Dert Bir Değil

Üzerinde yaşamış olduğumuz coğrafyamız olan Türkiye dâhil olmak üzere İslâm dünyası şu anda, belki de tarihinde hiç olmadığı kadar çok yoğun sorunlar yumağıyla karşı karşıya bulunmaktadır. Harici işgaller ve işgallerin tetiklemiş olduğu siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlar, gönül coğrafyamızın karşılaşmış olduğu sorunların başlıcalarıdır.

Bize göre söz konusu bu sorunların hepsinin en tetikleyicisi kültürel sorunlarımız olsa gerektir. Yani devlet olarak, millet olarak, hatta ümmet olarak bizi biz yapan manevi değer yargılarımızın, toplumsal anlamda giderek değer kaybetmeye başlamış olması. Özellikle de, yarınlarımızı emanet edeceğimiz gençlerimizin, küresel sistemin dayatmalarıyla her geçen gün biraz daha manevi değer yargılarımızdan uzaklaşmaya başlamış olmaları.

İhtimaldir ki gönül coğrafyamız, tarihinin hiçbir döneminde sıfır problemli olmamıştır. Hangi zaman ve dönemde olursa olsun, bir beşer olarak insanların yaşamış olduğu her toplumda muhakkaktır ki az ya da çok bazı sorunlar olabilecektir. Çünkü hata yapabilir olmak, insanların fıtratında var olan bir haslettir. Bu yönüyle gerek Hülafa-i Raşidin dönemi ve gerekse daha sonraki dönemlerde, söz konusu dönemlerin koşulları çerçevesinde bazı siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlar olabilmiştir. Vakıa, bunları bir yere kadar normal kabul etmek mümkündür.

Fakat gönül coğrafyamızın söz konusu yıllarında var olan sorunları, günümüzdeki sorunlar kadar ağır ve çetrefilli değildi herhalde. Çünkü o yılların İslâm coğrafyası siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda günümüz İslâm ülkelerine göre çok daha hür ve bağımsız idiler. Hele hele o yılların İslâm ülkelerinde henüz siyasi, ekonomik ve sosyal anlamda harici işgaller söz konusu değildi. Bir tarihi vakıa olarak İslâm dünyası harici işgallere, daha çok XIX. yüzyıldan itibaren maruz kalmaya başlayacaktır.

Gelmiş olduğumuz nokta itibarıyla günümüz İslâm dünyası ise bugün, başta siyasi ve ekonomik anlamda olmak üzere, çok daha fazla kahredici ağır sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Türkiye’miz de dâhil olmak üzere, günümüz İslâm dünyasının karşılaşmış olduğu sorunları o kadar çoktur ki, onları dert edinen kişiler olarak onların hangisine yanmalı ve hangisine kafa yormalıyız, gerçekten çok zor bir mesele…

Bir vakıa olarak ortalama yüz yüzelli yıldır İslâm ülkelerinin ekserisi Avrupalı sömürgeci devletlerin fiili işgali altında bulunmaktadır. Bir cihan devleti olarak Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşından sonra tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalması, İslâm dünyasını sömürü ve işgallere karşı daha korumasız hale getirmiştir. Bu anlamda, sömürgeci devletlerin XIX. yüzyılın sonlarından itibaren İslâm dünyasına yönelik başlatmış oldukları işgal ve talanları, Osmanlı Devleti’nin siyasi yönden tasfiye edilmiş olmasıyla çok daha fazla hızlanmıştır. Böylece birçok İslâm ülkesi doğrudan doğruya sömürge haline getirilmiştir. Türkiye gibi, siyasi ve ekonomik anlamda tam olarak sömürge haline getirilemeyen bazı İslâm ülkeleri ise, söz konusu sömürgeci devletlerin harici ve dâhili entrikalarıyla yarı sömürge haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Avrupalı sömürgeci devletler tarafından tam ya da yarı sömürge haline getirilen İslâm ülkelerinin hemen hemen tamamında kurulan sistemlerin en temel özelliği seküler yapıda olmasıdır. Tamamen veya yarı seküler bir eğitim sisteminin okullarından mezun olan yeni kuşakların önemli bir kısmı, sistemin temel referanslarından dolayı kendi değer yargılarına karşı mesafeli bir kültürel donanıma sahip olarak siyasi ve sosyal hayata dâhil olacaklardır. Haliyle, böyle bir yapıya sahip olan ülkelerin fertleri bünyelerinde, uzun vadede sömürgeci devletlerin siyası ve sosyal değer yargılarını kabul etmeyi barındıran bir potansiyeli barındırmış oluyorlardı.   Söz konusu bu tarz bir donanıma sahip olanların ülkelerinde giderek siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda daha etkin hale gelmiş olmaları, sosyal ve kültürel sorunların daha kronik hale gelmesine sebep olmaktadır.

Netice itibarıyla başlığımızda da ifade ettiğimiz gibi dert bir değil. Gelinen nokta itibarıyla Türkiye’miz de dâhil olmak üzere, gönül coğrafyamız bugün siyasi, sosyal ve kültürel anlamda çok büyük sorunlarla uğraşmak zorundadır. Bizim kültürümüzde ümitsizliğe yer yoktur. Yaşamış olduğumuz hayatımızda, bireysel ve toplumsal anlamda karşılaşmış olduğumuz sorunların çözümü, önemli ölçüde bizim azim ve kararlılığımıza bağlıdır.   Haliyle, bir Müslüman olarak yaşamış olduğumuz hayatımızda karşılaşmış olduğumuz sorunları çözme zorunluluğumuz vardır. Bize düşen samimi bir şekilde sorumluluğumuzu yerine getirmeye çalışmaktır. Sonucu tayin edecek olan Rabbi Rahimdir. O halde, gayret bizden tevfik ve inayet Allah’tandır diyoruz vesselâm.  

 

Yazarın Diğer Yazıları