N E V Â 53/XIX.

N E V Â 53/XIX.

 

KEHF SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

YÜCE YARATICI İNSANLARA SÜRPRİZ YAPMAZ! ÇÜNKÜ O’NUN UYGULAMALARI, MUTLAKA ÖNCEDEN KONULAN, İLÂHÎ YASALAR ÇERÇEVESİNDE CEREYAN ETMEKTEDİR!

 

  بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ فَأَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَن يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْراً وَإِن تَدْعُهُمْ إِلَى الْهُدَى فَلَن يَهْتَدُوا إِذاً أَبَداً {57} وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِ لَوْ يُؤَاخِذُهُم بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ بَل لَّهُم مَّوْعِدٌ لَّن يَجِدُوا مِن دُونِهِ مَوْئِلاً {58} وَتِلْكَ الْقُرَى أَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِم مَّوْعِداً {59}

Daha önce yaptıklarını unutarak, kendisine tebliğ edilen Rabbinin âyetlerinden yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir ki? İşte bunun için Biz böylelerinin düşünce merkezlerinin üzerine bir kılıf geçirir, kulaklarına da, bir tampon bir tıkaç yerleştiririz! Artık bundan sonra (yani onlar aynı düşünce de oldukları sürece) sen ne kadar çağrıda bulunsan da, artık kendileri hiçbir olumlu cevap vermezler!

 

Yine de senin merhamet sahibi olan Rabbin, (şâyet Kurân’ın mesajlarını görmeme inadından vazgeçip gerçeğe yönelirlerse, bu insanları da) bağışlayabilir! Eğer (Rabbin) işledikleri (günahları) yüzünden onları ille de, hemen cezalandırmak isteseydi! İşlerini anında bitiriverirdi! Fakat onların (hakk ettikleri) cezaları görebilmeleri için, kendilerinin hiçbir şekilde yok sayıp ihlal edemeyecekleri (yani kaçıp kurtulamayacakları) bir süre-zaman, bir yer-mekân (bir yasa) belirlenmiş bulunmaktadır!

 

(Söz konusu insanlar, eğer bu durumun ispatını istiyorlarsa) İşte şu şehir kalıntıları; Zulme tevessül ettikleri zaman helâk ettiğimiz topluluklardan geriye kalanlardır! (Hâlbûki onları yok etmeden önce de) Kendilerinin helakine sebep olabilecek şartların neler olabileceğini (daha önceden) açıklamıştık! 18/57. 58. 59.

 

قُلُوبِ  – Qulûb” Bir cemî, yani çoğul olan bu kelimenin kökü “Qa Le Be” fiil’i olup, masdarı da, güzel Türkçemizde de kullanılan “Qalb” Türkçe yazılımıyla “Kalb” kelimesidir. Bizim kültürümüzde bu kadar bilinen bir kelimeyi etimolojik kökenine varıncaya kadar neden mercek altına alma ihtiyacı duyduğumuz yadırganabilir! Buna ihtiyaç duymamızın sebebi: Bu kelimeye bizim kültürümüzde yüklenen anlam ile Arap dilinin, tabiî ki Kurân’ın da, yüklediği manalar arsında çok büyük farklar olduğunu tespit etmiş olmamızdır[1]!

 

Aradaki bu farkı tespit edebilmemiz için önce Aslı Arapça olan bu “Qalb” kelimsinin lügat olarak hangi manalara gelebildiğini bir görelim! Bu kelime: öncelikle, Yürek, Akıl, Gönül, Aklın-düşüncenin-inancın-inançsızlığın, Sevginin, Nefretin, (insan bünyesindeki) bulunduğu yeri-karargâhı, (yani insanın) düşünüp akıl üretmesini sağlayan merkez, kısaca insanın beyni-belleği! Manasına gelmektedir! Bunun yanında bu “Qalb” kelimesi, Dönmek-döndürmek, Sarf etmek, Geldiği yere geri göndermek, Yüzünü, döndürmek, Görüşünü-düşüncesini değiştirmek, Dudakların dışarı taşması, Develeri yürürken rahatsız eden bir çeşit hastalık, Edik, Yaşmak, Eskiden kalma şeyler, Henüz içine duvar örülmemiş eski kuyu, gibi çok çeşitli manalara da gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Görüldüğü gibi çok değişik manalara gelen bu “Qalb” Türkçe yazılımıyla “Kalb” kelimesiyle Kurân’da, vücuda kan pompalayan o meşhur organ değil, genellikle insanın düşünce üretimi ve inanç merkezi olan, beyni kastedilmiştir! Tüm bu mülahazaların ışığı altında değerlendirince, biz elli yedinci âyet metninde geçen bu kelimeye, orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, “düşünce merkezi” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

أَكِنَّةً  – Ekinneh” Bazı kalıpları güzel Türkçemizde de kullanılan (örneğin kılıf-kın, kılıç kını gibi) bu kelime Lügat olarak; Kılıf, Perde, Örtü, Üzerine kılıf geçirmek, Perdelemek, Örtmek, Gizlemek, Korumak-koruma altına almak ve saklamak gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) Elli yedinci âyet metninde geçen bu kelimeye, biz Orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesab katarak. “..düşünce merkezlerinin üzerine kılıf geçirdik..” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

مَوْئِلاً  – Mev’il ” Bu kelimenin kökü “Ve E Le” fiilidir. Lügat manası ise; Halas olmak, yani kaçıp kurtulmak, Bir kimseye sığınmak, İltica etmek, (çaktırmadan) geçip-sıvışıp gitmek ve kurumuş davar tersi gibi, değişik manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) Elli yedinci âyette geçen bu kelimeye, biz kelimenin kalıp ve konumunu da hesaba katarak, âyet mealinde “yok sayıp ihlal edemeyecekleri (yani kaçıp kurtulamayacakları) bir süre-zaman, bir yer-mekân, (bir yasa) belirlenmiştir!” şekline bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Üç âyetlik bu bölümdeki âyetlerde geçen bazı kelimeleri bu şekilde ele alıp, değerlendirmeye çalıştıktan sonra, şimdi de bu âyetleri tek tek ele alarak içerdikleri mesajları anlamaya çalışalım! Bu bağlamda ele alacağımız ilk âyet, elli yedinci âyet’i Kerimedir. Yukarıda da kaydettiğimiz gibi, bu âyette şöyle buyrulmaktaydı! “Daha önce yaptıklarını unutarak, kendisine tebliğ edilen Rabbinin âyetlerinden yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir ki? İşte bunun için Biz böylelerinin düşünce merkezlerinin üzerine bir kılıf geçirir, kulaklarına da, bir tampon bir tıkaç yerleştiririz! Artık bundan sonra (yani onlar aynı düşünce de oldukları sürece) sen ne kadar çağrıda bulunsan da, artık onlar hiçbir olumlu cevap vermezler!”

 

Bu âyetle verildiğini düşündüğümüz iki mesaja dikkatinizi çekmek istiyorum! Dikkatlerinize sunmaya çalıştığım bu iki husustan birincisi “Daha önce yaptıklarını unutarak, kendisine tebliğ edilen Rabbinin âyetlerinden yüz çeviren insanın en zâlim insan olarak nitelendirilmesi”  hususudur. Bir insanın zâlim, hele en zalim olarak nitelenebilmesi için, o şahsın zulüm fiilini işlemiş olması lazımdır! Peki, zulüm ne demektir? Arapça bir kelime olan Zulüm; Aslında birçok manaya gelmektedir. Fakat elli yedinci âyetteki kalıp ve konumuna göre, bu kelime burada, lügat manalarından iki manasıyla, ön plana çıkmaktadır! Bunlar: Bir şeyi konması gereken yere koymamak, yani o şeyi yerinden etmek ve bir de, şiddetli karanlık” şeklindeki manalardır! Bu lügat manasına bakınca; Demek ki, kendisine arz edilen Allah’ın âyetlerini, gündem değiştirerek yok sayıp, ondan yüz çeviren insan, iki şey yapmaktadır!

 

Bu şahsın yaptığı iki şeyden birincisi, kendisine tebliğ edilen Allah’ın âyetlerini koyması gereken yere koymamasıdır! Daha açık ifade etmemiz gerekirse, söz konusu kişinin burada yaptığı şey: Allah’ın âyetlerini, kendi düşünce ve inanç merkezi olan kalbine, yani aklına, beynine koyması-yerleştirmesi gerekirken, o âyetleri gündem değiştirerek, yok sayıp, arka plana atmasıdır! Böylelikle bahse konu şahıs, Allah’ın ayetlerini konması gereken yere koymayınca, âyetleri yerinden etmiş olmaktadır! Söz konusu kişinin yaptığı bu birinci hata, kendisinin otomatikman ikinci hatayı da işlemesini tetiklemiştir! Bu kişinin otomatikman işlediği ikinci hataya gelince: Kişi kendi istek ve arzusu ile Yüce yaratıcının insanlığın kararan ufkunu aydınlatmak için indirdiği Vahyin-Kurân’ın âyetlerini arka plana atıp yok sayınca, bu adam kendi kendisini otomatikman inkârın-küfrün zifiri karanlığına hapsetmiş olmaktadır!   

 

Elli yedinci âyette dikkatinize sunmaya çalıştığımız iki mesajdan, iki husustan birincisini, bu şekilde dile getirdikten sonra; Şimdi de, aynı âyetteki, dikkatinize sunmaya çalışacağımız ikinci hususa, ikinci mesaja sıra geldi! Bu mesajı görebilmek için âyetin o bölümüne bir daha göz atalım: “.. İşte bunun için Biz Rabbinin âyetlerinden yüz çevirenlerin düşünce merkezlerinin üzerine bir kılıf geçirir, kulaklarına da, bir tampon bir tıkaç yerleştiririz!..” Burada dikkatlerinize arzetmeye çalışacağımız hususu; “Yüce Yaratıcının’ (bazı eylemlerinden dolayı) bir kısım insanların kalplerini ve kulaklarını mühürleyerek işlevsiz hale getirmesidir [2]

 

Âyette geçen “..Rabbinin âyetlerinden yüz çevirenlerin düşünce merkezlerinin üzerine bir kılıf geçirip, kulaklarına da, bir tampon bir tıkaç yerleştiririz!..” konusunu, Müslümanların klasik İslamî düşünce kalıbına göre değerlendirirsek; Kesinlikle bir açmazla, bir çıkmazla karşı karşıya kalırız! Yani Yüce Yaratıcının, kişi için önceden yazdığı bir kaderin-alın yazısının gereği olarak; Bir taraftan insanın akıl, göz, kulak ve dil gibi, insanı insan yapan hayatî organlarını mühürleyip işlevsiz hâle getirirken! Öbür yandan da, aynı insanı, bu defa mühürlenip işlevsiz hale getirilen organlarını kullanarak, yapması gerektiği halde yapmadığı, yahutta aynı organları kullanarak yanlışlığını anlayıp yapmaması gerektiği halde yaptığı eylemlerden dolayı sorumlu tutacak!

 

Sizce de burada bir tezat yokmu? Günümüzün klasik din anlayışının içine düştüğü bu paradokstan, Müslümanlar olarak nasıl kurtulacağız[3]? Kurân’ın birçok yerinde olduğu gibi, Kehf suresinin elli yedinci âyetinde de geçen bu “insanın kalp, göz-kulak ve ağız-dil gibi hayati organlarının mühürlenip işlevsiz hale getirilmesi” hadisesi, genellikle “خَتَمَ  - Hateme” yani “mühürlemek” veya إِنَّا جَعَلْنَا  – İnnâ cealnâ” gibi kelime ve terkiplerle ifade edilmektedir! Konuyu doğru olarak anlaya bilmemiz için önce bu tür âyetlerde geçen “İnnâ Cealnâ” terkibini doğru anlamak durumundayız!

 

إِنَّا جَعَلْنَا  – İnnâ cealnâ” Kökü-aslı “Ce A Le” fiil’i olan bu terkipteki fiil, lügat olarak; “Biz yaptık, Biz ettik, Biz atadık” gibi manalara gelmektedir. Bu açıdan bakınca: Elli yedinci âyette geçen “Cealnâ” Fiili burada, “onların düşünen kalplerinin üzerine Biz kılıf geçirdik! Ve onların kulaklarına da, Biz tıkaç yerleştirdik” manalarına gelmektedir! Pekî, o zaman Yüce Yaratıcının burada, “Biz yaptık-Biz ettik” şeklindeki beyanını, Kurân perspektifinden bakınca, nasıl anlamalıyız? Cevap: Rabbimiz burada kendi koyduğu İlâhî yasalar çerçevesinde hareket eden, varlığın diliyle konuşmaktadır! Yani Rabbimiz burada, Kendisi tarafından konulan tabiat kanunlarının gereğinin yerine getirilmiş olduğunu beyan etmektedir! Bu zâviyeden bakınca da, tabii olarak, bu adamların “kalp, göz, kulak gibi organlarının mühürlenip işlevsiz hale getirilmeleri” işlemi de, evrende mutlak otoriteye sahip olan, Yüce Yaratıcı tarafından “Biz yaptık” şeklinde ifade edilmektedir! 

 

Aslında burada olan şey: Allah’ın koyduğu sosyal ve fizik yasalarına göre; Kendilerine Vahiyle yapılan uyarı ve ikazlara kulak asmayarak, yanlış yolda gitme konusunda ısrar eden her insanın, zamanla hakikati kavrama, anlama, duyma ve görme yeteneğinin, kaybolacağının ifadesidir! Böyle olunca da, bu kişilerin kendi davranışlarının bir gereği olarak, kendi özgür seçimlerinin bir gereği olarak, kalpleri, gözleri ve kulakları, hakk’a-hukuka ve adalete dönme konusunda, otomatik olarak, işlevsiz hale gelmiştir!

           Bu durum tıpkı şuna benzer; Bir insanın bir kolunu bedenine sıkıca bağlayınız. Uzunca bir süre, örneğin birkaç yıl bu vaziyette çözmeden bırakınız. Daha sonra da, adamın kolunu çözerek serbest bırakınız! Bu adamın çözülüp serbest kalan kolunun normal kol işlevi göremediğine şahit olacaksınız! Bu durumu ifade eden, Türkçemizde çok güzel bir deyim vardır “İşleyen demir paslanmaz” derler. Bunun mefhum’u muhâlifi ise, “İşlemeyen demir paslanır” demektir. İşte hiçbir uyarıya kulak asmadan, yanlış yolda ısrar eden bu tip kişilerin hakk’a-hakikate yani doğruya karşı gösterdikleri, bu menfî tavır, sonunda bahse konu kişilerin gerçeği bulmak, görmek ve algılamak için kullanmadıkları bu tür organlarının işlevsiz hale gelmesine sebep olmuştur! İşte durum bundan ibarettir!

 

Kurân’ın da dili olan Arap dil ve kültüründe, “Kalplerin üzerine kılıf geçirilmesi veya kalplerin mühürlenmesi, kulaklara tıkaç yerleştirilip, gözlere de perde çekilmesi” gibi ifadelerin, Araplar tarafından kullanılan birer deyim olduğu düşünülebilir! Buradan bakınca da; bu deyimler, bir takım insanların kendilerine tebliğ edilen İlâhî vahyin, hak-hukuk ve adaleti emreden mesajlarını, (işlerine gelmediği için) gündem değiştirerek yok saymaya çalışmalarının mecâzi bir anlatımıdır, diyebiliriz! Allah’u âlem! Kısaca ifade etmemiz gerekirse, sizlere sunmaya çalıştığımız bu tür âyetler: Kurân tarafından yapılan İlâhî ikaz ve uyarılara rağmen, kendi özgür tercihleriyle bu uyarılara kulak tıkamalarından dolayı, bu insanlardaki, kalp ve kulaklar gibi organların, otomatik olarak mühürlenerek işlevsiz hale gelmelerini ifade etmektedir!

 

Yani bir insan veya bir topluluğun durup dururken, kalp, göz-kulak gibi organları, önce Allah tarafından işlevsiz hale getirilmiş, sonra da bu insanlar vahyi görüp-duyup algılayamadıkları için, hak-hukuk ve adalete dayalı olan İlâhî mesajları reddetmişler değildir! İşte gerek bu surenin yukarıdaki elli yedinci âyetini, gerekse de, Yasin ve bakara surelerindeki veya Kurân’ın başka yerlerindeki benzer başka âyetlerindeki “kalplerin ve kulakların mühürlenip, gözlere perde çekilmesi” gibi ifadelerin tamamını böyle anlamak zorundayız!

Uzun lâfın kısası, burada olan şey: Allah’ın, tercihi insana bıraktığı halde; Söz konusu insan tipinin, kendi özgür tercihiyle, Kurân’ın insanlığa ilan ettiği, hak-hukuk ve adalet kavramlarını, duymamak, görmemek için durmadan gündem değiştirmesinin bir gereği olarak,  Allah’ın da, söz konusu insan tipinin bu tercihi doğrultusunda onun isteklerini onaylamasıdır diyebiliriz! Bu durum: Yüce Yaratıcı tarafından yaratılan insana, Rabbimizin verdiği özgür irade, yani kişinin yapmak veya yapmamak istediği şeyleri serbestçe seçme özgürlüğüne saygı gösterdiğinin açık-seçik bir ifadesidir! Bu açıdan bakınca da, kişinin Allah tarafından indirilen Kurân’la verilmiş olan İlâhî mesajları almak istememesi, bahse konu kişinin kendi bünyesinde bulunan mesaj alım merkezinin otomatik olarak kapanmasına sebep olmuştur, denilebilir!

Bu şekilde, yani elli yedinci âyette geçen, “..İşte bunun için Biz böylelerinin düşünce merkezlerinin üzerine bir kılıf geçirir, kulaklarına da, bir tampon bir tıkaç yerleştiririz!..”  ifadelerini, oldukça detay’a da inerek, tahlil etmeye çalıştıktan sonra, şimdide söz konusu âyetin son bölümüne bir göz atalım: “..Artık bundan sonra (yani bahsi geçen insan tipi, aynı düşünce de olduğu sürece) sen ne kadar çağrıda bulunsan da, onlar sana hiçbir olumlu cevap vermezler!” Âyetin bu son bölümü, devamlı olarak beynimizi-aklımızı meşgul eden bir konuda bizi aydınlatmaktadır! Bu konu: Kelimeyi tevhid’i-şehâdet’i, dillerinden hiç düşürmedikleri, hattâ namaz-oruç, hac-zekât gibi dinin emri olan ritüelleri yerine getirme konusunda da oldukça titiz davrandıkları halde; [Kurân’ın, “Yalan söylemeyeceksin, İftira etmeyeceksin, öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, haksızlık-hukuksuzluk, adaletsizlik, yolsuzluk ve hırsızlık yapmayacaksın” emirlerine neden kulak tıkadıkları] konusudur!

 

Burada insanın aklına şöyle bir sorunun gelmesi kaçınılmaz gibi geliyor! “İşine gelmeyen Kur’an mesajlarını, gündem değiştirerek yok saymaya çalıştığı için, kalbinin üzerine kılıf, kulağına da tıkaç geçirilen bu insan tipi, gerçeği hiç mi kabul etmeyecektir?” Cevap: Kendi hevâ’ü hevesinin, tetiklediği menfaatleriyle uyuşmadığı için, İlâhî mesajlarla getirilen hak ve hakikat’i, gündemden düşürüp, görmezlikten gelen bu insan tipi, “bu kafa yapısında devam ettiği sürece, hiç b ir şekilde bu hak ve hakikat’i kabul etmeyecektir!” İşte elli yedinci âyet bu durumu çok net bir şekilde beyan etmektedir. Pekî, bu insan tipi, mevcut kafa yapısını değiştirirse o zaman durum nasıl olur dersiniz? Bu sorunun cevabı bir sonraki âyet olan elli sekizinci âyette şöyle verilmektedir:

 

“Yine de senin merhamet sahibi olan Rabbin, (şâyet Kurân’ın mesajlarını görmeme inadından vazgeçip gerçeğe dönerlerse bu insanları da) bağışlayabilir!” Yani eğer, Allah’ın âyetlerini gündemden düşürüp yok sayarak, kendi önyargılarına teslim oldukları için “kalbinin üzerine kılıf, kulağına da tıkaç geçirilen bu insan tipi” bu yanlış tavrından-davranışından vazgeçip gerçeği görmek isterse: O zaman kalbinin üzerindeki kılıf ve kulağını tıkayan o tıkaç kaldırılacaktır! Elli sekizinci âyetin ilk bölümü bize işte bu mesajı vermektedir! Söz konusu âyetin devamındaysa: “Eğer (Rabbin) işledikleri (günahları) yüzünden onları ille de, hemen cezalandırmak isteseydi! İşlerini ânında bitiriverirdi! Buyurulmaktadır. Âyetin bu bölümü de, gösteriyor ki, her insan gibi “Kurân’ın işine gelmeyen mesajlarını, gündem değiştirerek yok saymaya çalıştığı için, kalbinin üzerine kılıf, kulağına da tıkaç geçirilen”  bu insan tipi için de, kendileri istemeleri durumunda! Af kapısı açıktır!

 

Yok eğer o söz konusu insan tipi, aynı kafa yapısını değiştirmeden hayatının sonuna kadar devam ettirir de, böylelikle kendi eliyle af kapısını da kapatmış olursa: O zaman bu insan tipinin kendi eylemlerinin bir sonucu olarak, hak ettiği cezayı çekeceğini öngören İlâhi yasa otomatikman devreye girecektir! İşte elli sekizinci âyet, son bölümünde tam da bu durumu ifade etmek için şöyle sona ermektedir: “…Onların (hakk ettikleri) cezaları görebilmeleri için, kendilerinin hiçbir şekilde yok sayıp ihlal edemeyecekleri (yani kaçıp kurtulamayacakları) bir süre-zaman, bir yer-mekân (bir yasa) belirlenmiştir!”  Gördüğünüz gibi; Yüce Yaratıcı hiç sürpriz yapmadan, insanların özgür tercihleriyle yaptıklarının karşılığı olarak, hangi durumlarda, hangi sonuçlarla karşılaşacaklarını, bir yasaya bağlamış, o yasayı da, Kur’an aracılığı ile önceden ilan etmiştir!

 

Kendi yanlış tercihleriyle, tüm kurtuluş ve aff kapılarının kapanmasına sebep olan bu malum insan tipinin hak ettiği ceza, âhiretteki İlahî mahkemeden sonra kesinlikle infaz edilecektir! Fakat henüz âhiretteki İlâhî mahkemeden önce, yani bazen bu dünyada da, insanlara veya diğer varlıklara zulüm boyutuna varan bir kısım eylemlerin, cezasının, en az bir bölümü, “cürm’ü-meşhud” yani “suçüstü” kuralı gereği hemen dünyada da görülebilmektedir! İşte üç âyetlik bu bölümün son âyeti olan elli dokuzuncu âyette Yüce Yaratıcı, tam da bu durumun beyanı için, şöyle buyurmaktadır:

 

“(Yukarıdaki, o malum insan tipi, eğer bu durumun ispatını istiyorsa) İşte şu şehir kalıntıları! Zulme tevessül ettikleri zaman helâk ettiğimiz o topluluklardan geriye kalanlardır! (Hâlbûki onları yok etmeden önce de) Kendilerinin helakine sebep olabilecek şartların neler olabileceğini açıklamıştık!” Yani Yüce Yaratıcı, ne bu dünya da, ne de âhirette sürpriz yapmıyor! Tam tersine, gerek bu dünya da gerekse de uhrevî hayatta, kişinin hayattayken icra ettiği hangi eylemin hangi sonucu doğuracağını önceden bir kanuna, bir yasaya bağlamış, o kanun ve yasaları da, Kur’an aracılığı ile önceden ilan etmiştir!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışarak, görüp elde edebildiğimiz ve düşünüp tespitte bulunmaya çalıştığımız yorumlarımızdır. Aslında her insanın yaşadığı kendi dünyasındaki problemleri değerlendirmek için, bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek için kendinizi şartlandırdığınız şeye bağlıdır! Çünkü Allah’ “kişinin, kendi özgür tercihiyle arzu ettiği şeyi, kendisine kolaylaştırırız” Buyurmaktadır. (krş. 92/7. 11. âyetler.) Ve bu konudaki son söz “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama, uyarı ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim. Henüz can bedenden çıkmadığına göre; Bu durumun Kurân’ı anlamamız için son bir fırsat olabileceğini, lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek makalemizde, Kehf’ Sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız)

 

Yaşar GÜLAÇTI. 23 Eylül. 2017. Hartlap/ K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com                                                ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Bizim kültürümüzde bilindiği gibi, “Kalp” kelimesiyle, insan vücuduna kan pompalayan, göğüs boşluğundaki hayati bir organın adı kastedilir!

 

[2] Allah’ın, bir kısım insanların kalp, göz, kulak ve ağız-dil gibi bazı organlarını mühürlemesi, yahutta bir şekilde işlevsiz hale getirmesi konusu, bu âyetin yanısıra Kurân’ın birçok âyetinde de gündeme getirilmektedir! Örnek olarak bkz. 2/7. 18. 7/179.  36/8. 9. 10. 66. 67. âyetler.

 

[3] Âcizane kendi adıma, öğrencilik yıllarımdan beri durmadan kafa yorup, cevabını aradığım bu sorulara, hiçbir klasik İslami kaynakta rahatlatıcı bir cevap bulamadım! Sonunda bu soruların cevabını bulabilir miyim diye Kurân’a yöneldim! Ve kafamdaki tüm soru işaretlerini gidermek için aradığım o cevapları Kurân’da buldum! Aslında insanın yaptığı ve yapamadığı her şeyi, ezelde takdir edilmiş bir kader, Allah tarafından önceden yazılmış bir alınyazısı olarak gören klasik din anlayışına göre, burada sanki insanın aklına takılacak hiçbir tezat yok gibidir! Fakat bu açıdan düşündüğünüz zaman, yani mevcut kaderci anlayışa göre; İnsanın en sonunda cennete mi? yoksa cehenneme mi gideceği de, kişinin kaderine alnına daha önceden yazılmış olmalıdır! Eğer durum böyle olursa: O zaman Allah’ın daha insanı yaratırken, ona bahşettiği, insanı insan yapan, cüz’î irade, yani özgür tercih ve serbest seçim ilkesi yok sayılmaktadır! Böyle bir anlayış da, Kurân’ın ve İlâhî yasaların yok sayılıp, inkâr edilmesi anlamına gelmektedir! Örneğin, Fussilet ve Mâide surelerinde beyan edildiğine göre; Eğer Allah Cc. irade sahibi varlıklarla ilgili! Diyelim ki insanlarla ilgili konularda, insanın tercihini, iradesini, seçimini hesaba katmayıp, hiçe sayarak, insanların başına gelecekleri, yani kaderleriyle ilgili her şeyi, bir alınyazısı olarak yazsaydı! “O zaman sizin hepinizi, hiç yanlışlık yapmayan ve devamlı hakk üzere olan, tek bir topluluk (lâfzen tek bir ümmet) olmanızı murat ederdi!” (krş. 5/48. ve 16/93.)  Bu iki âyette geçen ifadelerin mefhum’u muhalifinden, Yüce Yaratıcının, bunu dileyip yapmadığı anlaşılmaktadır!

Yazarın Diğer Yazıları