Din Ve Vicdan Hürriyeti

Laik ve demokrat geçinenler, geçmişe nazaran günümüzde din ve vicdan hürriyetinin en geniş manada var olduğunu, herkesin istediği şeye inanmakta hür olduğunu, kimsenin dinine, ibadetine karışılmadığını, din ve vicdan hürriyetinin olmadığı konusundaki sızlanmaların yersiz olduğunu iddia ediyor ve bu özgürlüğün kaybedilmemesi gerektiğini söylüyorlar. Aynı insanlar siyasi İslam’a karşı mutlaka mücadele edilmesi gerektiğini, aksi halde onlar iktidara gelirse, elde edilen bütün hak ve hürriyetlerin yok olacağını söylüyorlar.

 

Din ve vicdan hürriyeti nedir, önce onu izah edelim:

Din ve vicdan hürriyeti: İnsanların hür iradeleri ile istediği bir şeye inanabilmesi veya inanmaması, inandığı dine göre yaşayabilmesi ve bu konuda engellerin bulunmaması, herkesin dinine göre eğitim- öğretim yapabilmesi, örgütlenebilmesidir.

 

Bu tanıma göre laik ve demokrat geçinenler, din ve vicdan hürriyetini kabul etmemekte ve kendi ideolojilerine aykırı olan her düşünceyi bir tehdit olarak görmektedirler. Oysa laiklik, her inanç ve düşünceye saygılı olmayı gerektirir.

 

Bugün ülkemizde Müslüman’ların dini açıdan pek çok sıkıntıları vardır. Bunlardan bazıları: . Karma eğitim ve karma iş hayatı sorunu. Özel hukuk ve faiz sorunu.  Çalışan insanların  namaz, oruç ve hac ibadeti sorunu.

 

Devletin, vatandaşların ibadetlerini rahatça yapabilmesi için tedbir almadığı bir gerçektir.

 

Sınırsız bir hürriyet var mıdır? Esasen mutlak hürriyet ancak Allah’a mahsustur. Hürriyetlerin bir sınırının olmasını her akıl sâhibi kabul eder. İnsan hakları evrensel beyannamesine imza atan ülkeler de, hürriyetin sınırsız olamayacağını kabul etmişlerdir.

 

Hürriyeti sınırlayıcı faktörleri şöyle sıralayabiliriz:

1-Kamu Düzeni: Kamu düzeni  ve kamu yararı adına hürriyetler kısıtlanabilir. Kamu düzenini korumak esastır. Toplumun menfaati, ferdin menfaatinden önce gelir.

 

2- Hiç kimse başkasının zararına hareket edemez ilkesi. Hürriyetlerimiz, başkalarının hürriyetinin başladığı yerde biter.

 

3- Genel Sağlık: Toplum sağlığını bozacak bir davranışa izin verilmez. Mesela kişi fabrika kurabilir. Ancak başkalarının sağlığını bozacak şekilde fabrika atıklarını, sokağa akıtamaz.

 

4- Genel Ahlak: Bütün milletlerin, toplumların kabul ettiği ortak ahlâk değerleri vardır. Bu ortak değerlere aykırı hareket edilemez. Mesela hürriyet adına sokak ortasında zina edilemez, çırıl çıplak gezilemez.

 

5- Anayasa ve kanun çerçevesinde kalmak: Bu konu ihtilaflı olmakla beraber, dikkate alınması gereken bir husustur. Meşru bir zeminde anayasayı değiştirmeye çalışmak hürriyetin gereğidir. Ancak kanuna karşı gelmek, yasaları yok sayarak hareket etmek doğru değildir. Aksi halde ülkede anarşi ve terör olur.

 

İnsanlar gerçek hürriyeti İslam’da bulmuşlardır. Kuran ve Sünnet, din ve vicdan hürriyetinin teminatıdır. Kuran’da şöyle buyruluyor: “Dinde zorlama yoktur. Hak ile batıl açığa çıkmıştır.” (Bakara256 ).  

Kuran’da meleklerin, Âdem (a.s)  a secde ettikleri, İblis’in ise secde etmediği anlatılır. İşte din ve vicdan hürriyetine en açık delil. Çünkü burada dileyenin Allah yolunda, dileyenin de şeytanın yolunda gidebileceğine işaret vardır. Eğer İslam toplumunda sadece Müslüman’lar yaşayacak olsalardı, Yüce Allah şeytana muhalefet izni vermezdi.

 

Yine Kuran’da Mümin’lerin, münafıkların, fâsıkların, kâfirlerin  ve müşriklerin vasıfları anlatılıyor, onlarla tartışılıyor ve bütün insanlar düşünmeye, akıl ve iradelerini kullanmaya davet ediliyor.

 

Hz. Peygamberden sonra muhalefet hemen başlıyor. Bu muhalefet sadece siyasi olmayıp inancı da kapsamaktadır. Şiâ, hariciler, mutezile, cebriyye ve ehl-i Sünnet fırkalarının ortaya çıkması, din ve vicdan hürriyetinin bir neticesidir.

 

Ancak siyasetin bazen insafı yoktur. Tarihte çok yanlış uygulamalar da olmuştur. Bunun suçlusu İslam değil, uygulayıcılardır.

 

Müslümanlar Endülüs’ü fethetmişler, orada çok üstün bir medeniyet ve düzen kurmuşlar. Endülüs’te Müslüman, kâfir herkes insanca yaşamış, her türlü inanç ve fikir yeşerme imkânı bulmuştur, Avrupa’dan gelen öğrencilere ilim ve medeniyet öğretilmiştir. Daha sonra Müslüman’lar hâkimiyetlerini kaybedip Hıristiyanlar oraya hükmedince, hürriyetten eser kalmamıştır.

 

Fatih Sultan, İstanbul’u fethettiğinde herkesin inancında serbest olduğunu ilan etmiştir. Müslümanların hoşgörüsü karşısında Hıristiyanlar: “Kardinal fesi görmektense, Müslüman sarığını tercih ederiz” demişlerdir.

 

Müslüman’ların anayasası Kuran ve Sünnet, rehberi, önderi, örneği sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (as) tir. Peygamber Efendimizin şu uygulamaları bizim için örnek olmalıdır: Hz. Peygamber Medine’de bir şehir devleti kuruyor. Orada Müslüman’larla birlikte yaşayan Yahudi’ler de vardır. Bir anayasa hazırlanıyor. Bu anayasada; herkesin inancında hür olduğu, inandığı gibi yaşayabileceği, ibadetlerini serbestçe yapabileceği ve bu hususta kimseye baskı yapılmayacağı açıkça belirtiliyor. Hatta adli muhtariyet veriliyor. Yani dileyen herkes kendi dinine göre muhakeme edilebilecektir.

 

Bir başka misal de Rasulüllahın Necran Hıristiyanları ile yaptığı anlaşmadır. Peygamber Efendimiz bu anlaşmayı Mescid-i Nebi’de yapmış ve onların mescitte ayin yapmalarına izin vermiştir. Bu anlaşmada da Necran’lılara din ve vicdan hürriyeti tanınmıştır. Yani ibadet serbest, din eğitim ve öğretimi serbest. Kiliselere dokunulmayacak.

 

Bu anlaşmaya tarih boyunca bütün Müslüman yöneticiler uymuştur. Hz. Ömer, Kudüs’ü fethettiği zaman, herkesin dininde, ibadetinde serbest olduğunu ilan etmiştir. Fatih’in İstanbul’u fethettiğinde aynı şeyi yaptığını biraz önce nakletmiştik.

 

Bugünkü durumumuza gelince: Üzülerek belirtelim ki, bugün İslam âlemi en karanlık dönemlerinden birini yaşıyor. Birinci dünya savaşından sonra İslam âlemi param parça olmuş, küçük küçük devletçiklere ayrılmış, bir kısmı resmen sömürge devleti olmuş, bir kısmı da sözde bağımsız, gerçekte gelişmiş ülkelerin etkisi altında varlığını sürdürmektedir. Siyasi liderlerin çoğu, kendi milletine yabancı, batılı ülkelerin emrinde kukla lider pozisyonundadır.

 

Bugün İslam hukukuna göre yönetilen bir İslam devleti yok gibidir. Bir kısmı devleti, şeriata göre  idare ettiğini iddia ediyor. Gerçekte birçok alanda keyiflerine göre hareket ettikleri bir gerçektir. Mesela Suudi Arabistan’ı ele alalım: Suud’da anayasa hukuku tatbik edilmiyor. Tam bir kabile yönetimi. Baba ölecek yerine oğlu geçecek, kimse konuşmayacak, kimsenin oyunu sormayacak, oyunu almayacak, yönetimi kimse tenkit edemeyecek, ümmetin ulemasına danışmayacak, itiraz edenler hemen yok edilecek… Nerde şeriat, nerde hukuk…

 

Komünist Rusya’da ancak böyle şeyler yapılırmış. Bir gün köyün hocasını jandarmalar gelir götürürlermiş, ertesi gün muhtar yahu bizim hocaya ne oldu diye karakola gidermiş, o da gelmezmiş. Ertesi gün muhtarın oğlu gidermiş o da gelmezmiş, sonra da kimse gitmeye cesaret edemezmiş.

 

Suudi Arabistan’da da böyle; kimse itiraz edemiyor, kimse açıkça fikrini söyleyemiyor. Batılılar,  bu uygulamaların faturasını İslam’a çıkarıyor ve işte sizin şeriatınız diye İslam’ı küçümsüyorlar. Bu uygulamalar maalesef İslam’a mal edilerek, İslam gözden düşürülmeye çalışılıyor.

 

 Suud’dan bir misal daha verelim: Bu ülkede  kefalet diye bir şey var. Dışarıdan bir Müslüman çalışmak istediğinde yerli birini kefil getirmesi gerekiyor. Aksi halde iş alması mümkün değil. Fıkıh kitaplarında “kefil kefaletten ötürü ücret alamaz” yazar. Adam size kefil oluyor, kazancınızın yarısı onun. Kaderiniz onun elinde. Vermezseniz hemen sınır dışı edilirsiniz. Peki bu nasıl şeriat. İslam bunu mu emrediyor?

 

Orada çalışan esnaf ve işçiler diyorlar ki, Suudi Arabistan’da her işin arkasında bir prens var. Komisyon vermeden hiçbir iş yapamazsınız. Peki bu uygulama şeriatın neresinde var…

 

Bugünkü Müslüman’lara, sözde İslam ülkelerine bakıp da İslam’ı yargılamak doğru değildir. Müslümanları bağlayan Kuran ve Sünnet’tir. Peygamber Efendimizin ve sahabenin uygulamalarıdır.

 

Yazarın Diğer Yazıları