Dünyayı Yaşanır Hale Getirmek

Doğru ya da yanlış, muhakkak her inancın, her fikrin/düşüncenin bir dünya tasavvuru, bir yaşam ideali vardır. Normal koşullarda her fikir/düşünce, her inanç, mensupları/bağlıları aracılığıyla hedeflerine ve ideallerine ulaştırılmak istenir.

 

Aynen bunun gibi; Hazreti Âdem(as)’den günümüze kadar gelen zaman süreci içerisinde, Allah(cc)’ın peygamberleri aracılığıyla inzal buyurmuş olduğu bütün tevhid dinlerinin, kendi geçerlilik dönemlerinde hep dünya tasavvurları olmuştur. İsimleri farklı olsa da, Allah(cc)’ın Hazreti Âdem(as)’den itibaren göndermeye başladığı peygamberleri aracılığıyla inzal buyurmuş olduğu bütün tevhid dinlerinin özü, aslı birdir. Yani âyeti kerimelerde açıkça ifade edildiği gibi, Allah(cc) indinde tek geçerli din vardır, O da İslâm’dır.   

 

Ne var ki İslâm dini hâriç, Allah(cc)’ın peygamberleri aracılığıyla daha önceden göndermiş olduğu tevhid dinleri zamanla tahrif olunarak asliyetlerini kaybetmişlerdir. Bu anlamda, asliyeti bozularak tahrif edilmiş olan en son tevhit dini Hıristiyanlık olmuştur. Bu süreç, yani Allah(cc)ın Nebileri aracılığıyla bütün insanlığa “dünya ve âhiret saadeti sağlamak” amacıyla din gönderme süreci,  son tevhid dini olan İslâm’ın Efendimiz(as) vasıtasıyla gönderilmesine kadar devam etmiştir. Bu yönüyle, son tevhid dini olan İslâm Rabbi Teâlâ’nın göndermiş olduğu son tevhid dini ve O’nun peygamberi olan Efendimiz(sav) ise âhir zaman peygamberidir.

 

Düz bir ifadeyle belirtecek olursak, ismi ne olursa olsun her tevhid dinin öncelikli gayesi, getirilen inanç manzumeleriyle dünyanın daha yaşanılır hale getirilmesini sağlamaktır. Tarih şahittir ki, Hazreti Âdem(as)’den Efendimiz(sav)’e kadar geçen zaman süreci içerisinde, tevhid dinlerinin egemen olduğu bütün coğrafyalarda, söz konusu dinin getirmiş olduğu ilkeler sayesinde dünya daha da yaşanılır hale getirilmiştir. Ne var ki zamanla, şu ya da bu sebepten dolayı, bir takım iç ve dış faktörlerin etkisiyle egemen olan tevhid dinlerinin asliyetlerinin bozulmasıyla, onların kurmuş olduğu düzenler de bozulmaya başlamıştır. Yaşanılan toplumda geçerli olan dinin etkisini kaybetmesiyle, o toplumlar için dünya artık çok daha zor yaşanabilir hale gelmiştir.   

 

İslâm’a gelince; İslâm diğer tevhid dinlerine göre farklı olarak sadece bir kavme, bir millete değil tüm insanlığa gönderilmiş olan bir dindir. Bu yönüyle İslâmiyet, içeriği itibarıyla cihanşümul bir dindir ve hükümleri kıyamete kadar da geçerlidir. Bilindiği gibi İslâm dinin de en temel gayesi, getirilen ilahi hükümlerle toplumu maddi-manevî anlamda ihya ederek dünyanın daha da yaşanılır hale getirilmesini sağlamaktır. Bunu temin için İslâm dinin gerek sosyal, gerek ekonomik ve gerekse hukukî anlamda birçok hükümleri mevcuttur. Gerçekten de İslâm’ın egemen olduğu ülkelerde ve coğrafyalarda kelimenin tam anlamıyla hayat çok daha yaşanır haldedir. İslâm hükümlerinin egemen olduğu toplumlarda her haklı alacağını tam olarak alabilmektedir.

 

İslâm dininin bu kucaklayıcı ve kabullenici şefkat ilkelerinden sadece Müslümanlar değil, bilakis inancı ve etnik yapısı ne olursa olsun bütün insanlar istifade etmiştir. Bu tespitimizin en büyük kanıtı; İslâm coğrafyasında asrısaadet döneminden günümüze kadar süreçte, varlıklarını yüzyıllarca devam ettirmiş olan Gayrimüslimlerin varlıklarının elan devam ediyor olmasıdır.

 

Bu yönüyle, başta Hülafa-i Raşidin dönemi olmak üzere Emeviler, Abbasiler, Büyük Selçuklular ve Osmanlılar dâhil olmak üzere,  isimlerini burada söz konusu etmediğimiz İslâm devletlerinin hemen birçoğunda zimmî denilen Gayrimüslim halklar hep varola gelmiştir. Onlar da tıpkı, farklı coğrafyalarda egemen olan İslâm devletlerinin Müslüman halkları gibi, İslâm nizamının kucaklayıcı şefkat elinden her zaman istifade etmişlerdir. Böylece, İslâm coğrafyasında yaşamış olan Gayrimüslimler, aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, İslâm’ın engin hoşgörüsü sayesinde kendi dini ve etnik kimliklerini hep devam ettirmişlerdir.

 

Fakat ne var ki daha sonraki dönemlerde, yani İslâm dünyasının her yönden gerilemeye başlamasından itibaren, kendi inanç coğrafyamıza ve diğer coğrafyalara farklı inanç ve ideolojilere sahip olan egemenler hâkim olmaya başlamıştır. İşte bu noktadan sonra dünyamız maalesef ki, günümüzde olduğu gibi giderek daha da yaşanılamaz hale getirilmeye başlanmıştır. Gelinen nokta itibarıyla, tağutların egemen oldukları yaşadığımız dünyamızda maalesef artık,  haklı olanlar değil, güçlü olanlar haklı olmaya başlamıştır. 

 

Netice itibarıyla, üzerinde yaşamış olduğumuz dünyamızın daha bir yaşanılır hale getirilmesi, İslâm’ın şefkat elinin bütün kıtalara yeniden uzanabilmesine bağlıdır. Bunu temin içinse; inanç coğrafyamızda yaşayan bütün Müslümanların, öncelikli olarak kendi aralarındaki her türlü sorunlarını Allah(cc) ve Resulü hakemliğinde çözerek, örnek yaşayış ve davranışlarıyla İslâm’ın gür sesinin bütün cihana duyurulmasını sağlamaya çalışmalarıdır.  


 

Yazarın Diğer Yazıları