HAFIZ ALİ EFENDİ (GÖRGEL)

Maraşlı bir Peygamber mirasçısıdır o. Beldemizde türünün son örneği gibidir.

İslam, ilme ve ilim adamına çok büyük değer vererek, onları toplumun tabiî önderleri yapmıştır. İlmi ile amel eden alimler, kendi çağlarında Peygamberleri temsil ederek onların manevî makamlarına otururlar. Gerçekten ashabı içinde bir peygamberin konumu neyse, cemaati içinde bir âlimin yeri de odur. Çünkü yaptıkları görev aynıdır. O da, insanlara Allah’ı, Resulünü ve aziz dinini öğretmek, sevdirmek ve yaşatmak. 

Bunu yaptıklarında aldıkları sevaplarla âlimlerin dereceleri o kadar yükselecektir ki, yarın makamları, peygamberlerin bir adım gerisinde olacaktır inşallah. Dolayısıyla alimleri sevip saymak ve meşru emirlerine itaat etmek, aynen Allah Teâlâ’ya ve Resulullah’a (sav)  itaat etmek gibidir.

Hiç şüphesiz bu açıdan bakıldığında her bilgili kişiye “âlim” denmez. Çünkü İslamî anlayışta alim, sadece bilen değil, aynı zamanda o bilgileri ihlasla yaşayan, ahlaklı ve takvalı olan, şartlar ne olursa olsun dini gizlemeden tebliğ ederek başkalarına da öğreten, bu uğurda başa gelen eza ve cefâlara sabırla katlanandır.(İlmin değeri, alimin kıymeti ve görevleri için bkz. Cemal Nar, Alimin Önderliği.)

İşte hafız Ali Efendi tam da böyle bir alimdir. Bir kere onun bilgisine karşı insanlarda derin bir güven vardır. O da bu güveni daha da güçlü kılmak için kendisine sorulan soruları bilmesine, hatta biraz önce cevaplamasına rağmen, yeniden kitaba bakarak, yer yer açıktan okuyarak veya huzurunda birisine okutarak cevaplandırmıştır. 

Maraş’ta “Müftü Efendi” denilince hala akla onun gelmesi boşuna değildir. Her peygamberde olması gereken sıdk, fetânet, ismet, emanet ve tebliğ gibi güzel sıfatlar, mümkün mertebe bir alimde de olması gerekir. Çünkü yaptıkları işler bunu gerektirmektedir.

Bu açıdan bakıldığında Hafız Ali Efendi dininde ve davasında sadık ve samimi, özü sözü doğru, etrafına güven veren bir insandır. Son derece zekidir; çağını kavramış, insanları tanımış, şartları elinden geldiğince hizmet için kullanmıştır. Kimse onun bir günahından, bir din istismarından, makamını veya sevgisini kötüye kullanarak kişisel çıkarına alet ettiğinden bahsetmemiştir. Gerek bürokratlar, gerek siyasetçiler, gerekse eşraf ve zâdeler karşısında düşük davranmakla itham etmemiştir. Hatta aleyhine çalışanların bir şekilde ilahî cezaya çarptırıldığını söyleyenler de olmuştur. 

Bu emin insan, sürekli okumuş, bilgilerini yenilemiş, az da olsa halka vaaz etmiş, müftülükte, camide, sokakta, evlerde, bağlarda, velhasıl bulunduğu her yerde dinini tebliğ etmeye gayret etmiştir.  

Hoca Efendi dervişmeşreptir; sade yaşar, âbid, zahit ve mütevekkildir. Ruhânî ve manevî yönü güçlüdür. Hasbî, fedâkar, tahammüllü, müsamahalı, mülayim, şefkatli ve merhametlidir. Halk için kolaylığı sever. Azimli ve cesurdur. Şatafat ve lüks düşkünü değildir. Kılık kıyafeti orta hallidir. Ama devir gereği giydiği şapkası kafasında bir türlü tam durmaz, bir yana ya dönüktür, ya da eğridir. Bu değer vermeyiş, belki de gizli bir protestodur. 

Hafız Ali Efendi’yi büyük yapan hasletler sadece bunlar değildir. O, mütevazı bir insandır. Elini öpmek isteyenlere izin vermez. Ama vakarını korur, izzeti gözetir. Makamında halkın her kesimini sıcak karşılamış ve ilgi göstermiştir. Hocalar, dervişler, eşraf onun yanında nasıl güler yüz ve tatlı dil buluyorsa, aynısını hamallar, işçiler, esnaf ve memurlar da bulmuştur. Ağzı dualı birisidir. 

Hoca Efendi fevkalade cömerttir. Bir şekerci dükkânına girdiğinde ne alırsa, yanındakilere de aynısını alır. Koku ve şekerleri meşhurdur. Hatta bitmeyen koku şişelerini bir keramet olarak kabul edenler bile vardır. 
Kahramanmaraş halkı bilgisi kadar onun şahsiyetine de güvenmiş, dindarlığına da inanmıştır. Ülke tarihinin en zor zamanlarında yaşamış bir insan olarak o, halkını aşırılıklardan uzak tutarak korumuş, itidali elden bırakmayarak devlet ile millet arasında bir köprü olmuştur. Zaman zaman devlet ricalinin de aşırılıklarını manevî otoritesi ile önlemiştir. Devlet adamları, yerel yöneticiler ve politikacılar da ilişkilerinde bu vakur ve ciddi alime saygılı yaklaşmaya özen göstermişlerdir.

Hafız Ali Efendi çok uzun bir müddet resmî görev yapmıştır. İş hayatında disiplin ve ciddiyet vardır. Mesleğinde mahir demeye gerek var mıdır bilmem. Arapça bilir. Osmanlı alimleri Farsça da okurlardı. Sanırım o dili de bilir. Bir Ramazan vaazını dinledim. Bir ona dayanarak, bir de rahmetli dedemden ve babamdan duyduğuma göre dili biraz ağırdır. Dedem, “O lügatlı konuşurdu, biz anlamazdık, ama Zekeriya Efendi halkın diliyle konuşurdu, onu anlardık ve daha çok dinlerdik” derdi. Ama üslubu muhteşem.

Canlı, renkli, diri, cesur, ayet ve hadislerle bezenmiş, sahih kıssa ve menkıbelerle zihinler uyarılmış, atasözü ve deyimlerle, şiirlerle, secîli dualar ve temennilerle süslenmiş, şahsiyet yapmadan halkın hayatından örneklerle günceli yakalamış, korku ve ümidi dengeleyen, fesahat ve belağat dolu bir dil ve üslup. Gerçekten de muhteşem.
Hitabet açısından belki tek dikkatimizi çeken nokta, halkın seviyesinin pek gözetilmemiş olmasıdır. 

Bir de vaazlarını sadece Ramazan ayına hasretmelerini doğrusu pek anlayamadık. Gerçi hitabette az ve seyrek konuşmak da tavsiye edilir, fakat bu haftada bir iki gün gibi anlaşılır genellikle. Kasete alınan tek vaazını dinlemesek, “çok beğenilmesinin altında bu azlık mı yatıyor acaba?” diye sorabilirdik, ama değil. O güzel ilim ve üslubundan senenin sair zamanlarında halkı neden mahrum etti acaba? 

Devrine ve gelirine göre büyük bir kütüphanesi vardır. Ama ne hikmetse kitap yazmamış. Bu nokta bizi üzmüştür. Bazıları “Her sahada yeterli eser var. Yenisine ne gerek var?” gibi bir sözünü naklederler. Doğru olsa bile şöyle düşünelim; Mesela Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Efendi “Yeteri kadar tefsir var. Ben niye bir daha yazayım ki?” dese de, “Hak Dini Kur’an Dili” adlı o muhteşem eserini yazmasaydı, ne büyük bir kayıp olurdu değil mi? Acaba Ömer Nasuhî Bilmen Hoca Efendi o mübarek kitaplarını yazmakla iyi etmemiş mi? Çok sevdiği Bedîüzzeman gibi birkaç risale de kendisi yazsaydı, öldükten sonra hem kendisine bir sadaka-i cariye, hem de millete bir hizmet olurdu.

Bu değerli alime Kahramanmaraş’lılar da doğrusu güzel davranmış ve onun kıymetini bilmişlerdir. O caddeden giderken halk saygıyla yana çekilir, iş yerlerindeki esnaflar kıyama dururlarmış. O da imkan nispetinde herkese güler yüzüyle selam verir, gönül alırmış.

Hala Osmanlının bakiyyesinin yaşadığı o günler için ne tatlı bir manzara değil mi? Yanlarından değil “müftü efendi”, “Şeyhu’l İslâm” geçse umurlarında olmayan günümüz nesli için de ne kadar acı!...
 

Dostlarımız