N E V Â 53/VIII.

N E V Â 53/VIII.

 

KEHF SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

MAĞARA ARKADAŞLARI KISSASINDA, SONA DOĞRU!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

Aşağıdaki iki âyet, yani 18/23. ve 24. âyetlerin, yukarıdan beri akıp gelen Ashabıkehf kıssasının sonlarına doğru, araya girmiş bir ara paragraf olduğu düşünülebilir! Allah’u âlem böyledir! Biz de böyle düşündüğümüz için, bu iki âyetlik bölümü meal kısmından itibaren büyük parantezin içerisine aldık!

 

 وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَداً {23} إِلَّا أَن يَشَاءَ اللَّهُ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَداً{24}

[ (Ey Elçi! Ey Muhatap!) Kesinlikle, “şu işi yarın yapacağım” deme; Meğerki (senin özgür tercihinle yapmak istediğin) o şeyi yapmanı Allah da dilemiş olsun! Şayet ( yapmak istediğin şeydeki İlâhî iradenin rolünü) unuttuğun (için isteğini tahakkuk ettiremezsen) o zaman da, “umarım ki! Rabbim beni bu durumdan daha yakîn-daha derinlikli bir bilgi düzeyine ulaştırır” de. 18/23. 24.

 

رَشَداً  – Raşedê” Aslında Arapça olan bu kelimenin bazı kalıpları Güzel Türkçemizde de kullanılmaktadır, örneğin: “Rüşt’ünü ispat etmek” gibi! Fakat kelimenin aslı Arapçadır ve lügat olarak da: Akıl-bâliğ olmak, Doğru yolu-Hak ve hakikati bulmak, Yol gösterici olmak, Kuvvetli bir akıl ve idrake sahip olmanın yanında, Hayır, Rahmet, Hidayet, gibi. Manalara da gelmektedir! Aslında Araplar rüşd’ü ikiye ayırırlar: Kişinin dininde rüşt’e kavuşması ve malında rüşt’ü yakalaması gibi! (Ahterî+Lisan..) Biz 24. âyet metnimde geçen bu kelimeye, ana metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “daha yakîn-daha derinlikli bir bilgi düzeyi” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

İki âyetlik bu bölümde, Yüce Yaratıcının Kur’an aracılığıyla, muhatap alma lütfünde bulunduğu biz insanoğluna, aklımızdan hiç çıkartmamamız gereken çok önemli bir konuyu, tekrar hatırlatmakta olduğunu görüyoruz! Yukarıdaki iki âyetlik paragrafta verilen bu İlâhî mesajı, kısaca şöyle özetleye bileceğimizi umuyorum!“Ey İnsan! İlahî otoritenin hayatın her alanına her an, yüzde-yüz müdahil olduğu konusunu, hiçbir zaman ve kesinlikle akılından çıkartmamalısın! Yani eğer gelecekle ilgili bir plan yapıyorsan! Bu durumda da, Allah’ı hesaba katmak zorundasın! Sakın hâ! Bunun aksini yapıp da, Allah yokmuş gibi, davranma!”

 

Bu konunun kalem suresinde de, biraz değişik bir şekilde gündeme getirildiğini görüyoruz! Orada, gelecek için plan yapan insanların, Allah’ı hesaba katmadan plan yapmaları yerilerek, meâlen şöyle buyurulmuştu: “Onlar, (yarınla ilgili plan yaparken) Allah’ı istisna etmemişlerdi, yani Allah’ın hayata müdahil olduğu gerçeğini hesaba katmamışlardı! krş.68/18.” Böyle bir durumda, yani insan gelecek için kariyer planlaması yaparken; Bir taraftan İlâhî Otoritenin rolünü aklından hiç çıkartmazken, öbür taraftan, bu durumun bir sözlü ifadesi olan “İnşâ’Allah” ifadesini de, dili ile söylemesi yerinde olacaktır! Yukarıda 68/18. âyette de geçtiği gibi, bu duruma, teknik deyimi ile “Allah’ı istisna etmek[1] denmektedir.

 

Şimdi de gelelim burada, yani Ashabıkehf kıssasının arasında iki âyetlik bu “Allah’ı istisna etmek” paragrafının bir ara metin olarak yer almış olmasının sebebine. Aslında 24. âyetin sonunda gelen bu رَشَداً  – Raşedê” kelimesi, İlâhî otoritenin Kâinât üzerindeki mutlak hâkimiyetini ifade eden iki âyetlik bu paragrafın, Ashabıkehf kıssasının arasına neden girdiğini de izah eder gibidir! Çünkü bu kelime, kişiyi içinde bulunduğu mevcut durumdan daha ileri bir düzeye taşımayı ifade etmek için kullanılmaktadır!

 

Bu durumu Ashabıkehf kıssası özelinde ele alırsak; Aslı astarı olmayan birtakım mitolojik efsanelerin ortalığı kapladığı bir ortamda, elbette ki insanların bilinç düzeyleri de bu durumdan etkilenecektir! Neticede toplum içerisindeki bilinç düzeyi yüksek olan insanlar bile bu durumun etkisi altında kalarak, konuyla ilgili gerçeklerin yerine, birtakım mitolojik efsaneleri gerçekmiş gibi düşünüp dillendirebilmektedirler! İşte Kur’an yukarıdaki, iki âyetlik bir ara paragrafla bu yanlışlığa dur demek istemiş olabilir! Allah’u âlem!

 

Bu zaviyeden bakınca; Bu iki âyetlik ara paragrafın Ashabıkehf kıssasının son bölümüne doğru araya girmesinin sebebi[2] olarak, muhataplara şöyle bir mesaj vermek olduğu düşünülebilir: “İnsanlar, kendilerinin bilgi ve görüş alanlarının dışında kaldığı halde, mağara arkadaşlarının durumlarıyla ilgili olarak, âdetâ karartıya tabanca sıkarcasına, yalan yanlış bir sürü hikâyeler uyduruyorlar! Hâlbuki insanlar böyle yapacaklarına, konuyu hayatın her alanına her an, yüzde-yüz müdahil olan Yüce Yaratıcının sonsuz bilgisine havale edip, Vahyî bilgilere müracaat etselerdi, bu tür yanlış anlayışlara kapılmayacaklardı!”  Her konu da olduğu gibi bu konuda da “işin gerçek yüzünü Allah bilir” diyelim! Ve bu büyük parantezi burada kapatalım!]

 

Ashabıkehf kıssasının arasına giren bu iki âyetlik paragrafı bu şekilde noktaladıktan sora, şimdi tekrar mağara arkadaşlarının kıssasına dönerek konuya kaldığımız yerden devam edelim. Bunun için parantez öncesindeki 22. âyeti tekrar hatırlamak durumundayız. O âyet, işin iç yüzünü bilmeyen bir kısım insanların, “İşgalci putperestlerin ellerinden kurtulmak için, sığındıkları mağarada, elyazması eserler üzerinde çalışmalar yapan, mağara arkadaşlarının” gerçek durumlarından haberleri olmadığı halde, hakikate aykırı olarak yaptıkları yorumları sıralamak için şöyle başlayıp devam ediyordu:

 

 سَيَقُولُونَ   Se Yakûlûne…” yani “yakında bazı insanların, bilmedikler bir konuda laf ederek; (Lâfzen kaybı taşlayarak) “Onlar üç kişiydiler, dördüncüleri de köpekleriydi!” Diğer bazı insanların ise “Onlar beş kişiydiler, altıncıları da, köpekleriydi!” Diğer bazı kişilerinse “Onlar yedi kişiydiler, sekizincileri de köpekleriydi” dedikleri-diyecekleri (görülecektir)! 18/22.

 

Bu zâviyeden bakınca: Aşağıdaki 25. âyetin de, bu insanların yaptıkları gerçek dışı yorumların devamı olduğu görülmektedir[3]! Yukarıdaki 22. âyette, bazı insanların mağara arkadaşlarının durumlarıyla ilgili olarak, gerçeği bilmedikleri halde, desteksiz atarak, Onların sayıları ve kimlikleriyle ilgili çeşitli yorumlar yapmışlardı! Aşağıdaki 25. âyetteyse, söz konusu insanların, gerçekten uzak mesnetsiz yorumlarına devam ederek, bu defa mağara arkadaşlarının söz konusu mağarada ne kadar kaldıkları konusunda mesnetsiz yorumlarda bulundukları beyan edilerek, şöyle buyurulmaktadır:

 

 وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِئَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعاً{25}

(Ey Elçi! Ey Muhatap! Gerçek şudur ki, mağara arkadaşlarının durumlarıyla ilgili olarak, gerçeği bilmeden konuşanlar, sözlerine devam ederek): “Onlar mağaralarında üç yüz sene kaldılar. Ve bu üç yüz seneye dokuz sene daha ilave ederek, (üç yüz dokuz sene) kaldılar” (diyorlar-diyeceklerdir[4]!) 18/25.

 

Bu 25. âyette, çok net bir şekilde ifade edildiğine göre; Bugün insanlar, gerçeği yansıtmadığı halde, tarihi süreç içerisinde dilden dile geçerek şekillenen bir Ashabıkehf efsanesiyle karşı karşıyadırlar. Bu durumu Kur’an yukarıda, yani 22. âyette “رَجْماً بِالْغَيْبِ  – Recmen Bilğaybi” Lâfzen “Gayb’ı taşlayarak” Yani Anadolu deyimiyle; “Karartıya kurşun atarak” özdeyişiyle açıklamıştı.

 

Şimdi tekrar hatırlarsak! Bu “Karartıya kurşun atmak” ifadesi 22. âyette, bazı insanların, mağara arkadaşlarının kaç kişi olduklarıyla ilgili yaptıkları gerçek dışı yorumlarlarına karşı bir cevap olarak gelmişti. Bu (Karanlığı taşlamak veya karartıya kurşun atmak) ifadesi, yirmi beşinci âyette ise; Yine bazı insanların bilmedikleri bir konuda, yani mağara arkadaşlarının durumuyla ilgili olarak, “Onlar mağaralarında üç yüz sene kaldılar. Ve bu üç yüz seneye dokuz sene daha ilave ederek, (üç yüz dokuz sene) kaldılar” (diyorlar-diyeceklerdir) ifadesine verilmiş bir cevaptır.

 

Çünkü mağara arkadaşlarının sayılarıyla ilgili olarak “karartıya kurşun atarcasına” bir takım rakamlar veren insanlara, Yüce Yaratıcı yukarıdaki 22. âyette, şöyle cevap vermemiz gerektiğini beyan etmişti: “..Onların kaç kişi olduklarını ancak ve en iyi Rabbim bilir, sizin bu konuda bildikleriniz ise çok yetersizdir; öyleyse böyle bilmediğiniz bir konuda, karavana atmayınız”.. 18/ 22.

 

Yine mağara arkadaşlarının, bu sefer mağarada kalış süreleriyle ilgili olarak “karartıya kurşun atarcasına” bir takım rakamlar veren insanlara, Yüce Yaratıcı, aşağıdaki âyette de, Kurân’ın muhatapları olan bizler üzerinden şöyle cevap vermektedir:

 

 قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَداً {26}

(Ey Elçi! Ey Muhatap! Eshâbı’ kehf’in mağaralarında ne kadar kaldıkları konusuyla ilgili olarak) “Onların mağaralarında ne kadar kaldıklarını, en iyi şekilde ancak göklerin ve yerlerin kaybını bilen Allah’ bilebilir. Zîra O’ (her şeyi gören) muhteşem bir görücü ve (her şeyi işiten) muhteşem bir işiticidir. (Hâlbûki) bu konuda ahkâm kesenlerin O’nun yanından (kendilerine bilgi aktaracak) ne bir yakın dostları var. Ve ne de O’ (Allah) kendi egemenlik ve otoritesine kimseyi ortak eder” de. 18/26.

 

أَبْصِرْ بِهِ  - Ebsır Bihi” Bu kelimenin kökü-aslı, “Basara” fiilidir. Arap gramerindeki sarf kuralına göre, kelimenin mevcut kalıbı; “Fiîli’taaccübü sâni”  olarak isimlendirilmektedir. Bu kalıp mana olarak, fiilin aslî manasına taaccüp ve ihtişam gibi ifadeler ilave eder!          وَأَسْمِعْ  – Ve Esmiğ” kelimesi de, aynı kalıpta olup, birincisinin üzerine atıftır. Yirmi altıncı âyette arka arkaya gelen bu kelimelere biz, ana metindeki mevcut kalıp ve konumlarını da hesaba katarak “Zîra O’ (her şeyi gören) muhteşem bir görücü ve (her şeyi işiten) muhteşem bir işiticidir!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Yukarıdaki yirmi ikinci âyette, mağara arkadaşlarının sayılarıyla ilgili olarak, bilmedikleri bir konuda akıl yürüten insanlar, Kur’an muhatapları üzerinden şöyle uyarılmışlardı!“..Onların kaç kişi olduklarını ancak ve en iyi Rabbim bilir, sizin bu konuda bildikleriniz ise çok yetersizdir; öyleyse böyle bilmediğiniz bir konuda, karavana atmayınız..” de. 18/ 22.

 

Ashabıkehf kıssasının anlatıldığı bölümün son âyeti olan bu yirmi altıncı âyeteyse; Bu defa, bu insanların sığındıkları mağara da ne kadar kaldıkları hakkında, ahkâm kesen insanlar, Kurân’ın muhatapları olan bizler üzerinden şöyle uyarılmaktadırlar: “Onların mağaralarında ne kadar kaldıklarını, en iyi şekilde ancak göklerin ve yerlerin kaybını bilen Allah’ bilebilir. Zîra O’ (her şeyi gören) muhteşem bir görücü ve (her şeyi işiten) muhteşem bir işiticidir. (Hâlbûki) bu konuda ahkâm kesenlerin O’nun yanından (kendilerine bilgi aktaracak) ne bir yakın dostları var. Ve ne de O’ (Allah) kendi egemenlik ve otoritesine kimseyi ortak eder” de. 18/26.

 

Burada Ashabıkehf kıssası biterken dikkat çekici bir uyarı ile karşı karşıyayız! Uyarı, konu ile ilgili bu son âyetin son bölümünde şu şekilde karşımıza çıkmaktadır. “..(Hâlbûki) bu konuda (yani Ashabıkehfin durumuyla ilgili olarak) ahkâm kesenlerin, O’nun yanından (kendilerine bilgi aktaracak) ne bir yakın dostları var. Ve ne de, O’ (Allah) kendi egemenlik ve otoritesine kimseyi ortak eder..”  Buradaki uyarı; İman iddiasında bulunan insanlar içindir ve uyarılan şey de, gerçekten inanan insanlar için, iman’ın zıddı olan şirk konusudur! Şirk tehlikesine karşı, burada yapılan uyarı, âyetin son bölümünde biraz müphem, yanı kapalı olarak şu şekilde yapılmaktadır: “Onların, O’nun (yani Allah’ın) yanından (kendilerine bilgi aktaracak) ne bir yakın dostları var. Ve ne de, O’ (Allah) kendi egemenlik ve otoritesine kimseyi ortak eder..”

 

Âyetin bu son bölümündeki ifadeyi, biraz daha özelleştirerek, bu Ashabıkehf kıssasına uygularsak, ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır! Ashabıkehfin sayıları, mağaralarında ne kadar kaldıkları, orada ne yaptıkları ve bu hadisenin nerde geçtiği gibi konular, aslında insanların bilgi ve algı alanının dışında kalan konulardır! Yani bu konuyla ilgili olarak verilmeye çalışılan haberler, insanlar açısından gayıp mesabesinde olan şeylerdir! Bunun için mağara arkadaşları konusunda, kendilerinin gerçek bir bilgileri olmadığı halde, karavana atıp-tutan insanlar; Öncelikle yalan söyleyerek, insanları gerçek dışı bir algıya yönlendirmektedirler! İkinci olarak, bu konuda bugün bile bir kısım insanların yaptıkları gibi; Bazı insanlar taşımadıkları bir sıfatı kullanarak, “sanki kendileri kayıptan haber alıyorlarmış gibi bir imaj vererek” Ashabıkehf hikâyeleri uydurmuşlardır ve uydurmaktadırlar!

 

Birinci duruma göre: Ashabıkehf kıssalarını gerçeğe aykırı olarak, uyduranlar, bu hikâyeleri dilden dile yayarak, insanların bu mitolojik efsanelere inanmalarına vesile olmaktadırlar! Bu işi bizzat uyduranlar ve bu durumu istismar edenler; En azından, bilerek yapanlar, yalan ve iftira gayyası içerisindedirler! Bilmeden âlet olanlarsa; Gerçeği araştırmadıklarından dolayı sorumluluk taşımaktadırlar! Gerçeği öğrenme imkânı doğup, mazeret ortadan kalktıktan sonra, hâlâ yanlışta ısrar etmenin de muhakkak bir bedeli olacaktır!

 

İkinci duruma, yani taşımadıkları bir sıfatı kullanarak, “sanki kendileri kayıptan haber alıyorlarmış gibi bir imaj vererek” Ashabıkehf hikâyeleri uyduranlara ve bu duruma bilerek âlet olanlara gelince: Bu tür insanlar, dibi karanlık bir şirk bataklığına sürüklenmektedirler ve sürüklenmişlerdir de! Çünkü “Bu insanların, Allah’ın yanından kendilerine bilgi aktaracak, yakın bir dostları yoktur..! krş.18/26.” Esasen böyle bir gaybî bilgiyi nâhak yere, yani haksız yere, elde ettiğini iddia eden insanlar; İlâhî otoriteden kendilerine pay çıkartarak, bir takım avantajlar sağlamaya çalışan insanlardır. Oysaki âlemlerin Yaratıcısı olan Yüce .. Allah’ kesinlikle Kendi egemenlik ve otoritesine hiç  kimseyi ortak etmez..! krş.18/26.” İşte bizim şirk tehlikesine karşı yapmaya çalıştığımız yukarıdaki uyarı, sizlere aktarmaya çalıştığımız bu argümanlara dayanmaktadır!

 

Ashabıkehf kıssası burada biti. Şimdi geldiğimiz yerden geriye doğru bir fikir jimnastiği yaparak, birer Kur’an mümini olarak kendi adımıza, bu kıssadan çıkartabileceğimiz bazı mesajları, geliniz birlikte değerlendirmeye çalışalım! Tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız, bu Kehf suresinin sekiz ve yirmi yedinci âyetler aralığındaki on sekiz âyetlik bölümünü inceledikten sonra, öncelikle şunu öğrendik ki; Halk arasında Ashabıkehf kıssası adıyla dilden dile dolaşan bir kısım anlatımlar, kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır. Yine öğrenmiş olduk ki, bu kıssayla ilgili olarak yıllarca bize aktarılıp duran bilgileri, Kur’an üç konuda reddetmektedir. Bu konular:

 

1: Mağara arkadaşlarının kaç kişi oldukları ve kimlikleriyle ilgili verilen bilgiler!

 

2: Mağarada yıllarca uyuyup kaldıklarıyla ilgili verilen bilgiler!

 

3: Bu insanların sığındıkları mağaralarında üç yüz dokuz sene kaldıklarıyla ilgili verilen bilgiler!

 

Ayrıca bu Ashabıkehf kıssasıyla ilgili olarak, aşağıda sıralamaya çalıştığımız şu konuların da hatırda tutulmasında fayda mülahaza ettiğimizi, âcizane hatırlatmak isterim!

 

A: Bu yanlış bilgileri reddettikten sonra Kur’an, reddettiği bu yanlış bilgilerin yerine herhangi bir düzeltilmiş bilgi metni sunmadan, işin gerçeğini Allah’a havale etmektedir!

 

B: Bizim anlayabildiğimiz kadarıyla, bu kıssanın Kurân’da yer almasının sebeplerinden ikisi; Öncelikle halk arasında tarihin derinliklerinden beri anlatılıp gelen bu anlatımlarla ilgili, Allah Resulüne sorulan sorular ve birde, bu anlatımların insanların yanlış bir algıya saplanmalarının önüne geçmektir diye düşünülebilir! Allah’u Âlem!

 

C: Buradaki son mesaj ise; Bir ülkeyi işgal altında tutan zalim diktatörlerin zulüm, şirk ve hukuksuzluklarına karşı, yapılacak mücadelenin nasıl olması gerektiğiyle ilgilidir! Yani ülke içerisinde kalıp, işgalci müşriklere karşı dişe diş mücadele mi yapılmalı? Yoksa elde sağlam kalmış metinleri alıp dağlara çekilerek, mağaralarda hem mevcut nesil için hem de gelecek nesillere ulaşması için, gerçeği yansıtan birtakım bilimsel çalışmalar mı yapmalı?

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım! Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son bir fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

 ( Gelecek yazımızda, Kehf sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle! Tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız) 

 

Yaşar GÜLAÇTI. 20 Mayıs. 2017. Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1]  Bu “Allah’ı istisna etmek” terimine, fonetik ve yazılım olarak çok benzeyen bir terim daha vardır. O terim de “ Allah’ı istismar etmek” terimidir! İlk bakışta fonetik ve yazılım olarak biri birine oldukça yakın görünen bu iki cümlecik, aslında biri birilerine yüz seksen derece zıt kavramlardır! Bunlardan birincisi olan “Allah’ı istisna etmek” kavramı iman sahibi bir kişi için ne kadar zaruri ise, ikincisi olan “Allah’ı istismar etmek” kavramı da iman iddiasında bulunan kişi için o kadar tehlikeli ve zararlıdır! Durumu kısaca özetlememiz gerekirse, diyebiliriz ki: Bu iki kavramdan birinin olduğu yerde diğer kavram derhal kaybolur! Yani bir insan, bir taraftan Allah’ı O’nun Kitabını-dinini istismar edip dururken, öbür taraftan “ben bütün gelecek ve kariyer planlarımı Allah’ın hayatın bütün safhalarına devamlı olarak müdahil olduğu gerçeğine göre yapıyorum” diyemez. Böyle düşünüp bu sözü söylemiş olsa bile, yalan söylemiş olur! Gâliba bugün İslam coğrafyasında yaşayıp iman iddiasında bulunan halkların, dünya liginde küme düşmelerinin sebeplerinden biri de bu olsa gerektir diye düşünmemiz icabedecektir. Maalesef memleketimizde bu duruma dâhildir!

 

[2]

Yazarın Diğer Yazıları