en çok bu eve yakışır, hem de sizlere her zaman gerektir.

- Kalanlarla idare ederim. Mecbur olmasam bunu size söylemeyeceğimi bilirsiniz.

- Evet hocam, işin ciddiyeti meydanda. Ancak başka bir çözüm arayalım demek istedim.

- Başka bir çözüm yok Cemal’ım, olanları bitirdik.

- Tamam hocam, ben bir bakayım, size bilgi veririm sonra.

- Peki.

Evinden çıktığımda zaten oraya çok yakın olan Ahır dağının bütün deli poyrazı benim başımda esiyordu sanki. Maraş’ın birkaç aliminden birisinin durumu bu idi. Oysa bölge dışından gelmiş alimlerin yoksulluğu belli olduğundan onlara geçim veya ev yapımında yardımcı olan bazı dindar zenginleri duymuştum. Ama üstü örtülü olan yerlilerden demek ki pek haberleri yoktu.

Neyse, çıktım oradan ve istişare için aklıma gelen birkaç dosttan ilk sırayı alanın yanına gittim. İzin almadığım için adını veremiyorum. Konuyu müzakere ettik. Kanaatimce öyle gözüküyordu ki, zaten sattığı kitap hoca efendiyi borçlarından yana pek de rahatlatmayacaktı. O arif dost, “tamam hocam, başka bir yere gitmenize gerek yok. Biz gerekeni münasip şekilde yaparız. Gerekirse kitaplarını alır, yine kendisine hediye ederiz” dedi. Allah ondan razı olsun, ömrüne bereket ve saadet versin, bana bayram sevinci yaşattı.

Sevgili hocamla daha sonra karşılaştığımızda tatlı tatlı tebessüm ediyordu.

Evet, muhterem hocamız ilmini karşılık beklemeden halka sunan, değersiz dünya menfaati için küçülmeyen, ilmin izzetini koruyan, kibir ve ucuptan, riyada ve süm’adan uzak, rivayeti kendinden menkul faziletfuruşluklara tenezzül etmeyen bir örnek hoca efendi idi.


*  *  *


Hoca Efendi nihayet bir memur maaşıyla geçinirdi. Evi yapılmazdan evvel uzun zaman kirada gezdi. Ekonomik açıdan zengin değildi. Ama bunu hiç dert ettiğini duymadım. Bu mevzuları konuşmayı hoşlanmazdık zaten. Onu hep şükür halinde gördüm. Bir ara sanayide bir ortaklık iş yapıp onu müdür ettiler. O da çok sürmedi zaten. Ayrıldılar da şükür o da mesleğine dönmüş oldu. Bir ara Göksün vaizliğine tayini çıktı. Fakat orada yaşamayı pek kabullenmediğinden, imam olarak şehre geri döndü. Biz de buna çok sevindik. Onunla aynı meşreptendik. Velhasıl birbirimizi sevecek bir sürü bağlarımız vardı.

Hoca Efendi az da olsa isteyenlere Arapça okutmuştu. 1980’li yıllarda Ulucami’de imamlık yaparken sabah namazından sonra hücresinde o zaman burada görev yapan dostumuz Ferhat Koca ile birlikte üçümüz bir süre Merğinanî’den “Hidaye” okumuştuk beraberce. Tadı damağımdadır hala o bereketli fecir saatlerinin.

Rahmetli o zamanlar imamlık ve vaizliği beraber götürürdü. Hücresinde çarşı esnafının fıkhî sorularına cevap verirdi. Akşamları cami hücresinde veya evlerde sohbetler yapardı. Zamanın Müftü Efendisi iyilik yapmak gibi iyi niyetli bir düşünceyle onu Müftülüğe şef olarak atadı. Ama bu iş onu hem yalnız, hem de alıştığı hizmetlerinden mahrum bıraktı. Sanırım iyi olmadı. Çünkü o hep insanlarla iç içeydi. Camide yanına gelenler eksik olmaz, esnaf müşküllerini danışır, kendisi bazen onların ziyaretine gider, canlı bir hayat yaşardı. Müftülükteki arkadaşlara soruyordum “ne yapıyor?” diye. Ya “öyle oturuyor. Pek işi yok. Ya kitap okur, ya da sessizce oturur” diyorlardı. Bu beni üzüyordu. Sanki lütuftan kahra düşmüştü…


*  *  *


Öteden beri siyasetle uğraşmazdı. Yanında bahsi açılsa da pek katılmazdı. Meslektaşlarının çoğunun oy verdiği partiye oy verir, siyasi işini böylece bitirirdi.

Eğitime önem verirdi. Maalesef kız çocuklarının tesettürlü okumasına o zaman devlet izin vermiyordu. Bu yüzden kendisi de kızların açılarak okumasına karşı idi. “Bizden Allah ne istiyorsa onu yapmalıyız” derdi. Hatta kızlar için İmam Hatip Lisesi gündeme geldiğinde de böyle düşünmüş ve bu görüşünü o işlerin sivil ayağında önderlik yapan merhum Hacı Kalay amcaya da söylemişti. Hacı Kalay amca bundan üzülmüş ama etkilenmiş, kalkmış Muşlu Ahmet Hocama gitmişti. O da aynı şekilde düşünmüş, hatta Hacı Kalay duyduğu birkaç kelime ile savunmaya kalkışınca ona, “sana ne Hacı Efendi elin kızlarının okumasından? Allah bunu senden sormaz” demiş, duyduğuma göre.

Tabi bana da sordular. Biz o zaman İmam Hatip Lisesinin öğretmeniyiz. İşin bilincinde ve bilgili olan arkadaşlarımızla istişareye oturduk. Çoğunluk “bu okulun açılmasında fayda var. Buna karşı çıkmak yanlıştır” dediler. Ben iki gruptan da farklı düşünüyordum. Dedim ki:

“Arkadaşlar, dinin hükmü bellidir. O hocalarımızın görüşüne yanlış diyemeyiz. Allah ilmi övüyor, cehli yeriyor. Ama ne olursa olsun, nasıl olursa olsun okuyun da demiyor. Tesettürü terk ederek veya kızlı erkekli karışık olarak okumak din açısından caiz değildir. Fakat başka bir durum daha var. Biz ne yaparsak yapalım, artık birçok Müslüman veliler kızlarını okumaktan alıkoyamıyorlar. İşte kelli felli hocalarımızın çocukları okuyor.

Madem durum böyledir. Öyleyse bu Kız İmam Hatip Lisesini açalım. Takvayı seçenler kızlarını ne buraya, ne de başka bir okula göndermesinler. Mesela ben göndermeyeceğim. Kur’an kursuna gönderip orada okutacağım. Yetersizmiş, ona da katlanırım. Fakat ille de kızlarımı okutacağım diyenlere de ‘işte Kız İmam Hatibi var. Liseye vereceğine bari oraya ver. Çünkü orada tesettür var. Liseye göre ehveni şerdir. Buyurun orada okutun’ deriz. Sonuçta hayırlı olur inşallah. Yok devlet orada da tesettürsüz okutmaya mecbur ederse, o zaman boykota gider, mücadele ederiz. Neticede hayır adına elden gelen ne ise onu yapmak lazım.”

Sonuçta okul açıldı ve tesettür önce bir sorun olur gibi oldu. Ancak gerek okul idaresi ve öğretmenlerin, gerekse velilerin kararlı tutumu o sorunu başlamadan bitirdi çok şükür.


*  *  *


Ali Hocam mezheben hanefî, meşreben nakşî idi. Yukarıda geçtiği gibi Sami Efendiye intisaplı idi. Halim selim huyu dervişliğe doğuştan yol veriyordu. O yolun haftalık sohbetlerini yapardı. Zaman zaman cemaate toplu sohbetler yaptığı da olurdu. Biz de o tür sohbetlerine katılırdık. Hatta Ulu cami hücresinde herkese açık gece sohbetleri de oldu bir zaman. Nakşi tarikatı gece seherde teheccüd, evrad ve ezkar ister malum. Biz de öyle olduğuna hüsnü zannımız var hocamızın. Onun bu zikirli ve dualı hali simasına da hareketlerine de yansırdı maşallah. O yüzden yakışıklı siması daha bir şirin, daha bir nurlu ve mütebessim görünürdü bize.

Hocamın meclisi hep tatlıdır. Zira meclisine hep erbabı gelir. Sözden, halden anlayan insanlardır. Hele Kadir Çavuş Hocamla saçmalı İsmail abi de varsa, ilahilerle bir duygu seli yaşanır ilmin üstüne. Hacı Safa Efendi de eşlik eder onlara. Çaylar demlenir, konuşan dinlenir, söyleyenlerle yer yer ağlayıp göz yaşı dökülür. Velhasıl bir âlemdir yaşanır gider…


*  *  *


Hocam yerine göre latife de yapar. Bir gün evine gittim ve:

- Hocam hacca gidiyorum. Hem duanızı hem de tavsiyelerinizi almaya geldi, dedim. Bana önce:

- Allah kabul etsin, diye dua etti. Sonra da tebessüm ederek tavsiyesini söyledi:

- Uçağın ortasına otur.

Bana bir gülmek gitti. İri ve şişmanlığımdan dolayı uçak bir yana yatmasın demek istiyordu. Gülmemden soramadım:

- Hocam beni mi kayırıyorsun, uçağı mı?


*  *  *

 

Bir kitabımda onun anlattığı bir hikayeyi şöyle yorumlayarak yazmıştım:

“Rahmetli Ali Parlak Hocamdan duymuştum; Kahramanmaraş’ta hamalın biri koca bir aynalı dolabı yüklenmiş kan ter içinde götürüyor. Ulu Camiin altındaki eski halin başında “azıcık soluklanayım” diye durmuş ve yoldan az yüksek olan bir yere yükünü sırtından indirmeden koymuş.  Cebinden çıkardığı mendili ile bir ark gibi yaşlı yüzünü saran kırışıklıklarından akan teri silerken, bir yandan da samırdanarak şöyle dua ediyormuş:

- Nedir bu benim çektiğim çile Allah’ım! Canımı al da kurtulayım!

O anda karşısına yakışıklı ama heybetli biri dikilmiş ve hamala hafifçe:

- Ben Azrail’im. Allah duanı kabul etti ve beni gönderdi. Hazır ol, şimdi canını alacağım.

Hamal korku içinde bakmış adama. Olur ya, hocalardan hep duyarmış, “melek insan suretinde Peygamberimize gelirmiş” diye. Bu adam da gayet heybetli, vakur ve çok ciddi birisi. Hiç gülmeden sakin ve huzurlu kendisine bakıyor.

Bütün yorgunluğu gitmiş hamalın ve soğuk soğuk ecel terleri dökmeye başlamış bu sefer. Öyle uzun uzun, kara kara düşünmeye başlayacak vakit yok. Öyle ya, kendi aleyhine beddua etmişti. Etmişti etmesine ama bunda ciddi değildi ki. Bu bir fakir hayat yaşamanın zorluğundan şikayet idi. Yani basit bir samırdanma, yada öylesine bir teselli arama idi. Yoksa gerçekten ölümü isteme değildi. Hayat ne de olsa tatlı idi. Böyle bile olsa yaşamak isterdi. Allah Teâlâ’nın  kalplere vakıf olduğuna inanırdı. Bu duada samimi olmadığını, öylesine dediğini Allah Teâlâ bilirdi. Nerden çıktı şimdi bu Azrail? Canını nasıl kurtaracaktı Şimdi?

Başını kaldırdı mahzun ve mahcup bir edayla dedi ki:

- Azrail Efendi, sen benim dediğime bakma. Ben hem dırdır eder, hem de işime giderim.

Sonra daha cevap bile beklemeden hemen yükünü sırtlanarak yürür yokuş yukarı Kanlıdere’ye doğru. Görmemek için arkasına bakmaz bile…

Kimdi bu adam? Dediği gibi gerçekten Azrail mi idi? Yoksa zavallı hamalın bedduasını duymuş da ona hayatın tatlılığını anlatmak, zorlukların yanında büyük nimetlerin de varlığını göstererek şükretmesini sağlamak, işini sızlanmadan, samırdanmadan, gönül huzuru içinde yapmasını öğretmek, dil terbiyesinin önemini kavratmak isteyen akıllı bir muzip mi idi?

Kim bilir?

Bilinen bir şey varsa o da insanın bu aceleci yanıdır. Aceleci, şikayetçi, tez canlı, nankör yanı. Varlığa düşünce hoyratlaşan ve kuduran, verene teşekkürü unutan, yokluğa düşünce de umudunu kaybederek ye’se batan, kahrolarak aleyhine beddua eden yanı. Yani cahil ve zalim yanı.


*  *  *


Allah Ali Parlak Hocamıza rahmet eylesin, vakti saati geldiğinde cümle sevenleriyle birlikte Cennetinde buluştursun inşallah

 

 

----------------------------------------------------------

[1] Abdullah İlhan Hocamız aslen Kayseri’nin Yahyalı kazasındandır. Afşın’da Müftülük, şehrimizde de uzun süre vaizlik yapmıştır. Bir çok Maraşlının tanıdığı muhterem bir Hoca Efendidir.

Dostlarımız