NEVÂ, 50/VII.

                                                                                                          NEVÂ, 50/VII.

RUM SURESİ VE DÜŞÜNDURDÜKLERİ! (devam)

 

DİNLERİNİ PARAM PARÇA EDENLER![1] (birinci bölüm)

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ {32}

(Ve siz! Sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket edenler!) Dinlerini paramparça edip, biri birilerine karşıt taraftarlar haline gelen, sonra da, her taraftar gurubunun kendi ellerindeki ile öğündüğü bir inanç sisteminin parçası haline gelmeyiniz! 30/ 32.

 

فَرَّقُوا – Ferrakû” yani “Param parça ettiler” demektir. Bazı kalıpları güzel Türkçemizde de kullanılan bu kelime Arapça olup, kökü ise “Feraka” kelimesidir. Lügat manasına gelince; Ayırmak, Parçalamak, Perakende hale getirmek, Ayrılık, Her şeyin tepe noktası, Varlıklar arasındaki fark, Erkeğin erlik suyu, Korku, Arapların kullandıkları bir tartı birimi, At’ın bir yürüyüş şekli ve Koyun sürüsü, gibi daha birçok manaya gelmektedir! (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz âyet metnindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak, meâlde bu kelimeye, “Dinlerini paramparça edenler” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

كُلُّ حِزْبٍ  – Küllü hızbin” yani “Her gurup” demektir. Güzel Türkçemizde de kullanılan ve fakat aslı Arapça olan bu “حِزْبٍ  – hızb” kelimesi lügatte: Yetişmek, İsabet etmek, Topluluk, Cemaat, Gurup, Ortaya çıkmak, Kurân’ın konu bütünlüğünü ifade eden bölümleri, Kısa boylu kütüz insan, Sert toprak parçası, Nasip ve Kişinin (ibadet kastı ile) yaptığı Vird, gibi bir takım manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap). Âyet metnindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak, biz mealde bu kelimeye “Taraftar gurubu” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk![2]

 

Bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile bu “Dinlerini paramparça edenler” kavramı, Kurân’ı Kerîm de benzeri şekillerde, bu âyetin yanı sıra üç defa geçmektedir. (krş. 6/159. 21/93. 23/53.) Bu âyetler bulundukları konuma göre, değişik insan guruplarını hedef alıyor olsa da, âyetlerin tümünün ortak olduğu bir kavram vardır. O kavram: Aslında parçalanması mümkün olmayan, daha doğrusu parçalandığı zaman, Allah’ın dini olma özelliğini kaybedecek olan, inanç birliğinin, İslam dininin, (dolayısı ile de, İslam toplumunun) parçalanmasıdır!

 

Bu “Dinlerini paramparça edenler” ifadesinin geçtiği âyetlerin indiği dönemde, henüz Kurân’ın inzali tamamlanmadığı için Allah katındaki geçerli tek din olan İslam dini de henüz tamamlanmamış sayılmaktaydı! O dönemde Allah Resulü hayatta ve dinin temeli olan Vahyi tebliğ etmeye de devam ediyordu! Bu duruma göre henüz tamamlanmayan bir dinin müntesipleri olan Müslümanlar dinlerini parçalamış olamazlar! Onun için bu âyetlerin muhataplarının, o andaki Allah Resulünün arkadaşları olan Müslümanların olması da düşünülemez! Bu mülâhazalar doğrultusunda, düşündüğümüz zaman, Kurân’da bu manadaki âyetlerin ilk muhatapları, Yahudiler ve Hıristiyanlar olarak görülüyor! Fakat dinin parçalanması konusunun, Kurân da bu kadar fazla vurgulanmasının, Kurân tarafından Yahudi ve Hıristiyanlar üzerinden, aslında mûcizevi bir şekilde Müslümanları uyardığını düşünüyorum!

 

Biz bu duruma, tıpkı bu surenin üçüncü ve dördüncü âyetlerinde verilen geleceğe dair mûcizevî haber gibi, Kurân’ın bir mûcizesi olarak bakıyoruz! Gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde, Kurân’ın verdiği bu mûcizevi haberlerin gerçekleşmiş olduğuna da şahit olmaktayız! Çünkü Kurân’ın uyarısına kulak asmayan Müslümanların, Yahudi ve Hıristiyanlardan çok daha fazla bir şekilde, önce kendi dinlerini parçaladıkları, sonra da kendi birlik ve beraberliklerini yok edip parçalanarak biri birilerinin gırtlaklarına sarıldıklarına tüm dünya gibi biz de şahit olmaktayız!

 

Bu âyetlerde Müslümanlara şu iki mesajın verildiğini düşünüyorum! Birinci mesaj: “Tarihi süreçte, gerek Yahudiler gerekse de Hıristiyanlar, kendi dinlerini ve dinlerinin kaynağı olan kendi kitaplarını param parça ederek, kitabın (din adamı ve siyasi liderlerinin işlerine) gelen bir kısmını kabul edip, diğer kısımlarını reddetmeleri üzerinden, Müslümanlara “Kitabınızın ve dininizin bütünlüğünü bozmayın” mesajıdır! Çünkü Yahudi ve Hıristiyanların din adamları da, kendi kitaplarını, dolayısı ile de, kendi dinlerini parçalayarak bir kısmını kabul etmişler, bir kısmını da yok saymışlardı!

 

Bu âyetlerle Müslümanlara verilen ikinci mesaj ise: Tarihi süreçte, gerek Yahudiler gerekse de Hıristiyanlar, kendi dinlerini parçalamışlardı! Parçaladıkları dinin her parçasına toplumun belli kesimleri sahip çıktıkları için, Yahudi ve Hıristiyan toplumları da tıpkı kitapları ve dinleri gibi param parça olmuşlardı! İşte Kurân, “Ey siz! Sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket edenler!)  Dinlerini paramparça edip, biri birilerine karşıt taraftarlar haline gelen, sonrada her taraftar gurubunun, kendi ellerindeki ile öğündüğü, bu insanlarla sizin ne işiniz olabilir?” diye soruyor! Ve aynı hataya düşmemeleri konusunda da Müslümanları uyarıyor! Fakat ne acıdır ki! Müslümanlar! Sözde baş tacı ettiklerini söyledikleri Kurân’ın, bu uyarılarına hiç kulak asmamışlardır! Kurân’ın verdiği bu İlâhî mesajı kesinlikle dikkate almamışlardır! Ve bunun bedelini de çok ağır bir şekilde ödemişlerdir! Aradan geçen 1400 yıla rağmen, Müslümanlar olarak, maalesef hâlâ daha, Kurân’a ölü kitabı muamelesi yaparak, verdiği bu mesajları yok saymanın bedelini ödemeye devam etmekteyiz!

 

Çünkü Yüce Yaratıcı Sorumluluk duygu ve bilinci (yani takvâ) ile hareket eden insanlar için bir hidayet kaynağı, bir yol gösterici olarak indirdiği kurân’ı Kerîm’in de,[3] İlâhi uyarıya kulak tıkayıp, Kurân’ın mesajlarını yok sayan insanları şöyle tehdit etmektedir! “Kim ki, Benim uyarıcı mesajlarımı içeren Kurân’dan yüz çevirirse, iyi bilsin ki, Onun dünyadaki yaşam alanını daraltıp, huzursuz bir hayat yaşamasını sağlarız! Âhirette ise onu âmâ olarak haşrederiz! (krş. 20/124.)”

 

Kurân’ın “Dinlerini paramparça edip, biri birilerine karşıt taraftarlar haline gelen, sonra’da her taraftar gurubunun, kendi ellerindeki ile öğündüğü, bu insanlarla sizin ne işiniz olabilir?” diye Müslümanları uyarmasına rağmen; Bu uyarıya kulak asmayan Müslümanlar, iki şekilde parçalanmışlardır! Bunlardan birincisine göre; Dilleri ile Müslümanlık iddiâsında bulunanlar, önce dinlerini İbâdet, Ahlâk ve Muâmelât diye üç bölüme ayırmışlardır! Bu bölümlerden, biri olan “ahlak bölümünü” olursa iyi olur, ama olmazsa da, bir bağlayıcılığı olmayan gönüllülük esasına indirgemişlerdir! Allah Resulünün “Din muâmeledir” buyurmasına rağmen; İkinci kısımda ise: Dinin aslı olan muâmele bölümünü ise, tamamen gündemden kaldırmışlardır! Artık İslam toplumlarının genelinde, din deyince akla sadece Ritüel’den ibaret olan (sözde) ibadet gelmektedir! İbadeti de, namaz, oruç, hac ve zekât şeklinde anlayarak, bunların içlerini de boşaltıp, ruhsuz, sadece kalıp ve görünümden ibaret basit bir şekilciliğe dönüştürmüşlerdir!

 

Bakınız Kurân’ ibadetin ruhundan habersiz olan bu (sözde) Müslümanlar! İçin ne buyuruyor: “Onlar (salât’ı) ibadeti, gösteriye dönüştürmüşlerdir!” (krş. 107/6. 7.) Oysaki parçalanan hakikatin hakikat olmaktan çıktığı gibi, parçalanan din de, Allah’ın Kitabında tarif ettiği, “İslam dini” olma vasfını kaybetmiştir! Parçalanmanın birinci kısmında dinlerinin inanç birlikteliğini parçalayan bu (sözde) Müslümanlar! Parçalanmanın ikinci kısmında da,[4] bu defa Ümmetin birlik ve beraberliğini param parça etmişlerdir!

 

Bu parçalanma, yakın tarihimizde veya arkamıza dönüp hemen görebileceğimiz bir dönemde değil, çok daha uzak zaman diliminde gerçekleşmiştir. Şöyle ki! Kurân’ın bu âyetlerinin inzal edilmesinin üzerinden henüz 50 sene bile geçmeden, maalesef Müslümanlar dinlerini ve İslam birliğini öyle parçaladılar ki; Aralarındaki tüm uyuşmazlıklarda, Allah’ın Vahyi olan Kurân’ı hakem yapma yerine, O’nu mızrakların ucuna flama gibi takıp, kılıç ve mızraklarını da, Aralarındaki meseleleri çözmek için hakem yaparak, acımasızca biri birilerinin boyunlarını vurmuşlardır!

 

Bu parçalanma o kadar ânî ve o kadar şiddetli olmuştur ki, Müslüman fırkalar, hizipler ve guruplar arasında çıkan savaşlarda, çoğunluğu sahabe olan, 100 000 civarında Müslüman biri birilerini boğazlamışlardır![5] Müslümanların meşru Halifesine isyan edip, (aslında hiçbir zaman için inanmadıkları O) Kurân’ı parçalayıp mızrakların ucuna takacak kadar, gözü dönen Muaviye ve Amr’bin Âs’ın başını çektiği, (sözde) Müslümanlardan oluşan bir gurup tarafından dünya tarihinin şahit olduğu en büyük en korkunç cinayetler, işlenmiştir![6]

 

Bu parçalanma esnasında, saray ve makam hırsı ile gözleri dönmüş, (sözde) Müslümanlardan oluşan bir gurup tarafından, Kurân’ın hakikati olan hak ve hukuku savunup, sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden, takva sahibi, binlerce samimi Müslüman’ın canlarına kıyılmış! Binlerce masum kadın ve kızların da ırzlarına geçilmiştir![7] (Sözde) halifenin (sözde) Müslüman olan askerleri tarafından, Kâbe önce yakılmış, sonra da temellerine kadar yıkılarak yerle bir edilmiştir![8] Sonuçta, Allah indindeki tek din olan İslam’ın kurumsallaşmasının üzerinden henüz elli yıl bile geçmeden,  meydana gelen parçalanma sonucunda, masum Müslümanların malı canı ırzı namusu, Müslüman olduğunu iddiâ eden (sözde) Halifenin emri ile onun askerleri olan sürüler tarafından payı mal edilmiştir! Maalesef tüm bu yapılanlar, muktedirin sofrasından karnını doyuran o günün (sözde Müslüman) din adamları tarafından kaderin, alın yazısının üzerine yüklenerek, ırza geçen katiller ve yağmacılar sürüsü temize çıkartılmışlardır!

 

Bugün Fas’tan Endenozya’ya, Afganistan’dan, Yemen’e kadar, İslam dünyasının Müslümanlık iddiasında bulunan halklarının, Avrupa veya Amerika gibi, Hıristiyan ülkelerin topraklarına ulaşabilmek için, yollara düşmelerinin sebebi nedir acaba? Ey kendilerini hâlâ daha, Müslüman olarak lânse eden, bilim ve fikir adamları! Yazarlar-çizerler bu millete akıldânelik yapanlar! Günde yüzlerce Müslüman’ın çoluk-çocuk, kadın-erkek, ihtiyar-genç demeden, Akdeniz ve Ege’den toplanan cesetleri, size hiçbir şey söylemiyor mu? Bu durumu görmemek için insanın kör olması, duymamak için de, insanın sağır olması lâzımdır! Tüm bu olanları düşünmemek için insanın aklını yitirmiş olması lazımdır! Yukarıda sebebini sorduğumuz, bugün yaşanan, tüm bu sefaletin sebebi nedir acaba? Şimdi isterseniz bu sorunun cevabını kendi kendimize vermeye çalışalım!

 

Bize göre bu yaşananların ilk ve en büyük sebebi: Emeviler zamanında yapılan, o tarihin en büyük katliam ve zulmünün, hesabının sorulamayıp, Müslümanlar tarafından bu pisliklerin halının altına süpürülmüş olmasıdır! Halının altına süpürülen hiçbir pisliğin, göz önünden kalkmış olsa da, gerçekte kaybolmamış, olması gibi; Emevi dönemindeki o Müslümanların, halının altına süpürdükleri o zulüm, haksızlık ve hukuksuzluk pislikleri de yok olmamış, aksine yumurtlayarak, daha da çoğalmışlardır! Sonuçta, İslam dünyasının bugün karşılaştığı parçalanma ve sefalet, o gün halının altına süpürülen zulüm ve hukuksuzluk pisliklerinin, yumurtlamış halinden başka bir şey değildir!

 

Surenin yukarıdaki âyetinde, sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden (takvâ sahibi) insanlara şu çağrı yapılmıştı: “Dinlerini paramparça edip, biri birilerine karşıt taraftarlar haline gelen, sonra da, her taraftar gurubunun kendi ellerindeki ile öğündüğü bir inanç sisteminin parçası haline gelmeyiniz! 30/ 32.” Aynı insanların daha önceki âyetlerde de, şöyle uyarıldıklarını görmüştük! Sen tüm varlığınla, Yüce Yaratıcının, insanın fıtratına nakşettiği sağduyudan şaşmadan, dosdoğru olan gerçek hayat dinine yönel! İnsanların çoğunluğu bunu bilmeseler de, esasen Allah’ın yarattığı fıtratta, (yani gerçek dinde) bir değişme söz konusu olamaz! (Öyleyse, ey sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden insanlar!) Siz içtenlikle O’na yöneliniz ve O’na karşı sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket edip O’nun koruması altına girerek, biri birinizle destekleşiniz! Sakın hâ!(bölünüp parçalanarak! Allah’a) eş koşanlardan olmayınız! 30/ 29. 30. 31.

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bir kere daha diyoruz ki, bu konudaki son söz: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Ve bu fırsatın değerlendirilmesinin de, tüm insanlık gibi, bizim için de, hayırlara vesile olmasını, Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ediyorum!

(Gelecek yazımızda, Rûm, Roma-Bizans Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

                                      Yaşar GÜLAÇTI. 22 Mayıs. 2016.  K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Yazımızın makale boyutunu aşmasından dolayı, N E V Â, 50./VII’ yi iki bölüm halinde yayınlayacağız!

 

[2] Bu “Hizip” kelimesini şayet güncellersek, bugünkü karşılığı olarak: Parti, Tarikat, Mezhep, Asabiyet ve Cemaat, hattâ Vakıf, Dernek ve Kulüp gibi oluşumları da, birer hizip olarak sayabiliriz!

 

[3] Zira bu Kurân, ancak sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket edip, Allah’ın koruması altına girenler, (yani Müttekîn olan takva sahipleri) için bir hidayet kaynağıdır. (yani yol göstericidir. Krş. 2/2.)

 

[4] Ümmet arasındaki bu parçalanma ilk defa, babası Ebusüfyan’dan sonra, Benî Ümeyye’nin liderliğini üstlenen Muaviye’nin Şam valiliği zamanında meydana gelmiştir! Parçalanmanın görünürde iki sebebi vardı: Birinci sebep; Muaviye ve yandaşlarının, saray ve taht hırsı olarak görülüyordu! Fakat tarihi kaynakların çoğunluğuna göre, bu parçalanmanın gerçek sebebi, Ümeyye ve Hâşim oğulları arasındaki, kökü çok eskilere dayanan rekabetti!  Bedir’de Ebucehil, Utbe ve Şeybe gibi çoğunluğu Ümeyye oğulları ileri gelenlerinden olan 70 kadar kişinin, Haşim oğullarından Hz. Ali ve Hz. Hamza tarafından öldürülmelerini, ne babası Ebusüfyan, ne anası Hind, ne de Muaviye unutamamışlardır! İşte Müslümanlar arsındaki, ilk bölünme, ellerine geçen ilk fırsatta Ümeyye oğullarının Bedir’in intikamını almak istemeleri yüzünden meydana gelmiş olduğu ifade edilmektedir! Ümeyye oğulları aradıkları fırsat ve bahaneyi, bizzat kendilerinin teşvik ettikleri, üçüncü Halife Hz. Osman’ın şahadeti ile etmişlerdir! Sonunda Bedirde öldürülen 72 kişini yerine, Kerbela da bir fazlası olan,( Hz. Hüseyin dâhil) tam 73 kişinin başları kesilmiştir! İşte Müslümanlar arasında, ilk defa Sıffın’da meydana gelen bu fay hattı, aradan 1400 yıl geçmesine rağmen hâlâ kapanamamıştır! Kapanmak şöyle dursun, günbegün ivme kazanarak, bu parçalanma halen son sürat devam etmekte olduğuna şahit olmaktayız!

 

[5] Sadece Cemel vakası ve Sıffın savaşında, çoğunluğu sahabi olmak üzere, 90 000 civarında Müslüman biri birini boğazlamışlardır. (bkz. M. Âsım Köksal, İslam tarihi)

[6] M. 680 yılında, Allah Resulünün torunu Hz. Hüseyin ve yakınları, Küfe’ye giderlerken, (sözde) Halife Yezid Bin Muâviye’nin emri ile Suriye ordusu tarafından, önleri kesilerek, Kerbela çölünde, Fırat’ın kenarında kuşatılmışlardı! Kuşatma sonucu, bir müddet susuz bırakılarak işkence edilen Hz. Hüseyin ve ev halkının, daha sonra başları kesilerek çuvallara doldurulup, Şam’daki Yezidin babası Muaviye’den kalan, “Dârul’Beydâ’ya, yani Beyazsaray’a” gönderilmişlerdir! Geride kalan cesetleri ise, hakaret olsun diye, askerlerin atlarının ayakları altında çiğnenmiştir! Burada başları kesilerek şehit edilen Hz. Hüseyin r .a. dahil 73 kişiden bir tanesi henüz altı aylık bir bebekti !!!!!!!!

[7] İslam tarihine “Harre olayı” olarak geçen müthiş bir olay, bugün tarihi kaynaklar tarafından nakledilmektedir. Olayın yeri ve tarihi şöyle ifade edilmektedir! Olay Medine civarındaki “Harre” yani “Kara taşlık” denilen yerde cereyan ettiği için, tarihe “Harre Olayı” olarak geçmiştir. Bu olay, M. tarihle 680 yılında meydana gelen Kerbela olayından sonra cereyan etmiştir. Emevi halifesi sıfatı ile Yezid, Müslim bin Ukbe komutasında 12 bin kişilik bir orduyu Medine üzerine gönderir. Emevi ordusunun içinde, ittifak yaptığı Bizanslı askerlerde bulunmaktadır. Sahabîler ve Medine halkı, şehri savunmak için hendekler kazarlar. Fakat güçlü Emevi ordusu karşısında dayanamazlar ve mağlup olurlar. Emevi ordusunun komutanı Müslim bin Ukbe, Yezid’in talimatıyla, işgal ettikleri Medine’yi askerlerine üç gün boyunca yağmalanması için ‘mübah’ kılar. “Mubah kılınması” demek, her türlü mal ve canın, yağmacıların insafına bırakılması demektir. İlk etapta 80 civarında sahabenin başları kesilerek, Şam’a gönderilir. Binlerce genç kızlara ve kadınlara tecavüzler yapılır. Yaşlı, genç, çocuk demeden binlerce Müslüman katledilir. Genç kızlar cariye, genç erkekler köle olarak alınır. Evler ve iş yerleri yağmalanır. Evler  ve mescitlerde bulunan önemli belgeler yakılır. Tecavüze uğrayan kadınların doğurduğu gayrı meşru çocuklar “Harre çocukları” olarak meşhur olmuş ve “Harre çocukları”  ismi ile de tarihe geçmiştir! Ve böylelikle Peygamberimizin Mescidinin bulunduğu topraklar kirletilmiş, Medine harap olmuştur. YILMAZ KARAHAN - See more at: http://www.yenidenergenekon. com/804-unutturulan-utanc-katliami-harre-olayi/#sthash.6XmwCoXI.dpuf

[8] Yıl 683. Yezid bu defa Emevi ordusunu Mekke üzerine gönderir. Ordunun komutanı Müslim bin Ukbe yolda hastalanır ve ölür. Yerine “Haccac’ bin Yusuf Essekafî” komutanlığa getirilir. Bu Haccac, daha sonra yaptığı zulüm ve katliamlardan dolayı “Haccac’ı zalim” olarak anılacaktır. Haccac’ı zâlim komutasındaki Emevî ordusu, önce Mekke’yi kuşatır. Daha sonrasında ise, Ebu Kubeys dağına kurduğu mancınıkla,  şehre ve Kâbe’ye taş ve ateş yağdırır. Atılan taşlarla Kâbe önce yakılır, sonrada yıkılır! Mekke halkı açlıkla kıvranır. Zalim Haccac, Müslümanları aşağılamak için Mekke’ye hayvan leşlerini mancınıkla attırır. Halk köpek leşlerini bile yer. Bulaşıcı hastalıklar yayılır. Mekke emiri ve Hz. Ebu Bekir’in torunu olan Abdullah bin Zübeyr, bu şekilde yaşamaktansa vuruşarak ölmeyi tercih eder ve çıkan çatışmada şehit olur. Kafası kesilerek, Şam’a gönderilir, başsız bedeni ise günlerce darağacında sokaklarda teşhir edilir.  Bu gelişmelerden sonra denilir ki; Yezid, Bedir’de müşrik olarak öldürülen Emevî ileri gelenlerinin intikamının alındığına dair şiir okumuştur! Yezid bu katliamları bir zafer olarak görür. Eğlenmek için av partisi düzenler. Dağda bir geyiğin arkasından yalnız gider. Kamp yerine atı döndüğünde, Yezid’in ayağı üzengide takılı, yerlerde sürüklenerek vücudu paramparça olarak ölmüş halde gelir, m. yıl 683.  YILMAZ KARAHAN - See more at: http://www.yenidenergenekon.com/804-unutturulan-utanc-katliami-harre-olayi/#sthash.6XmwCoXI.dpuf

 

 

Yazarın Diğer Yazıları