Nasıl Bir Tarih Eğitimi?

“Nasıl bir tarih eğitimi?” sorusunun cevabını, Türkiye gerçekliğini de göz önünde tutarak, toplumun her kesimini kucaklayacak bir şekilde,  “işte şu şekilde” diyerek cevaplandırabilmek, sanırız o kadar kolay olmasa gerektir. Çünkü toplumumuz çok farklı siyasi, sosyal ve kültürel farklılığa sahiptir. Bundan dolayı toplumumuz bireylerinin, farklı dünya görüşlerinden dolayı, tarihi hadiselere farklı pencerelerden bakmaları normal karşılanabilir. Buna rağmen, yine de, herkesin asgari bir şekilde kabullenebileceği ortak bir dil oluşturabilmek sanırız mümkündür.

 Bunu söylerken, tarih alanında tarafsızlık adına ibreyi tam olarak ortada tutmak neredeyse imkânsız gibidir. Tarihi hadiseler anlatılırken az da olsa, anlatımın içerisine konuyu anlatanın dünya görüşü ve hayat felsefesi yansır. Bundan dolayı bu konuda olabildiğince demek, sanırız en makul olanıdır. 

Şu da bir toplumsal vakıadır ki; devlet olarak, millet olarak bizler, tarih eğitimi ve öğretimi konusunda çok fazla başarılı değiliz. Bunun en büyük kanıtı, okullarda sevilmeyen dersler sıralanırken tarih derslerinin en baş sıralarda yer alıyor olmasıdır.

Tarih kitaplarımızda tarih biliminin tarifi genellikle şu şekilde yapılmaktadır: “Tarih, geçmişte yaşanan olayları yer ve zaman belirterek, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde inceleyen bir bilim dalıdır.” Tarih şüphesiz, geçmiş ve gelecek kuşakları kültürel anlamda birbirine bağlayan en sağlam bir köprüdür. Tarih, araştırmacı Mahmut Şamil Aykut’un ifadesiyle, “Mazlumlar için bir umut, zalimler için güçlü bir uyarcıdır.”

Bilindiği gibi, tarih eğitim ve öğretiminin fert ve toplum hayatının kültürel anlamda şekillenmesine şüphesiz çok önemli bir katkısı vardır. Milletler gerek fert planında ve gerekse toplumsal planda aldıkları tarih eğitimi sayesinde belirli bir kültürel kalıba girerler. Bu yönüyle, tarih eğitiminin fert ve toplum hayatının şekillenmesine sağladığı pek çok katkı bulunmaktadır. Söz konusu bu katkılardan birisi de, toplumların geçmişte yaşanan olaylardan ders ve ibret alınmasını sağlamasıdır. Elbettedir ki, tarihten yeterli ders ve ibret alabilmek için, her şeyden önce doğru tarih bilgisine sahip olmak gerekir.

Sosyal bir bilim dalı olarak tarih öyle bir bilim dalıdır ki, bu alanda çalışanların veya eser yazanların, tarihi hakikatleri söz konusu ederken çok dikkatli davranmaları, kendi vicdani hassasiyetlerini göz ardı etmemeleri gerekir. Eğer bu alanda araştırma yapanlar, çalıştıkları alanda duyarlı olmayacak olurlarsa, tarihte nam yapmış nice kahramanların hain, nice hainlerin de kahraman olarak tanınması pekâlâ mümkün olabilmektedir. Meşhur ifadeye göre; ” Tarih yazanlar tarih yapanlara sadık kalmazlarsa ortaya bambaşka bir hakikat ortaya çıkar.” Bu yönüyle, tarih yazmak en az tarih yapmak kadar önemlidir.

Her şeyden önce tarih bilimi, sadece bir övgü veya sövgü aracı alanı olmamalıdır. Aynı şekilde,  “kişiye odaklı” kurgulu, ısmarlama/sipariş tarih anlatımından da vazgeçilmesi artık bir zarurettir. Bu tür, kişilere bağlı kurgu odaklı tarih anlayışı daha çok yakın tarih için, daha açık bir ifadeyle İnkılâp tarihi için geçerlidir. Bu çarpık tarih anlayışına göre, ; Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükselme dönemi hariç, Osmanlı dönemi tam bir karanlıklar dönemidir. Osmanlı sultanları ise, kuruluş ve yükselme dönemi hükümdarları hariç olmak üzere, devletin ve milletin geleceğinden daha çok kendi istikballerini düşünen bencil insanlardır. Aynı şekilde Sultan İkinci Abdülhamit istibdatçı kızıl sultan, Vahdettin ise tam bir vatan hainidir. Milli Mücadeleyi gerçekleştirenler ise bir veya birkaç kişiden daha fazla değildir.

Ülkemizde tarih anlatımlarında veya yorumlarında maalesef ki maalesef böyle bir problem vardır. Yani, bazı dönemlerin veya şahsiyetlerin olduğundan çok daha fazla abartılması veya yerilmesi alışkanlığı. Hâlbuki İslâm inancına göre peygamberler hâriç, görev ve sorumluluğu ne olursa olsun, doğrularının yanında herkesin az ya da çok bazı hataları ve yanlışları olabilir.

Netice itibarıyla, milletimizin yeniden ayağa kalkmasında ve manevî değer yargılarıyla kucaklaşmasında tarih eğitiminin çok önemli bir katkısı olacaktır. Bundan dolayı, gerek fert planında ve gerekse toplumsal planda, tarih anlatımlarındaki üslup ve değerlendirmelerimizin yeniden gözden geçirilmesi kaçınılmazdır. Toplumsal kucaklaşma adına bu bir zarurettir.

Bu yönüyle, hamdolsun son yıllarda ülkemizde çok güzel gelişmeler oluyor. Yeni yazılan tarih kitaplarımızda çok daha kucaklayıcı bir üslup vardır. Toplumsal kucaklaşmanın sağlanması adına, bu sürecin daha da artması ve hızlandırılması en büyük temennimizdir.   

 

 

Yazarın Diğer Yazıları