N E V Â 53/IX.

N E V Â 53/IX.

 

KEHF SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

EY ELÇİ! EY MUHATAP! SEN ASHABIKEHF KISSASI VE BENZERİ KONULARDA, HATTÂ HER KONUDA, SANA ULAŞMIŞ OLAN ALLAH’IN KİTABINDAKİLERİ TEBLİĞ ET VE SADECE ORADA YAZILANLARA UY!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiilinde Rahîm Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِن كِتَابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِ مُلْتَحَداً {27} وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطاً {28}

(Ey Elçi! Ey muhatap!) Sen Rabbinin kitabından sana Vahyolunan ilkelere uy, onu izle ve ilet! Esasen O’nun kelimelerini değiştirecek kimse olmadığı gibi [1], sen de O’nun yanın da, Onunla beraber (Allah’ın ast’ı olarak görülen) sığınacak başka birini kesinlikle bulamazsın!

 

Ve sen Rablerinin rızasını umarak, akşam-sabah, (yani devamlı bir şekilde) O’na yalvarıp-yakararak kulluklarının gereğini yerine getirenlerle beraber, (sana ve dava arkadaşlarına yapılanlara karşı) sabredip dirençli ol!

 

Ve sakın ha! Dünya da gözlerini (mal-mülk, yani saltanat ve servet gibi) insanı ayartacak konulara dikip, geçici hayatın ayartıcı arzularına esir olarak, onları, yani kendi dava arkadaşlarını gözden çıkartma!

 

(Kendi yanlış tercihi sebebiyle) Bizim kalbini zikrimize kapattığımız, bundan dolayı da, sadece bencil arzularının peşinden koşan ve işi-gücü devamlı zikzak yapıp aşırı uçlarda dolaşmak olanlara da, sakın uyma! 18/27. 28.

 

وَاتْلُ  – Vetlü” Aslı “Te le ve” olan bu kelime, bir emir fiilidir! Lügat olarak; Tâbî olmak-arkasından gitmek, İzlemek, Uymak, (Anlama gayesi taşımadan) Yüksek sesle okuyup, etrafta duyulmasını sağlamak, İletmek, Borçtan geri kalanı havale etmek, gibi manalara gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap)  Yirmi yedinci âyetin hemen başında geçen bu kelimeye, biz orijinal metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “(Ey Elçi! Ey muhatap!) Sen Rabbinin kitabından sana Vahyolunan ilkelere uy, onu izle ve ilet!” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

الْغَدَاةِ  – El Ğadât” Bu kelime lügat olarak, Yarın’ manasında kullanıldığı gibi, Sabah vaktinin de, içinde olduğu, günün birinci yarısı için de kullanılmaktadır. (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

الْعَشِيِّ  – El Aşiyy” Bu kelime lügat olarak; Gündüz gözü gördüğü halde gece olunca gözü hiç görmeyen, yani halk arasında “Tavukkarası” karası denilen durum için kullanılmasının yanında, birde yukarıdaki “El Ğadât” kelimesinin zıddı olarak, günün akşam kısmının da içinde bulunduğu, gece kısmı için de, kullanılmaktadır. (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Biri birilerinin zıddı olan bu iki kelime, tıpkı yukarıdaki yirmi sekizinci âyette de gördüğümüz gibi,بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ  – Bil Ğadâti Vel Aşiyyi” şeklinde, arka arkaya gelirse, bir günün tamamını ifade etmek için kullanılmaktadır! Bu mülahazayla biz âyet metninde geçen bu kelimelerin ikisine birden söz konusu âyetin mealinde “devamlı olarak” şeklinde, bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

فُرُطاً  – Furutâ” Yirmi sekizinci âyetin son kelimesi olan bu kelimenin “İfrat ve tefrit” gibi bazı kalıpları bugünkü Türkçemizde de, kullanılırken, kadim Türkçemizde de herhangi bir işte, zikzak çizip haddi aşarak, devamlı aşırı uçlara savrulan insana “işinde fart eden” insan denirdi! Aslı Arapça olan bu kelime, lügat olarak; Zayii etmek-kaybetmek, En ileri geçmek veya En geride kalmak, Acele etmek yahutta En sona kalmak, Hududu aşmak-Haddini aşmak, İsraf etmek veya Pintilik yapmak, gibi daha birçok manaya gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz bu kelimenin âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “işi-gücü devamlı zikzak yapıp aşırı uçlarda dolaşmak olanlar” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

 

Ashabıkehf kıssası gibi buram, buram İsrailiyat kokan bir konuyu, Vahyin yani Kurân’ın bakış açısıyla değerlendirip, işin gerçeğini ortaya koyduktan sonra gelen bu âyetler, ilk muhatabı olan Allah elçisi üzerinden, her devrin Kur’an muhataplarına çok önemli mesajlar vermektedir. Bir Kur’an mümini olarak bizde bu mesajları alabildiğimiz kadarıyla sizlerle paylaşmaya çalışacağız! Fakat bu âyetleri incelemeye geçmeden önce, bir konuyu daha hatırlatmak istiyoruz ki, o konu da şudur: Bu âyetler, başını Kureyş içindeki Ümeyye oğullarının çektiği Kur’an muhaliflerinin Allah Resulü ve arkadaşlarına ambargo uyguladıkları Mekke döneminin sonuna doğru inmişlerdir. Bu zaviyeden değerlendirirsek, Ashabıkehf kıssası bitmesine rağmen bu âyetlerin de, yukarıda geçen söz konusu o kıssayla sıkı bir ilişki içinde olduğunu söylememiz mümkün görünmektedir.

 

Çünkü bir temsiller ve kıssalar suresi olan bu Kehf suresinin ilk ve en uzun kıssalarından biri olan Ashabıkehf kıssasını konu alan âyetler, bize göre bir bütün halinde de bazı mesajlar vermektedir! Şimdi tekrar hatırlarsak! Kendilerine mağara arkadaşları denilen bir gurup genç, yaşadıkları topraklarda hâkim olan, sömürü, haksızlık-hukuksuzluk, şirk ve zulmün tasallutundan kurtulmak için, dağlara çekilip orada bir mağaraya sığınmışlardı! Esasen bu gençlerin yaşadıkları topraklarda var olan her türlü kötülük, baskı ve zulüm, bu âyetlerin indiği günlerde, Allah Resulü ve arkadaşlarının yaşadıkları o günün Mekke sinde de mevcuttu. Böyle bir durumda, yani karşıdaki düşmanın çok üstün gücü karşısında, eğer onlarla dişe diş bir mücadele imkânı kalmamışsa!

 

O zaman yaşadıkları toprakları terk edip-hicret ederek, dağlara çekilen Ashabıkehf gibi, Allah Resulü ve arkadaşlarının da, yaşadıkları Mekke topraklarını terk ederek, başka yerlere, belki de dağlara veya daha uygun olduğunu düşündükleri başka şehirlere veyahutta başka ülkelere hicret etmeleri söz konusu olabilmektedir! Yukarıdaki âyetler, sanki bu duruma bir referans gibi algılanabilir! Yani söz konusu o âyetlerin böyle bir zamanda inmiş olmasını, Mekke de çok ağır bir zulüm ve baskı altında kalan Allah Resulü ve arkadaşlarının yaşadıkları Mekke topraklarından ayrılmalarına müsaade eden İlâhî bir vize gibi algılamak mümkündür[2]! Zaten Allah resulü ve arkadaşları da, bu mesajı almış ve bulundukları topraklardan hicret ederek, gereğini de yapmış görünmektedirler. Allah’u âlem böyledir!

 

Böylece, halk arasında Ashabıkehf kıssası olarak dilden dile anlatılan birtakım mitolojik efsanelerin gerçek yüzünü ortaya çıkartan âyetlerin bir bütün olarak verdiğini düşündüğümüz bazı mesajları aktarmaya çalıştık! Şimdi de söz konusu o kıssanın bitiminden sonra inmiş olan yukarıdaki yirmi yedinci ve yirmi sekizinci âyetlerin içerisinde geçen bazı mefhumları mercek altına alarak incelemeye çalışacağız!

 

Bu âyetlerde geçen mefhumlardan ele alacağımız ilk mefhum, yirmi yedinci âyetin hemen başında, Yüce Yaratıcının Kur’an muhataplarına verdiği “(Ey Elçi! Ey muhatap!) Sen Rabbinin kitabından sana Vahyolunan ilkelere uy onu izle ve (diğer insanlara da) ilet!” emridir.

 

Aynı âyette Kur’an muhataplarına verilen ikinci emir ise “Ve sen “(Ey Elçi! Ey muhatap!) Rablerinin rızasını umarak sabah akşam, yani devamlı bir şekilde, O’na yalvarıp-yakararak kulluklarının gereğini yerine getirenlerle beraber, (sana ve arkadaşlarına yapılanlara karşı) sabredip dirençli ol!” emridir.

 

Yine bu âyetlerde geçen mefhumlardan ele alacağımız diğer bir mefhum ise, yirmi sekizinci âyette geçen (Ey Elçi! Ey muhatap!) Ve sen sakın hâ! Dünya da (mal-mülk, yani saltanat ve servet gibi) insanı ayartıcı konulara gözlerini dikme! emridir.

 

Ve yine sen “(Ey Elçi! Ey muhatap!) Sonra da, bu geçici hayatın ayartıcı arzularının esiri olup, onları (yani seninle birlikte sabredip direnen kendi dava arkadaşlarını) sakın hâ! Gözden çıkartma! emridir.

 

Ve son olarak, yine sen (Ey Elçi! Ey muhatap!) Kendi yanlış tercihi sebebiyle) Bizim kalbini zikrimize kapattığımız, bundan dolayı da, sadece bencil arzularının peşinden koşan ve işi-gücü devamlı zikzak yapıp aşırı uçlarda dolaşmak olanlara da, sakın uyma! emridir.

 

Gördüğünüz gibi yukarıdaki iki âyeti âdetâ öğelerine ayırarak, bu âyetlerle Rabbimizin biz muhataplarına verdiği beş emri, ayrı ayrı sıraladık [3]. Bu emirlerden bir tanesi Yüce Rabbimizin bizlerden yapmamızı istediği müspet manadaki emridir ki, bunu da kısaca; “Allah’ın Kitabına, yani Kurân’a uymak” şeklinde ifade edebiliriz! Diğer dört tanesiyse, Allah Zülcelâl’ın sakın yapmayın dediği, menfî manadaki emirleridir! Bunları da kısaca; “Dünya da (mal-mülk, yani saltanat ve servet gibi) insanı ayartıcı konulara gözlerimizi dikmemiz, inandığımız değerleri yaşarken başımıza gelenlere karşı dirençli olmamız, kendi dava arkadaşlarımızı satmamamız ve birde, bencil arzularının peşinden koştukları için, işi-gücü devamlı zikzak yapıp aşırı uçlarda dolaşmak olanların peşlerinden gitmememiz” olarak özetleyebiliriz!

 

Sizinde dikkatinizi çekti mi bilmiyorum? Kur’an kendi muhatabına, kendi inanırına, bir tane yap emri verirken, hemen arkasından dört tane yapma emrini yapıştırmaktadır! Bu metot, sadece bu âyetlere mahsus olmayıp, aslında Kurân’ın, dolayısıyla da İslam dininin uyguladığı genel bir prensiptir. Yani Müslümanlık iddiasında bulunan her insan bilecektir ki, eğer Rabbimizin Kurân’da bizler için bir tane yapmamızı istediği emri varsa, bunun yanında mutlaka birden fazla d yapmamamız gereken emri mevcuttur [4]! Bizim bu tespitimizin doğruluğu, Kur’an dikkatli bir şekilde incelendiği zaman rahatlıkla görülebilecektir!

 

Pekî, Yüce Yaratıcının insanlığa yol göstermek için indirdiği, tüm Kur’an âyetleri gibi, yukarıdaki yirmi yedinci âyette verilen “Sen Rabbinin kitabından sana Vahyolunan ilkelere uy onu izle ve (diğer insanlara da) ilet!” emrini kulak ardı edip yok sayanları, yani bu İlâhî emre uymayanları bu dünyada nasıl bir sonuç bekliyor acaba? Bu sorunun cevabı da yukarıdaki yirmi yedinci âyette şu şekilde verilmektedir: “Esasen O’nun kelimelerini değiştirecek kimse olmadığı gibi, sen de O’nun yanın da, Onunla beraber (Allah’ın ast’ı olarak görülen) sığınacak başka birini kesinlikle bulamazsın!” Âyetin bu bölümü, yukarıdaki sorunun cevabı olarak, zımnen şu mesajı vermektedir:

 

Eğer bir insan, Yüce Yaratıcının bir hidayet rehberi olarak, insanlığa yol göstermek için indirdiği kitaba uymayıp, bunun yerine peşinden gidip uyacak başka şeyler arıyorsa! O zaman bu insan, kendisine yol gösterici olarak indirilen bu kitabı beğenmiyor demektir! Kitabı beğenmeyen kişi ise, Kitabı göndereni de, beğenmemiş sayılır! Allah’ı inkâr edip yok saymasa da, böyle bir kişi, fikirlerini beğenip peşinden gideceği birilerini bulmaya çalışacaktır! Ve bulduğu o kişinin yanında da, kendisine izzet ve şeref arayacaktır [5]!

 

Bu durum da, bulduğu her varlık, bizzat Allah’ın yerine geçemeyeceğine göre; Bu varlıklar ancak O’nun, yani Allah’ın bir ast’ı konumunda olabileceklerdir! İşte yukarıdaki yirmi yedinci âyette bu durum açıklanırken, Allah’ın ast’ı olarak görüldükleri için, kendilerine sığınılan bu varlıkların, kendilerine sığınan hiçbir insanı kurtaramayacağı gibi, kesinlikle onlara bir fayda sağlayamayacağı da, zımnen ifade ve beyan edilmektedir. Yani kısaca şunu söyleyebiliriz ki; Gerek kifayetsiz görerek, gerekse de, beğenmeyerek Allah’ın kitabına uymayı bir şekilde reddeden kişinin varacağı son nokta: Şirk’in tâa kendisinden başka bir şey değildir!

 

Şimdi Kurân’ın genelinde devamlı olarak vurgulandığı gibi, yukarıdaki âyetlerde de bir kere daha hak ve hakikat net ifadelerle ortaya konulduğuna göre; Bu mavi gezegende hayat sürmeye çalışan insanların Vahyin ortaya koyduğu bu gerçekler karşısında ne yapmaları, nasıl davranmaları gerekirdi?  Hattâ Vahyin ortaya koyduğu bu gerçeklere, dilleri ile inandıklarını söyleyerek iman iddiasında bulunanlarla, bunu dili ile söyleyip itiraf edemeyenlerin ve hattâ inanmayanların, biri birilerine karşı nasıl davranmaları gerekirdi! İşte bundan sonra gelen âyetlerde, bu soruların cevaplarını bulabileceğimizi ümit ediyorum! Ama bunun için bir sonraki makalemizi beklemek durumundayız!

 

İdrak etmiş olduğumuz Kur’an ayı Ramazanın, siz değerli okuyucularımız, milletimiz ve bu mavi gezegende yaşam sürmeye çalışan tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını dilerim! Unutmayalım ki, Ramazan ayını senenin diğer aylarından ayıran temel faktör, insanlığın ufkunu aydınlatmak için indirilen Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan Kurân’ı Kerîm’in ilk inmeye başladığı gecenin bu ayın içerisinde olmasıdır. Yani Ramazan ayının sahip olduğu şeref ve faziletin kaynağı, hiç şüphesiz ki, sadece Kurân’ı Kerîm’dir.

Bu gerçeği, hiç çıkmayacak bir şekilde aklımızın bir köşesine yazdıktan sonra, şimdi bu mübarek ayı en verimli bir şekilde nasıl değerlendirebiliriz, onu bir düşünelim! Örneğin bu ayı vesile kılarak, hiç olmazsa senenin bu bir ayını, elimizden ve dilimizden hiç düşürmediğimiz Allah’ın kitabında, bizlerin karanlıklardan aydınlığa çıkmamıza vesile olacak İlâhî mesajları almak için çaba sarfedebiliriz! Hiç unutmayalım ki, bunun yolu, Kurân’ı anlamak veya en azından anlama kastıyla okumaya çalışmaktan geçmektedir! Şunu da hiç aklımızdan çıkartmayalım ki, bu Ramazan belki de bizim için son ramazan olabilir! Bu ihtimali de göz önünde bulundurarak, halen bu can bu tendeyken, Allah’ın kitabını anlamak için bu mübarek ayı, ömrümüzde göreceğimiz son ramazan ayı gibi değerlendirmeye çalışalım!

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyurmaktadır. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

 ( Gelecek yazımızda, Kehf sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etmek ümidiyle, tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalınız) 

 

Yaşar GÜLAÇTI. 27 Mayıs 2017. /1 Ramadan 1438. Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Âyetin bu bölümünde, bir taraftan Ashabıkehf kıssasıyla ilgili olarak, Kurân’da beyan edilen gerçeklerin değiştirilemez ve kesin olduğuna dair bir atıf yapılırken, öbür taraftan da, çok değişik şekillerde anlatılıp duran mağara arkadaşlarının durumlarıyla ilgili olarak, ortada dolaşıp duran efsanevi anlatımların çelişkilerine ve gerçek dışı olmalarına bir atıf yapıldığı düşünülebilir!

 

[2] Tüm Kur’an âyetleri gibi, bu âyetlerinde hükmü evrensel olduğuna göre, gerek Ashabıkehfin, gerekse de Allah resulü ve arkadaşlarının yaşadığı şartlar, yani haksızlık-hukuksuzluk zulüm, sömürü ve saldırıların hâkim olması durumunda; Bu yazılanların yaşandığı topraklarda yaşayan tüm inanç sahibi Kur’an Müminlerinin de, aynı yola başvurmaları, bir alternatif olarak düşünülebilir!

 

[3] Biz bu âyetlerdeki İlâhi emir ve yasakları oluşturan mefhumların son derece önemli olduğu kanaatindeyiz! Zîrâ bu İlâhî emir ve yasakların ne kadar önemli olduğunu, bugün İslam dünyasını oluşturan halklar, tarih içerisinde bu İlahî ilkeleri gözardı edip, gereğini yapmayarak bilfiil ispat etmişlerdir! Nasıl mı? Bunu anlamak için, önce önümüze bir dünya haritası alıp, bu harita üzerinde halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkeleri işaret edip sınırlarını şöyle kafamızda bir canlandıralım! Sonra da, dünya coğrafyasında olup biten olayları izlemeye çalışalım! Göreceğiz ki, halkının çoğunluğu Müslüman olan bu ülkelerde yaşayan insanlar, dünyanın en sefil, en perişan topluluklarını oluşturmaktadırlar! Eğer bu yazdıklarımız size abartılı geldiyse! Bir Hıristiyan batı ülkesine sığınmak için, evini barkını bırakarak yollara düşen milyonlarca Müslüman’dan sadece 2016 yılında, Akdeniz ve Ege denizinde boğulanların sayısının istatistikler tarafından 5,500 kişi olduğu ifade edilmektedir! Herhalde bu rakamlar, herkes gibi bizlere de bir şeyler söyleyecektir!

 

[4] Bu konuyu daha rahat anlayabilmemiz için konuyu birde tersinden düşünebiliriz! Allah’ın yaratığı her türlü iş, oluş ve yaratılmışlarda asıl olan ibâha’dır, yani helâllık’ tır. Haramlar ise her zaman istisnâîdir, yani az dır. Helâl ve meşru olanlar, yani Rabbimiz tarafından yapmamızın önüne bir engel konulmayanlar, çok fazla olduğu için bunların tek tek sayılması imkânsız gibidir! Hâlbûki haramlar, yani yapılmaması gerekenler, çok daha az olduğu için Kur’an, dolayısıyla da İslam dini bunları teker teker saymıştır. Zîrâ bunların sayıları helal olanlara göre çok daha az olduğu için tek tek sayılmaları da mümkündür!

 

[5] Yukarıdaki 27. âyette işaret ve beyan edilen bu konuyu günümüz açısından düşünürsek! Diyebiliriz ki; Gerek Putin’in yanında, gerekse de, Trump’ın yanında izzet ve şeref arayanlar, şunu iyi bilsinler ki “İzzet ve şeref ancak Allah ve Resulü’ne âittir! krş. 4/139. 35/10.”  

 

Trump’ deyince! Dünyayı sömüren kapitalist sermayenin A B D’ de temerküz edip yığılması için gayret sarfeden ve İslam dünyasının kalbine habis bir ur gibi saplanan Siyonist rejimin koruyucusu A B D’ nin başkanı olan Trump, yani Tramp, bu günlerde ilk yurt dışı gezisini Suudi Arabistan’a yaptı! Bunda ne var, denilebilir? Olan şu:

A B D’ nin devlet başkanı olan Bay Trump; Abdülaziz’ bin Suud âilesinin üyelerinden oluşan Suudî Arabistan yetkilileri tarafından başkent Riyad’da o kadar samimi karşılandı ki, dünyada bir benzerine rastlamak belki de mümkün olmayabilir! Bununla da yetinmeyen, kral Selman ve diğer âile üyeleri, Bay Trump’ı memnun edebilmek için, (dünya basını na yansıdığına göre) tek bir ziyarette tarihin gördüğü ve görebileceği en büyük tutarlı mal alım anlaşmasını yaptılar!

 

Dünya basınından öğrendiğimize göre: Yapılan bu mal alım anlaşmasıyla, A B D ‘ye akacak olan paranın rakamını veriyorum, dikkat edin dudaklarınız uçuklamasın! Yaklaşık olarak dört yüz seksen milyar dolar! Bu miktarın büyük çoğunluğunu ise A B D den alınacak olan silahlar için ödenecek paralar oluşturmaktadır! Siyonistlerin Amerika da dünyayı dize getirerek sömürmek için kurdukları silah fabrikaları, böylelikle mazlum Filistinli çocukların kafalarına yağacak, Nepalm bombalarını, Fosfor bombalarını üretmek için gerekli olan finansal kaynağın, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazlasını, böylelikle elde etmiş oldular-olacaklardır!

 

Pekî, Suudi âilesinin A B D, dolayısıyla da, şu an için tabi ki, Bay Trump vasıtasıyla iktidarda kalmayı garanti etmek için aldıkları bu silahlar nerelerde kullanılacak dersiniz? Bu silahların nere de kullanılacaklarını şu anda, söylemek mümkün değil! Ama nerede kullanılmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz! Bu silahlar kesinlikle Siyonizm’e, yani İsrail ve Amerika’ya karşı kullanılmayacaklardır! Bunu nereden mi biliyoruz? Çünkü Suudi âilesinden 480.000.000.000 doları kapan Trump, hemen soluğu Tel-Aviv de, oradan da Kudüs de alarak, ağlama duvarının önünde, Siyonist rejimin yetkililerine müjdeyi ve garantiyi verdi! Aksi olsaydı Bay Trump İsrail’e adımını atamazdı! Sayın Trump İsrail’e gerekli garantiyi ve müjdeyi verdikten hemen sonra, bu defa Hıristiyan kamuoyu nezdinde kendi durumunu garantiye almak için, derhal soluğu Vatikan’da aldı! Herhalde bu ziyaretten kasıt; Hıristiyan dünyasında çok büyük bir saygınlığı olan, Papalık koltuğunun şu andaki’ sahibi, Papa Francis’in elini öperek, seçim yolsuzluğundan dolayı sallanan koltuğuna, Hıristiyan dünyasından payandalar bulmak olmalıdır!


Yazarın Diğer Yazıları