N E V Â, 50./VI.

N E V Â, 50./VI.

 

RÛM ROMA-BİZANS SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

GÖKLERDE VE YERYÜZÜNDE O’NUN DAHA NİCE YARATMA ÖRNEKLERİ MEVCUTTUR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Özünde Rahman fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {27}

Zîrâ O’ Yüce Yaratıcı, ilk defa örneksiz olarak nasıl yaratmaya başladı ise, bundan sonra da, yaratmayı, (öylece) tekrarlayabilir! Çünkü bu durum, O’nun için çok kolaydır! Üstelik göklerde ve yeryüzünde Onun bu şekilde yaratmasının yüksek (açık net) birçok örnekleri mevcuttur! Esasen (her konuda olduğu gibi, bu yaratma konusunda da) mutlak güce sahip olan ve yaptığı her şeyde, yüzde yüz isabetli karar veren tek varlık sadece O’dur! 30/ 27.

 

يَبْدَأُ  – Yebde’ü” Arap dilinin gramerine muzârî bir fiil olan bu “Yebde’ü” Fiilinin aslı masdarı, “El’Bed’ü” veya “El’Bedvü” kelimeleridir. Eğer bu “Yebde’ü” fiili, “El’Bed’ü” kelimesinden gelirse o zaman; Her şeyin ilki, Hisse-Nasip, Fikir –Rey, Önce, İbtidâ, İslam içinde ilk açılan kuyu ve İri gövdeli kadın, gibi daha birçok manaya gelmektedir. Eğer bu “Yebde’ü” fiili “El’Bedvü” kelimesinden gelirse, O zaman da; Sahrâ-Çöl, Beriyye, Açığa çıkmak-Zahir ve âşikâr olmak, Hayrette bırakmak ve Geçici olarak bir yerde, yerleşmek, Bedevî yani konar-göçer olmak, gibi daha birçok manaya gelmektedir. (Aterî+Lisanul’Arap)

 

الْخَلْقَ  – El’HalK” Arapça bir mastar olan bu kelime, Yaratmak, Örneksiz ve benzersiz olarak ilk defa yaratmak, Fakat bu yaratılanlar, daha önce var olan, birtakım başka varlıklardan yani maddelerden yeni ve örneği olmayan değişik yeni bir varlığı planlayıp yaratmak. Meydana getirmek, gibi manaya gelmektedir! Ayrıca bu kelime, (Bugünkü Türkçemizde) İsmi’mef’ul, olan “Mahlûk” yani yaratılmışlar, insan yığınları, yığınları yani “Halk” manasında da kullanılmaktadır! (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

ثُمَّ يُعِيدُهُ  – Sümme yuîdühü” yani “yaratılışın tekrarı” demektir. Bu fiil’i yukarıdaki ilkel ve iptidai yaratılış biçiminin üzerine monte edersek; O zaman burada,  yaratılışın ilkelden mükemmele doğru, tekâmül etmiş olduğuna işaret edilmiş olduğu düşünülebilir! Buna göre, Sümme yuîdühü” cümlesi ile ilkelden mükemmele doğru, tekâmüle dayalı bir yaratma şeklinin meydana çıkmış olduğunu da, anlamış oluruz! Tüm canlı varlıkların yaratılmasında geçerli olan yaratmadaki bu tekâmül’ün yani evrimleşmenin, insanın yaratılmasında da,  geçerli olduğu, bilim çevrelerinin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmektedir! Bu şekilde, yani ilkelden mükemmele doğru, tekâmül edip gelişen yaratma tarzına, günümüz Türkçesinde evrim veya evrimleşme denildiğini unutmayalım!

 

الْمَثَلُ  – El’Meselü” Bazı kalıplarını güzel Türkçemizde de kullandığımız (örneğin, “Meselâ” kelimesi gibi) bu kelime, aslında Arapçadır. Lügat manasına gelince: Geçmişte vuku bulan bir olayı hikâye etmek, anlatmak, Misal vermek, Benzer, Denktaş, Miktar, Belli bir ağırlık ve ölçüdeki bir madde, Benzetmek, teşbih etmek ve Örnek göstermek gibi daha birçok manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan…) Biz âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, meâlde bu kelimeye, “örnekler”  şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

Bu yirmi yedinci âyet, benzeri olan bu surenin on birinci âyetinden ve birde 10/34. âyetinden çok daha şümullüdür. Bahsi geçen âyetler sadece “Yüce Yaratıcı olan Allah’ın örneksiz olarak ilk (ve ilkel) yaratmayı gerçekleştirdiği gibi, sonra o yaratmayı (tekâmül edecek şekilde) tekrarlayabileceğini” beyan ederken; Bu 27. âyet, Yüce Yaratıcının göklerde ve yeryüzünde yaratmış olduğu bir takım varlıklara, yaratım örneği olarak dikkatlerimizi çekmektedir! Âyetin sonunda ise Rabbimizin biri birini takip eden, iki sıfatına dikkatimiz çekilmektedir! Bu sıfatlar: الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ  - El’ Aziz” ve “El’Hakîm” sıfatlarıdır. Onun için biz âyetin bu son bölümüne şu şekilde mana vermeyi uygun bulduk! Esasen (her konuda olduğu gibi bu yaratma konusunda da) mutlak güce sahip olan ve yaptığı her şeyde, yüzde yüz isabetli karar veren tek varlık sadece O’dur!

 

Bu paragraftaki âyetlerde şu mesajların da verildiğini görüyoruz: Ey Allah’ın kâinât üzerindeki güç ve otoritesi konusunda, şüphe içinde olanlar!  Veyahutta dili ile Allah’ın güç ve otoritesine inandığını söylediği halde, sanki realite de-gerçekte inanmıyormuş gibi,[1] bir yaşam sürenler! Allah’ın otoritesinden bir şekilde kendilerine yeryüzünde pay çıkartmaya çalışan sahte tanrılar! Firavunlar, diktatörler, tek adamlar ve zorbalar! İşte bu âyetlerde bu insan tipine şöyle bir hatırlatmanın yapıldığı düşüncesindeyim:  

 

“Örneksiz olarak ilk yaratmayı gerçekleştiren O’ yüce Yaratıcı, sonradan tekrar benzerini yaratmayı başaramaz mı? Üstelik şöyle çevrenizi dikkatli bir şekilde incelerseniz; O’ Yüce Yaratıcının yoktan var ederek yarattığı birçok örnekleri görebilirsiniz! Esasen yaratma konusunda, mutlak güce sahip olan ve yaptığı her şeyde, yüzde yüz isabetli karar veren tek varlık, sadece O’dur! Onun için O’ Yüce yaratıcı, yeryüzünde de kendi otoritesini kimseye devretmemiştir! Yani yeryüzünde hiç kimse Allah’ın, oğlu, kızı, yardımcısı, halifesi, hattâ gölgesi değildir! Bu iddiaların sahipleri yeryüzünün tâğutlarıdır! Onların görüşlerini kabul edip, peşlerinden gidenler de, Allah’a şirk koşan müşriklerdir! Kısacası bu paragraftaki âyetlerle verilmek istenen ana mesajın şirkle ilgili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz!

 

27. âyette verildiğini düşündüğüm diğer bir mesaja gelince; Burada, (hallâk sıfatı ile muttasıf olan) Rabbimizin yaratma gücünün sadece potansiyel-statik bir güç olmayıp, aynı zamanda, aktif-devamlı, her an yaratmaya devam edip, hayata müdâhil olan bir güç olduğuna işaret etmiş olmasıdır! (krş. 36/82. 55/ 29.) Kısaca bu âyetlerde, Yüce Yaratıcının yaratmasındaki devirdâime de işaret edildiği kanaatindeyim!

 

Bu 27. âyetin verdiğini düşündüğüm başka bir mesajda ise; Yüce Yaratıcının, Bing-Bang, yani büyük patlama ile başlattığı, Evrende bugün var olan carî sistemin belli evresinden sonra, ilk ve ilkel bir canlı hayatın oluşması için gerekli olan tabiat yasalarını vazetmiş olduğunu görüyoruz! Örnek olarak canlı hayatın sudan başlatıldığını bir düşününüz! (krş. 21/30.) İşte bu 27. âyetin baş kısmında Allah’ın sıfatı olarak gelen يَبْدَأُ  – Yebde’ü” kelimesi ile bu ilk ve ilkel yaşama işaret edilmiş olabileceğini de düşünüyorum! Bu paragrafın bundan sonra gelen 28. âyetinde ise rabbimiz kâinattaki otoritesinin tekliğini yani Allah’a eş ortak, şirk koşmamamız gerektiğini, daha iyi anlamamız için, bize kendi sosyal çevremizden şöyle bir örnek sunuyor: 

 

 ضَرَبَ لَكُم مَّثَلاً مِنْ أَنفُسِكُمْ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن شُرَكَاء فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {28}

(Kâinattaki otoritesinin eşsiz olduğunu ifade etmek için)  Şimdi O’ size kendinizden bir örnek veriyor: Siz kendi otoriteniz altında bulunan biriyle, kendinizi, sizin idareniz altında olan bir mal ve servetin idaresi konusunda, aynı statüde görebilir misiniz?

Yani siz eşit güç ve statüde olanlar! Biri birinizden korktuğunuz gibi, eliniz-emriniz altındakiler (köleleriniz) den de korkar mısınız? İşte Biz aklını kullanıp, ibret alabilenler için böyle ibretlik örnekler veririz! 30/28.

 

Bize göre, Kurân’ın tümü gibi bu 28. âyetin mesajı da evrenseldir! Fakat âcizâne, hükmü evrensel olan bu âyetin, hitabının tarihsel olduğunu düşünüyorum! Onun için bu âyetten kurân’ın köleliği onayladığı gibi bir sonuç çıkartılamaz! Çünkü genelde Vahyin, özelde ise Kurân’ın indirilmesindeki ana hedeflerden bir tanesi de, köleliğin kaldırılmasıdır. ZîrâYüce Yaratıcı, İnsanın sadece kendisine kul olmasını istemektedir! Oysaki kölelik sisteminde, insan kendisi gibi yaratılmış olan başka bir insana kulluk-kölelik yapmaktadır! Sadece Kurân burada, yedinci yüzyıl Mekke’sinin bir realitesi üzerinden örnek vererek konunun daha iyi anlaşılmasını istemektedir! Kurân’ın indirildiği dönemde yaygın olan efendi köle ilişkisini kullanarak “Siz sizin gibi bir insan olan kendi eliniz-emriniz altındaki kölelerinizi kendinize eşit kabul etmezken, nasıl olup da bir takım insanları ve diğer varlıkları, Allah’ın astları olarak görüp, O’na eş ve ortak koşuyorsunuz?” mesajı verilmektedir. [2]

 

Bu 28. âyetin son bölümündeki لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ  – Li Kavmin Yâkılûne” cümlesinin benzeri kavramlar, Kurân’da defalarca geçmektedir. Bu cümlenin verdiği mesajı,“Aklını kullanıp, ibret alarak sonuç çıkartanlar ve o aklıselim’in gösterdiği sağduyu yolunda hareket edenler” şeklinde ifade edebiliriz! Kurân ‘da bu tür âyetlerde ifadesini bulan mefhumlar, aslında o kadar önemli ki; Şeklen insana benzeyen bir varlığın gerçekten insan olması veya olmaması, kişinin bu âyetlerle verilen İlâhî mesajı alıp almamasına bağlıdır! Yani kısaca, bir insanın insan olması için belirli şekil ve kalıpta olması yeterli değildir! Aksine insanın insan olması için, bu belli kalıp ve şeklin yanında, Allah’ın kendisine lütfettiği akıl nimetini kullanmış ve kullanıyor olması da şarttır!

 

Burada insanın aklına şöyle bir suâl’in gelmesi sanki kaçınılmaz gibidir: “Pekî insan denilen varlık Allah’ın kullanması için kendisine verdiği aklıselim’i kullanmaz ve sağduyu yolunu seçmezse, o zaman ne olur? Bu suâlin cevabını vermek için, yine Kurân’a müracaat edeceğiz! Bakın Kurân’da Yüce Yaratıcı bu soruyu nasıl cevaplandırıyor: “ O’Allah, Aklını kullanmadığı için sağduyu yolunu takip etmeyenlerin üzerlerine gökten, şeytan işi pislikler yağdırır! Çünkü Onlar hayvanlar gibidir! Belki de daha aşağı konumdadırlar! (krş. 8/11. 10/100. 29/34.7/179.)”

 

Eminim yukarıdaki âyetlerden çıkarttığımız, yoruma dayalı sonucu okuyunca, aklınıza şöyle bir soru daha gelmiştir: “ Mâdem öyle! Gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde, aklını kullanmayan hiçbir insan yok mudur ki, havadan pislik (kazurat) yağdığına dair hiçbir haber duymadık?” Bizim pislik veya kazurat olarak çevirdiğimiz bu âyetlerdeki kelimelerin aslı, “Ricz” veya “Rics” kelimeleridir. Bu kelimelerin ikisi de biri birine yakın manalardadır, örneğin “Azap ve pislik” gibi. Aklınıza gelen bu sorunun cevabı için, alt yazıdaki notu lütfen okuyunuz![3] Yüce Yaratıcının yaratmadaki o eşsiz tasarrufunu ve Evrendeki mutlak hâkimiyetini gerektiği şekilde takdir edemeyen insanlara gelince; Bundan sonraki âyetlerde bu insanların durumlarının ele alındığını görüyoruz! Şöyle buyuruyor Allah cc.

 بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْوَاءهُم بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَن يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ {29} فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ {30} مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ {31}

Hâlbûki (Allah’ın otoritesini sulandıran) o zalimler, hiçbir bilgiye dayanmadıkları halde, kendi arzu ve tutkularının arkasından gittiler! Artık (kendileri sapkınlığı seçtikleri için) Allah’ın da sapmalarına müsaade ettiği bu sapkınları kim doğru yola getirebilir ki? Neticede (hesap gününde) onlar için hiçbir yardımcı bulunmayacaktır!

 

(Ey elçi, ey Kurân’ı anlamaya çalışan muhatap! Onların bu durumlarına rağmen) Sen tüm varlığınla, Allah’ın insanın fıtratına nakşettiği sağduyudan şaşmadan, dosdoğru olan gerçek hayat dinine yönel! İnsanların çoğunluğu bunu bilmeseler de, esasen Allah’ın yarattığı fıtratta, bir değişme söz konusu olamaz!

 

(Öyleyse, ey Kurân’ın muhatapları! Başkalarına aldırış etmeden) Siz içtenlikle O’na yöneliniz ve O’na karşı sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket edip O’nun koruması altına girerek, biri birinizle destekleşiniz! Sakın hâ! (Allah’a) eş koşanlardan olmayınız! 30/ 29. 30. 31.

 

29. âyette geçenالَّذِينَ ظَلَمُوا  – Ellezîne Zalemû” yani “(Allah’ın otoritesini sulandıran) o zalimler” ifadesindeki, zalimlerden kasıt: zulmü yaşam tarzı haline getiren insanlar demektir! Bu insanların buradaki zulümleri: Bilinçli olarak Allah’tan başka bir kişiye veya yaratılmış başka bir varlığa, İlahlık veya Allah’a âit olan İlâhî bir sıfatı yakıştırarak, kendileri ile Allah arasına Allah’ın astları olarak kabul ettikleri yarı ilah “aracılar” koymaya çalışmış olmalarıdır. Böyle bir anlayış; Allah’ın ulûhiyet sıfatına bir tecavüz olduğu için, bu tecavüzü yapan insanlar, âyette “zalimler” olarak vasıflandırılmışlardır! Burada şöyle bir mesajın verilmiş olabileceği de düşünülebilir! “Allah’ın hakkına tecavüz etmeyi göze alacak kadar yoldan çıkmış insanlar, diğer insanlara neler yapmazlar ki?”

 

فَمَن يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ  – Femen Yehdî Men Edallallahü” Yani “Allah’ın saptırdığını kim doğru yola getirebilir ki? demektir. Bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile Kurân’ı Kerîm de on defa geçen[4] “Allah’ın bir insanı saptırması veya Allah’ın bir insana hidayet vermesi” ile ilgili âyetlerin tümü gibi bu âyeti de, Bakara suresi 26. âyetin ışığı altında değerlendirmemizin, konuyu daha iyi anlamamızı sağlayacağı kanaatindeyim! Bakınız o âyetin son bölümünde Yüce Yaratıcı ne buyuruyor? “Allah birçok insanı saptırırken, birçoğunu da, doğru yola yöneltir! Ve fakat Allah, (sapmayı isteyen) yoldan çıkmış fâsıklardan başkasını kesinlikle saptırmaz! (bkz. 2/26.) Bu mülahazaları hesaba katarak, biz yirmi dokuzuncu âyette geçen “Femen Yehdî Men Edallallahü” ibaresine “Artık (kendileri sapkınlığı seçtikleri için) Allah’ın da sapmalarına müsaade ettiği bu sapkınları kim doğru yola getirebilir ki?” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

حَنِيفاً  – Hanîfen” Arapçada zıt kutuplu bir anlama sahip olan bu kelime, lügatte, ters kutuplu iki zıt manaya gelmektedir. Yani bir yönü ile ayağın başparmağının eğri olması ve mutlak mana da her türlü eğrilik manasına gelirken, diğer yönü ile her türlü eğrilikten ve yanlışlıktan udûl edip, yani yüz çevirip, vazgeçip hakka hukuka, adalete ve doğruluğa dönmek gibi manalara gelmektedir! Bundan dolayı, Hz. İbrahim babalarının gittiği yanlış yolu terk edip hakkın hukukun ve gerçeğin yolunu seçtiği için, Onun takip ettiği yola ve kendisine hanif ismi verilmiştir! (Ahterî+Lisan..) Biz 30. âyette geçen bu kelimeye, âyet içerisindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak “Allah’ın insanın fıtratına nakşettiği sağduyudan şaşmadan, dosdoğru olan gerçek hayat dinine yönelme” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

فِطْرَةَ اللَّهِ  – Fıtratallahi” Yani Sağduyu” demektir. Mazîsi-kökü “Fetara” olan bu kelime otuzuncu âyette iki değişik kalıpta geçmektedir. Bazı kalıpları güzel Türkçemizde de kullanılan bu kelimenin aslı Arapçadır. Lügat manasına gelince: Yarmak, İkiye ayırmak, İki parmakla koyun sağmak, Bir şeyi iptidâen yani ilk olarak yapmak, Yaratmak, İftar etmek ve İftarlık yiyecek maddesi gibi manalara gelmektedir. Ayrıca bu kelime, Belli mevsimlerde, toprağı yararak çıkan bir mantar türü, Taze çıkan her mahsul, Yeni yoğrulmuş, henüz mayalanmamış hamur, Ağzı kör yani keskinleştirilmemiş kılıç, kısaca, yaratılıştaki, yani imal edilişteki ilk özelliklerini muhafaza eden her varlık gibi, manalara da, gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Yukarıdaki 30. âyette geçen “فَطَرَ النَّاسَ  – Fetarannâs” ifadesine, âyet içerisindeki konumu gereği, biz  “Allah’ın insanın fıtratına nakşettiği-yerleştirdiği sağduyu” şeklinde mana verdik! Çünkü bununla biz, Siyah, Beyaz, Sarı, Kızılderili, Asyalı Avrupalı, Amerikalı, Afrikalı veya Avustralyalı demeden, bütün insanoğlunun genlerine Yüce Yaratıcı tarafından, nakşedilen, yerleştirilen fıtrî duyguların kastedilmiş olduğunu düşünüyoruz! Bu duygulara, siz “Vicdan veya sağduyu” diyebilirsiniz. Biz yukarıdaki âyet meâlinde, bu ifadeye “Sağduyu” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk.

 

Sağduyu demek: “Hiçbir şekilde yok olmayan, silinmeyen, her şartta, sağ kalabilen” insan duyguları, insan vicdanı, demektir! Fıtrat terimi ile bu bağlamda; İnsanoğlunun belleğine doğuştan itibaren yerleştirilmiş olan, doğru ile yanlışı, gerçek ile sahteyi, hakikat ile yalanı ve düzmeceyi, biri birinden ayırabileceği, duygu, düşünce ve kapasitenin kastedilmiş olduğu kanaatindeyim! Bizim bu kanaatimiz, 7/172. âyeti ile Allah Resulünün Buharî ve Müslim tarafından nakledilen meşhur hadisine dayanmaktadır. [5]

 

Yüce yaratıcının, insanın yaratılış esnasında, insanın genlerine nakşettiği, bugünkü deyimle insanın hard diskine, belleğine format olarak yüklediği bu duygular, hiçbir şekilde silinip yok olmaz ama bu duygular, sahibi tarafından işletilmediği zaman, üzeri küllenir, yani aktif halden pasif hale dönüşebilir! Bu durumda insan, aklıselimin yolundan, sağduyudan, haktan-hukuktan, yani hanif olan dinden ayrılabilir![6] Fakat kişinin kendi tercihi sonucunda üzeri örtülüp pasif hale getirilerek üzeri küllendirilen, vicdan ve sağduyu gibi bu fıtrî duygular, sahibinin istediği anda tekrar aktif hale gelerek, kişiyi hak-hukuk ve sağduyuya kavuşturabilir! İşte bizim Kurân’ın verdiği İlâhî mesajları hemcinslerimizle buluşturmak için, aklımızın erdiği ve elimizden geldiği, kadar çaba harcayarak, bu yazıları hazırlamaya çalışmamızın sebebi, insanımızın var olan ve fakat üzeri küllenen bu duygularının tekrar açığa çıkarak aktif hale gelmesi, ümidimizin devam ettiği içindir!

  

Fakat şu da, maalesef tarihi bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır ki; Bu işi yapmak isteyen insanlar, tarihi süreçte, hep kendi halkları tarafından taşlanmışlar ve dışlanmışlardır![7] Ve tıpkı bunun gibi günümüzde de, Kurân’ı anlayıp, insanlığa anlatarak, tebliğ etme gayreti içerisinde olanlar, maalesef yine dışlanıp taşlanmaktadırlar! Fakat bu insanları, dışlayanlar, taşlayanlar, kürsülerden indirip, minberlerden, mihraplardan çıkartıp, camilerden kovanlar! Hiç unutmayınız ki, bu yaptıklarınızın tamamı, bir gün hesabı sorulmak üzere, kayıt altına alınmaktadır!

İnanınız yapmaya çalıştığımız bu görevden dolayı, bize reva görülenlere karşı, Yüce Yaratıcının bu motivasyon desteği olmasaydı, belki de bu yazdıklarımızı bile yazamayabilirdik! Ne ki, Rabbimizin  “kişinin zerre kadar, hayır veya şer adına ne işlemişse mutlaka karşılığını göreceğine” dair olan vaadi İlâhisi, bizim için çok değerli bir motivasyon ve teşvik kaynağıdır! (krş.99/7. 8.)

(Gelecek yazılarımızda Kurân’ın Rûm suresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız.)

 

    Yaşar GÜLAÇTI. 14. Mayıs. 2016.  Hartlap köyü K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Bir düşününüz! “Lâ İlâhe İllallah” diyerek, Allah’ın Kâinattaki tek otorite olduğuna inandığını dili ile söylediği halde, bir insan kalkıpta; (Kendi siyasî lideri için) “Ben O adama hamdediyorum, şükrediyorum” diyebilir mi? Yine Allah’ın Kâinattaki tek otorite olduğuna inanan bir insan; “Benim öyle bir liderim vardır ki, o Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyor” diyebilir mi? Yahutta “Lâ İlâhe İllallah” diyerek, Allah’ın Kâinattaki tek otorite olduğuna inandığını dili ile söylediği halde; Bir insan başı sıkıştığı zaman, “medet Yâ Rabbim deme yerine” “Medet yâ seyyidi Abdülkadir geylânî, yâhutta, “yetiş yâ ustaz, yâ efendi hazretleri diyebilir mi? Kısacası Allahtan beklemesi gereken bir yardımı, Allah’ın ast’ı olarak gördüğü O’nun dışındaki bir varlıktan bekleyen insan; Aslında O’nunla beraber,  Allah’ın dışındaki başka bir varlığa da ibadet ediyor demektir!

 

[2] Bu âyet, indiği dönemdeki ilk muhatapları olan Arapların, yaygın olan inanç ve sosyal yapıları üzerinden bir mesaj vermektedir! Mesaj aynen şöyledir: “Siz kendi mülklerinizi elinizin altındaki kölelerle paylaşmazken, nasıl oluyor da, Allah’ın mülkündeki bölünmez otoritesini parçalayarak, kimi insanları, putları, atalarınızı, güneşi, ayı, bazı yıldızları, vs. ona eş ve ortak koşarak Tanrı yerine koyuyorsunuz? Yâhutta Yüce Yaratıcı ile aranıza “aracı” ittihaz ediyorsunuz!”

 

[3] Allah hiçbir zaman için insanların üzerine gökten insan pisliği-kazurat yağdırmamıştır. Ama zulmeden toplulukların kendi eylemleri-zulümleri, üzerlerine azap olarak (yağmıştır) dönmüştür! Evet, bugün Aklını kullanmadığı için sağduyudan kopan toplumların üzerlerine de, gökten kazurat-pislik yağmıyor ama bu toplumların üzerine, Bombalar yağıyor! Işid, füzeleri yağıyor! Bokoharam yağıyor! Eşşabab yağıyor! PKK, yağıyor, Yecüc ve Mecüc yağıyor! Zorbalar ve diktatörler yağıyor! Firavun’lar yağıyor! Deccal’lar yağıyor! Sefalet, sürgün, göç, denizlerde ve konteynırlar içerisinde, kamyon kasalarında boğulma yağıyor! Ey kendilerini Müslüman olarak lânse eden sözde İslam toplumları! Hâlâ aklınızı kullanıp ders çıkartmayacak mısınız?

 

[4] Krş.2/142. 213. 272. 10/25. 13/27. 16/93. 24/46. 25/8. 35/8. Ve nihayet 2/26. âyetin son bölümü.

 

[5] Dîni kültürümüzde “Kâlû belâ” âyeti olarak bilinen Âraf suresinin 172. âyetine göre, “Rabbimizin yaratılış evresinde insanoğlunun belleğine yerleştirdiği, vicdan ve sağduyunun gereğini yerine getirmesi için, sorumluluk çağına gelen her insandan söz almaktadır” (krş. 7/172.) Ayrıca Allah’ın elçisi, “Her çocuk bu (İslâmî) fıtrat özerine yaratılır; Onu daha sonra anne-babası (çevresi) Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapabilir” buyurmaktadır. (Buhâri ve Müslim) 

 

[6] Şimdi bir düşünelim! Bir taraftan dili ile durmadan, “Kelime’i tevhidi” tekrar edip dururken, öbür taraftan, hakkı-hukuku hiçe sayan, kafa kesip, adam öldüren, yalan söyleyen, hırsızlık yapan, rüşvet alıp-veren ve yolsuzluğu hayat tarzı haline getiren insanların çoğunlukta olduğu İslam dünyasını nereye koyabiliriz?

 

[7] Bir düşünün! Sadece Vahyin İlahî mesajı ile insanları buluşturmak istediği için Îsâ as. kendi kabilesinden olan Yahudi din adamları olarak bilinen tapınak kâhinleri tarafından, kürsüden indirilmiş, Minberden ve mihraptan uzaklaştırarak mescitten-tapınaktan dışarı atılmıştır! Sonra da aynı kişiler önce İsa as.’ı dışlamışlar ve taşlamışlardır! Daha sonrasında ise aynı insanlar O’nu çarmıha gererek öldürmüşlerdir! Benzeri durumlar Hz. Muhammed as.’ın başına da gelmiştir! Allah Resulünün kendi kabilesi olan Kureyş’in, özellikle Beni Ümeyye koluna mensup olan kişiler Allah Resulünü, önce dışlamışlar, sonra da taşlayarak O’nu Kâbe’den dışarı atmışlardır! Sonrasında ise, Mekke’den çıkmaya mecbur etmişlerdir! 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları