Ölüm ve Sürgün

Genel anlamda Osmanlı Devleti’nde yaşayan Müslüman unsurların ölüm ve sürgünle sonuçlanan dramatik hayatlarının başlangıcı, XVIII. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nde başlayan gerileme süreciyle başlar. Çünkü Osmanlı Devleti,  Karlofça Antlaşması hariç tutulacak olursa, söz konusu yüzyıldan itibaren daha fazla toprak kayıpları yaşamaya başlamıştır. Toprak kayıplarıyla başlayan olumsuz süreçle beraber, kaybedilen topraklarda yaşayan Müslüman unsurların yüzyılları bulan ölüm ve sürgünle sonuçlanan sıkıntılı hayatları da başlamış olacaktır.      

Yazımıza başlık olarak verdiğimiz “Ölüm ve Sürgün” isimli kitap Justin McCarthy isimli ABD’li bir tarih profesörüne aittir. Kitabın alt başlığında “1821-1922 yılları arasında Osmanlı Müslümanlarının Etnik Kıyımı” ifadesi kullanılmıştır. Türkçeye Fatma SARIKAYA tarafından çevrilmiş olan kitabın ikinci baskısı 2014 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından yapılmıştır.

Adı geçen kitapta, 1821 yılı ile 1922’li yıllar arasında Osmanlı Devletinin egemen olduğu topraklarda, özelliklede Balkanlar ve Kafkasya’da yaşayan Osmanlı Müslümanlarına uygulanan korkunç boyuttaki etnik kıyımlar dile getirilmektedir.

Söz konusu ettiğimiz kitapta da isabetle ifade dildiği gibi; ABD ve Avrupa devletleri tarafından bugüne kadar hep, Osmanlı Devletinin egemen olduğu Balkan ve Anadolu topraklarında Ermeni, Bulgar ve Yunan katliamlarından bahsedile gelinmiştir. Özellikle de, Osmanlı Devleti’nin 1915 yılında bir zorunluluktan dolayı uygulamak zorunda kaldığı “Ermeni Tehciri” sırasında istenmeden yaşanan Ermeni kayıpları söz konusu çevreler tarafından hep abartılı bir şekilde verilmiştir. Hâlbuki söz konusu Osmanlı coğrafyalarında toplamda katledilen Müslüman sayısı Ermeni, Bulgar ve Yunan kayıplarıyla kıyaslanamayacak kadar çok daha fazladır. Buna rağmen, yani söz konusu gerçekliğe rağmen, Osmanlı Devletinde yaşanan Müslüman kökenli kayıplar, söz konusu çevreler tarafından özellikle dikkatlerden uzak tutulmaya çalışılmıştır. İstisnalar hariç bu da,  Batının kendi coğrafyası dışında yaşanan hadiselere karşı ne kadar tarafgir ve çifte standartlı olduğunun açık bir göstergesidir.

Söz konusu kitabın bir paragrafında 1821 yılı ile 1922 yılı arasında Osmanlı coğrafyasındaki demografik yapı ve yaşanan Müslüman kıyımı şu şekilde ifade edilmektedir:

“…1800 yılında Anadolu, Balkanlar ve Güney Rusya bölgesinde muazzam bir Müslüman yurdu bulunmaktaydı. Müslümanlar bu toprakların sadece yöneticileri olmakla kalmıyor, aynı zamanda halkının da çoğunluğunu hatta Balkanların büyük kısmı ile Kafkasya’nın bazı yöreleri gibi çoğunlukta olmadıkları yerlerde bile, bölge nüfusunun azımsanmayacak kadar yüksek oranını teşkil ediyorlardı. Osmanlı İmparatorluğunun sınırları Kırım ve çevresini, Kafkasya bölgesinin büyük bir kısmını, Anadolu’nun doğusu ile batısının yanı sıra Avrupa’nın güneydoğusunun Arnavutluk ve Bosna’dan Karadeniz’e kadar olan geniş bir bölgesini de içine almaktaydı. Coğrafî bakımdan yanı başındaki Romanya ve Güney Rusya’nın sınır bölgelerindeki çok karışık milletlerin arasında bile Müslüman toplulukların varlığı hissediliyordu. 1923 yılına gelindiğinde ise Müslüman toprağı olarak sadece Anadolu, Trakya ve Güney Kafkasya’nın bazı bölgeleri kalmıştı. Balkanlardaki Müslümanlar hemen hemen yok olmuş, yani ölmüş veya göçe zorlanmıştı; varlığını sürdürebilenler ise Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya sathında küçük yerleşim kümeleri halinde kalmışlardı. Aynı kader Kırım, Kuzey Kafkasya ve Rusya Ermenistan’ında yaşayan Müslümanları da bulmuştu, onlar da artık en sade deyimle yok olmuşlardı. Çoğunluğu Türk olan milyonlarca Müslüman ölmüş, milyonlarcası da şimdi Türkiye dediğimiz yere kaçmışlardı. 1821-1922 yılları arasında 5 milyondan fazla Müslüman topraklarından sürülmüştü. Beş buçuk Müslüman da ölmüştü; bir kısmı savaşlar sırasında katledilmiş, geriye kalanı da mülteci olup açlık ve hastalıktan kırılmıştı.”

Kitabın başka bir paragrafında ise, Balkan ve Kafkasya coğrafyalarında yaşayan Müslümanların dramatik durumu şu şekilde dile getirilmektedir: “Balkanlar ile Anadolu ve Kafkasya tarihinin çoğu, o topraklardaki Müslüman mültecilerin akıbetiyle Müslüman ölülerin sayıları incelenmeden yeterince anlaşılamaz. Bu inceleme özellikle milliyetçilik ve emperyalizm tarihçesi için gereklidir. Günümüzün Balkan ve Güney Kafkasya coğrafyası, savaşlar ve isyanlar sonucunda Osmanlı İmparatorluğundan kopartılarak kurulmuş ve hemen hemen tek tip milletlerden oluşan, ulus devletlerle doludur. Bu ülkelerin aynı ırk ve dini paylaşan nüfusa kavuşması, bir zamanlar o topraklarda yaşayan Müslümanların dışarı atılmalarıyla elde edilmiştir. Başka bir deyişle, yakın zamanda kurulan bu ulus devletlerin temelinde, şimdi o topraklarda soyunun devamına rastlanmayan eski sakinlerinin ıstırabı yatmaktadır. Benzer şekilde, Avrupa kültürünü “medenileştiren” öncü adım olduğu günümüzde bile çok fazlaca söylenen Rus Emperyalizmi de milyonlarca Çerkez, Abaza, Laz ve Türk’ün öldürülmesini beraberinde getirmiştir. Milliyetçilik ve Emperyalizmin acımasızlığı, ancak uğrunda serilen kurbanları gün ışığına çıkartıldığında anlaşılabilmektedir.”

“Ölüm ve Sürgün”  isimli kitaptan aldığımız bu alıntıları okuyan bazı okuyucularımızın bazıları belki de şöyle bir serzenişte bulunabilirler: “ İyi de bunları biliyor olmanın bizlere ne gibi somut getirisi olabilir ki?”  Doğru, büyük bir üzüntüyle dizlerimizi dövüp ahların-vahların dışında belki de bizlere görünürde somut bir katkısı olamaz. Fakat hiç olmazsa bu gerçeklikler okunarak, bunlardan ders çıkarılıp, millet olarak gelecekte bizleri felakete sürükleyecek bu tür yanlışları yapmamamıza sebep olabilir.    

Netice itibarıyla, yazımıza başlık olarak verdiğimiz  “Ölüm ve Sürgün” adlı kitap gibi tarihle ilgili kitapları okumak, bizlere gerek fert planında ve gerekse toplumsal planda çok büyük katkılar sağlar. Bizler tarihte yaşanan olumsuzlukları, büyük bir tahassür içerisinde sadece dizlerimize vurmak için değil, gelecekte bizleri yeni felaket ve acılara sürükleyecek aynı yanlışları yapmama adına okumalıyız. Neticede tarih ibret almak için vardır, millet olarak eğer tarihten yeterli ibret dersini alamazsak maazallah aynı felaket ve acıları gelecekte de tekrardan yaşamak zorunda kalabiliriz. Unutmayalım ki, ‘Tarihlerini bilmeyen milletlerin coğrafyalarını başkaları çizer’. 

 

Yazarın Diğer Yazıları