N E V Â, 49./IX.
N E V Â,  49./IX.

YASİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)


BAZILARININ CANLARI ÇIKMIŞ OLSA DA, HUYLARI ÇIKMAZMIŞ!

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Zâtında Rahman fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ {65} وَلَوْ نَشَاء لَطَمَسْنَا عَلَى أَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَأَنَّى يُبْصِرُونَ {66} وَلَوْ نَشَاء لَمَسَخْنَاهُمْ عَلَى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيّاً وَلَا يَرْجِعُونَ{67}
(Dünyada iken, zeytinyağı gibi hep üste çıkıp sorumluluğu hiç kabul etmeyen, O’ şımarık insan tipi, âhirette de aynı tavrı gösterince) Allah’ “önce onların ağızlarına mühür vururuz! Sonra da, onların elleri konuşarak Bize itirafta bulunur! Bu arada, ayakları da, yaptıklarına şahitlik yaparlar!” Buyuruyor. 
(Şimdi insanlar düşünmüyorlar mı?) Biz isteseydik, onların (bir türlü gerçeği görmek istemedikleri o) gözlerini (gerçeği kavrama istidat ve yeteneklerini), iyice köreltir, işlevsiz hale getirirdik! O zaman yanından geçip gittikleri halde, o doğru yolun farkına bile varamazlardı! 
Biz eğer (onların şu mevcut şekilde olmalarını) dilememiş olsaydık; Onların (şu anda oldukları durumdan) bir başka konumda olmalarını sağlardık! O takdirde, kendileri ne eski konumlarına kavuşabilirler, ne de geriye dönebilirlerdi! 36/65. 66. 67.
“نَخْتِمُ  – Nahtimü” Mühür vururuz, demektir. Bu kelime “ El’Hatmü veya El’Hatemü” kökünden gelmektedir. Lügat manası: Mühür vurmak, Tamamlamak, sonunu getirmek, Her şeyin sonu, Bitirmek ve yüzük gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..)
“لَطَمَسْنَا  - Le Tamasnâ” Elbette ki, silerdik, yok ederdik, mehvederdik, demektir. Kelimenin kökü yani masdarı: “Et’Tams” kelimesidir. Lügatte bu kelime; Eskimek, Silinmek, Mahvolmak, Uzak olmak, Ders yapmak, Bir kitabı okuyarak tamamen anlamak ve kavramak gibi manalara gelmektedir. Ayrıca bu kelime, Paranın para olarak değerini ifade eden üzerindeki işaretlerinin silinmesi gibi manalara da gelmektedir. (Ahterî+Lisan..)
“وَلَوْ نَشَاء لَمَسَخْنَاهُمْ  – Velev neşâü Le mesahnâhüm”  Biz isteseydik onları, başka bir şekle, başka bir konuma, dönüştürürdük! Demektir. Bu cümlenin ana kelimesi olan “Mesahnâ” fiilinin kökü: “El’Meshu” kelimesidir. Kelimenin Lügat manasına gelince: Bu kelime, Bir nesnenin bir varlığın mevcut şeklini, mahiyetini, konumunu değiştirip, mevcut durumundan daha aşağı bir konuma getirmektir. Ayrıca bu kelimenin, Tuzsuz tatsız yemek, gibi daha birçok manalara da geldiği görülmektedir. (Ahterî+Lisan..) 
Yukarıda incelediğimiz 66. âyetin içerisinde geçen bu “Mesh” kelimesi ile şu mesajın verildiği kanaatindeyim! “Eğer biz isteseydik, onları kör ve sağır bir varlık olarak yaratabilirdik! O zaman bakarlardı fakat göremezlerdi, işitirlerdi fakat duyamazlardı! Eğer biz dileseydik onları, göz pınarları kurumuş vicdansız, merhametsiz, duygusuz taşlar gibi (krş. 2/74.) bir yaratık olarak yaratabilirdik! Eğer biz dileseydik! Onları, basiret gözü, kalp gözü kör, öngörüsü olmayan idraksiz şuursuz ve iradesiz varlıklar olarak yaratabilirdik! Ama biz bunu yapmadık!
Bunun aksine insana, varlığın, insanlığın hüznünü hissetsin, hayatın melalini yaşasın, gözyaşı akıtsın diye, tabiat’a hayat veren pınarlar gibi, gözpınarları verdik! Akıl verdik, irade verdik, basîret verdik, şuur verdik, Ama ne yazık ki, insanların büyük bir kısmı, kendilerine verilen bu değerlerin kıymetini bilemediler! Bu değerleri yerinde kullanamadıkları için de, kendi özgür tercihleri ile insan olma vasıflarını kaybederek, dört ayaklı bir mahlûk, hatta cehennemin yakıtı olmayı tercih ettiler! (krş. 7/179. 2/24.)  yani odun olmayı! Odunun hakkı ise, yanmaktır, Yani Allah insanı yakmıyor, insan kendi kendini yakıyor!
“Bazılarının canları çıkmış olsa da, huyları çıkmazmış!” şeklinde, bir başlık kullandığımız, bu paragraftaki âyetleri daha iyi anlayabilmemiz için, konuyu Kurân’ın diğer bazı ayetlerinin ışığı altında değerlendirmemiz gerekecektir. Bu âyetlerden bir kısmı “Âraf” suresinde bazıları ise “Tâhâ” suresi ve diğer bazı surelerde bulunmaktadır. Bahsi geçen o âyetlerden anladığımıza göre; Yüce Yaratıcı, burada önce aslı bir melek olan İblis’e, daha sonra ise insanlığın sembolü ve atası olan Âdem’e ve eşine, bazı emir ve tavsiyelerde bulunuyor. 
Rabbimiz’ önce “İblis’e kendi kudretimle yaratıp, irade, ilim ve sorumluluk vererek, bir beşer iken, insan olma mevkiine yükselttiğim, insanoğlunun, emrine âmâde ol, (lâfzen ona secde et) diye emir veriyor!”(krş.20/116.) Sonrasında ise Âdem ve eşine, “Şu bahçede, hiçbir gelecek endişesi olmadan dilediğiniz kadar, dilediğiniz şekilde yiyiniz-içiniz. Fakat sizin için Bizzat koyduğum şu yasağı ihlal etmeyiniz. (lâfzen o ağaca yaklaşmayınız) birde, sakın ola ha, şu İblis denilen varlığın sözüne katiyen inanmayınız, buyuruyor!”(krş.20/117. 118. 119.)
Yine Kurân’dan anladığımıza göre, Yüce Yaratıcının verdiği bu emir ve tavsiyeye, ne İblis uymuştu, ne de Âdem ve eşi uymuşlardı! Yani İblis’in Âdem’in emrine âmâde olmayı (lâfzen, secde etmeyi) reddettiği gibi, Âdem ve eşi de, Allah’ın kendileri için koyduğu yasağı ihlal etmişlerdi. Hattâ bu işi Allah’a rağmen şeytanın söz ve vaatleri doğrultusunda yaptıklarını da, görüyoruz! (krş. 7/11. ve 20/115. 120. 121.)
Yine Kurân’dan anladığımıza göre, sonunda Allah cc. hem İblis’i ve hem de Âdem ve eşini bulundukları Cennette hesaba çekiyor! Yüce Yaratıcı, Önce İblis’e “Benim emrime rağmen sen neden insanoğlunun emrine âmâde olmadın (lâfzen neden Âdem’e secde etmedin)” Buyuruyor! (krş. 7/12.) Âdem ve eşine ise “Ben size Bizzat koyduğum şu yasağı ihlal etmeyiniz, o zaman zalimlerden olursunuz! Birde şu İblis denilen varlığın sözüne katiyen inanmayınız” Buyurduğum halde, siz neden şeytanın sözüne uyarak, benim emrime âsî oldunuz! Buyuruyor! (krş.2/168. 7/19.)
Bizim bu Yasin suresinin konumuzla ilgili olan bu paragrafını anlamamızdaki anahtar kelimeler, işte hesaba çekilen Âdem ve eşi ile İblis’in, Yüce Yaratıcının, kendilerine sorduğu bu sorulara verdikleri cevaplarda gizlidir! Bakınız, Yüce Yaratıcı tarafından sorguya çekilen İblis ne cevap veriyor: “(Ey Rabbim!) Mademki sen (bu Âdem ve eşi yüzünden) beni saptırdın! Yemin olsun ki, ben de, senin dosdoğru yolunun üzerine onlar (insanlar) için pusu kuracağım! (bkz. 7/16.)”  İblis’in cevabı bu! Burada birde Allah’ın emrine âsî olup yoldan çıktıkları için sorguya çekilen, Âdem ve eşinin verdikleri cevaba bir bakalım! Şöyle dediler “Ey Rabbimiz, biz (şeytanın sözüne uyup, sana âsî olmakla) kendi kendimize zulmetmişiz! Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, kesinlikle kaybedenlerden oluruz! (bkz. 7/23.) 
Burada İblis ile Âdem ve eşinin verdiği cevaplar arasındaki bir fark, acaba dikkatinizi çekti mi? Buna göre, aslı bir melek olan, fakat Allah’a âsî olduktan sonra “İblis” adını alan o varlık, “beni Sen saptırdın”  diyerek, bizzat kendi iradesi ile işlediği suçu, Allah’ın üstüne atıp kendisini temize çıkartmaya çalışıyor! Tabiri caizse, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkıyor! Bu tutumundan dolayı da, tenzili rütbeye uğruyor! Yani Meleklik konumundan, önce İblisliğe, daha sonrasında ise lanetlenmiş şeytanlık konumuna düşüyor!
İblis’in kendi suçunu başkasının (Allah’ın) üzerine atmasına karşılık; Âdem ve eşi “Ey Rabbimiz, biz şeytanın sözüne uyarak, yasak ağaca yaklaşıp, sana âsî olmakla, kendi kendimize zulmetmişiz!” diyerek, kendi suçlarını itiraf ve kabul ediyorlar! Bunun sonucunda da, yani suçunu itiraf etmekle de,  hiç bir şey kaybetmedikleri gibi! Bu olaydan sonra üstelik beşerlik  konumundan insanlık konumuna yükseliyorlar! Dahası Âdem as. Nebilik makamına da, yükseliyor!
Bu âyetlerden çıkartabileceğimiz sonuç: Rabbimiz biz insanoğlundan, hiç hata yapmayan, günah işlemeyen bir varlık olmamızı istemiyor. Hattâ insanoğlunun hata yapıp günah işlemesi nerede ise kaçınılamaz gibi gözüküyor! Burada insanoğlu için önemli olan şey, günah işledikten sonra onun nasıl davranacağıdır! Hata yapıp günah işleyen insanoğlu; Şeytan gibi, yaptığı hatanın, işlediği günahın faturasını başkalarına kesip, sorumluluğunu kaderin, alınyazısının, fıtratın daha doğrusu Allah’ın üzerine mi atacak? Yoksa Âdem ve eşi gibi yaptığı hatayı, işlediği günahı, itiraf ve kabul ederek, özür dileyip tevbe mi edecek?
Gerek tarihi süreçte, gerekse de günümüzde, insanların büyük çoğunluğunun, bu konuda işledikleri suçu kabul edip, özür dileyerek, sorumlu davranan, Âdem ve eşinden çok, aslı bir melek olan, fakat işlediği suçun faturasını Allah’a kesmeye, çalıştığı için önce İblis, sonra da şeytan ismini alan varlığı taklit ettiklerini görüyoruz! İnsanoğlu yaptığı bu yanlış tercihi ile Allah’ın kendilerine verdiği yetkiye hemen sahip çıkarken, yine Allah’ın kendilerine yüklediği sorumluluğu başkalarının üstüne atarak, sorumluktan kurtulmaya çalışmaktadır! 
Böylece insanoğlunun yetkiyi sonuna kadar kullanmaya çalışıp, sorumluluğu ise, hiç kabul etmemesi, dünyada, gücü eline geçiren bir kısım insanların, büyük ölçüde, bir diktatöre, bir tek adam’a, bir Firavun’a, hattâ bir deccal’a dönüşmesine neden olmuştur! İş burada da bitmemiş! Bu durum daha vahim bir sonucun doğmasına da sebep olmuştur! Şöyle ki, sonunda, bu diktatörlerin peşinden sürüklenen, insanların içinden, diktatörün emrinde, fakat halkı sömüren sömürücü, imtiyazlı bir elit tabaka ortaya çıkmış! İnsanlığın geneli ile hak ve sorumlukta eşit ve âdil şartlarda bir paylaşımı, reddeden bu elit tabakayı, Rabbimiz, Kureyş müşrikleri üzerinden bakınız nasıl uyarıyor? “Demek sizin hoşunuza gidenlerin, sahibi sizsiniz! Hoşunuza gitmeyenler ise, Allah’a âit öylemi? O halde şunu biliniz ki, bu paylaşım çok berbat bir paylaşımdır” (krş. 53/21. 22.) 
Şimdi bir düşününüz! Ülkede cereyan eden her türden hayırlı işlerin yüzde yüzüne sahip çıkıp, insanların hoşuna giden bu hayırlı işlerden kendilerine pay çıkartan bir zihniyet; Yapmaları gerekeni, müteselsilen yapmadıkları veya yanlış yaptıkları için, yüzlerce insan maden ocaklarında boğularak, toprak altında can verince! İnsanların hoşlarına gitmeyen bu durumu, bu zihniyetin zirvesinde bulunan zatı muhterem, sanki kendilerinin hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi, “Efendim bu işin kaderinde, fıtratında vardır, (yani bu insanların kaderlerine, alınlarına bu şekilde boğulacakları, daha önceden yazılmıştır, yapacak bir şey yoktur)” diyerek, suçu kaderin, takdirin ve alın yazısının üstüne atabiliyor? 
Aslında bir insanın yaptığı hatanın suçunu kaderin, fıtratın ve alınyazısının üstüne atması demek, o suçu direkt olarak, var olduğunu iddiâ ettiği o kaderi yazan, Allah’ın üstüne atması demektir! Ben takdiri siz değerli okuyucularıma bırakıyorum! Böyle bir anlayış, yukarıda bir takım âyetlerle desteklenen, Âdem ve eşinin eylem ve düşüncelerine mi benziyor? Yoksa İblis’in, yani şeytanın söz ve eylemlerine mi daha çok benziyor?
Görüldüğü gibi, makamı koltuğu yani iyilikleri nimetleri paylaşırken bu insanların aklına hiç gelmeyen, diğer insanların kaderi, felaket anında hemen akıllarına geliveriyor! Zâten kaderin üzerine atamadıkları bazı şeylerden kurtulmak için de, yıllarca biri birilerinin üstüne toz kondurmadıkları, dünkü ortakları olan, paralel, yapı, PKK, IŞİD, En’Nusrâ vs, hazır bekliyor! Yani şöyle denmek isteniyor galiba: Suç mu? Hatamı? Katiyen, bizden böyle bir şey sudur etmeeez! Şimdi verilen bu bilgilerin ışığı altında bu paragraftaki âyetleri daha rahat anlayabileceğimizi umuyorum! 
Yasin suresinin bu bölümünden ve benzeri diğer Kur’an âyetlerinden anladığımıza göre! İşte yukarıda özellikleri sıralanan o insanlar, bu dünyada gösterdikleri tavrın bir benzerini öbür dünyadaki İlâhî mahkemede de, göstermeye yelteneceklerdir! Çünkü bu insanlar bu dünyada, işledikleri tüm suçları, başkalarına yükleme atraksiyonunda her devirde başarılı oldukları için, aynısını âhirette de deneyeceklerdir! Fakat o da ne? Kurân’a göre, bu insanların hiç ummadıklar bir durumla karşı kaşıya kalacaklarını anlıyoruz! İşte o durumu ifade eden âyetlerden biri: 
“(Dünyada iken, zeytinyağı gibi hep üste çıkıp sorumluluğu hiç kabul etmeyen, O’ şımarık insan tipi, âhirette de aynı tavrı gösterince) Allah’ “önce onların ağızlarına mühür vururuz! Sonra da, onların elleri konuşarak Bize itirafta bulunur! Bu arada, ayakları da, yaptıklarına şahitlik yaparlar!” Buyurmaktadır. 36/65. 
Bu âyette ifade edilen, inkârcı ve şımarık insan tipinin kendi uzuvlarının âhiretteki İlâhî mahkemede, kendi aleyhine şahitlik yapması konusu, Kurân’ın birçok âyetinde de, yer almaktadır. İşte o âyetlerden birkaçı: “İnsan aceleyle dilini kullanıp, türlü mazeretler uydurmaya çalışsa da, (bunda başarılı olamayacaktır) Çünkü insan, kendi kendisinin şahidi olacaktır (krş. 75/14. 15. 16.) 
Bu konuda başka bir âyetler gurubu ise şöyledir: “O günde Allah’ın düşmanı olan O şımarık insanlar, tekrar diriltilerek İlâhî mahkemeye sevk edilirler. Mahkemenin huzuruna geldikleri zaman, onların kulakları, gözleri ve derileri, (dünyada iken yaptıkları her şey için) kendi aleyhlerinde şahitlik yaparlar. Onlar derilerine neden aleyhimize şahitlik yaptınız diye sorduklarında? Derileri, ne yapalım! Her şeyi konuşturan Allah’ bizi de konuşturarak sizin aleyhinizde şahitlik yapmamızı diledi! Diyecekler… (krş.41/19. 20. 21.) 
Görüldüğü gibi bu âyetlerde, dünyada iken yaptığı hataları hiçbir şekilde kabul etmeyip, devamlı kader, alınyazısı vs.. diyerek birilerinin üzerine atan şımarık, hodbin ve görgüsüz bir insan tipinden bahsedilmektedir! Şimdi de isterseniz! Bu insan tipinin öne çıkan diğer bazı özelliklerini, bakara suresinden bazı ayetlerin ışığı altında, bir daha sıralamaya çalışalım! Bahsi geçen âyetlerde, bu insan tipinin en belirgin özellikleri şöyle sıralanmaktadır: 
1: Bu insan tipinin birinci ve en belirgin özelliği, “Muhatabını hayrette bırakacak kadar, müthiş bir hitabet gücüne sahip olmasıdır!
2: Bu insan tipi “Kutsalı istismar etmektedir! (lâfzen, muhatabını inandırmak için, Allah’ı, doğru olmayan sözlerine şahit tutmaktadır)”
3:  Son olarak bu adamın maharetleri, “İşin başına geçip yetkiyi eline aldığı zaman; İnsanının emeğini (lâfzen hars’i-kültürü) ifsat edip, nesli de, mahvetmesi!” Olarak sıralanmaktadır. (krş. 2/104. 105.)
Kurân’ın muhtelif âyetlerinin referansı ile ortaya çıkartmaya çalıştığımız bu insan tipi, bu dünyadaki alışkanlıklarından vazgeçeceğe benzemiyor! Görmüyor musunuz adam ölüp canı çıktıktan sonra, tekrar diriltiliyor, fakat hâlâ zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışıp, dünyadaki huyunu devam ettirmeye çalışıyor! Onun için biz bu paragrafın başlığı olarak, “Bazılarının canları çıkmış olsa da, huyları çıkmazmış!” şeklinde bir başlık kullanmayı uygun bulduk!
Şimdi de isterseniz bu âyetlerde dile getirilen, teknik bir konu üzerinde de biraz duralım! Bahsettiğimiz o teknik konu; İnsanların el, ayak, göz, kulak gibi uzuvlarının, sahibinin aleyhinde şahitlik yapıp derilerinin konuşması gibi, bir takım teknik meselelerdir! Bu âyetleri bu günün insanları olarak anlamamızın daha kolay olduğunu düşünüyorum! Şimdi bir düşünelim! Sıradan insanlar dahi, Allah’ın yarattığı yeryüzündeki bazı objelerin, materyallerin, insanların hem fiil ve eylemlerinin görüntüsünü, hem de çıkarttıkları her çeşit sesi kaydedip, bu kayıtların da, sonradan tekrar tekrar izlenip dinlenebilme özelliğine sahip olduğunu bilirler! Bunu Allah’ın yarattığı insan becerebildiğine göre, Yüce yaratıcı insanların uzuvlarının ve derilerinin neden, insanın fiil ve eylemlerini kaydedip, günü gelince de, kaydettikleri o görüntü ve sesleri izletip dinletmesin ki!
Yani uzun lafın kısası! İnsanların el-ayak, göz-kulak gibi uzuvları ile derileri, insanlar tarafından ortaya konan, fiil eylem ve hareketlerle, çıkarttıkları her türlü sesleri otomatikman kaydediyorlar! Bu sizin için hiç garip gelmesin! Baksanıza cebinizdeki telefonların tırnak ucu büyüklüğündeki sim kartına, binlerce kelimelik ses ve görüntü yüklenebiliyor! İşte âhirette karşımıza çıkan görüntü ve ses kayıtları da, bu dünyada iken kendi uzuvlarımızın kaydettikleri bu ses ve görüntülerdir! Zaten âhiretteki İlâhi mahkemenin yargıcı bizzat insanın kendisi olacaktır! Konu ile ilgili olarak Rabbimiz “Oku sicilini! Bugün kendi hesabını görmek için, sen sana yetersin!” (bkz. 17/14.) Buyurmaktadır. Yani bizim anlayacağımız: Âhiretteki İlâhî mahkemede yargılanan insanın, hakkında verilen karara, kendisinin dahi itiraz edemeyeceği kadar, çok güçlü delillerin ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. Allah’u Âlem! Bunların hemen hepsi, bahsi geçen ayetlere dayanarak bizim yaptığımız yorumlardır! En doğrusunu ise elbette ki Rabbimiz bilir. 
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلَا يَعْقِلُونَ {68}
Şimdi insanlar hiç düşünmezler mi? Biz kimin dünyadaki yaşam süresini uzatmışsak, o insanın doğuştan itibaren kendisine verilmiş olan bir kısım istîdat, güç ve yeteneklerini (zaman içinde) eksiltiriz, azaltırız! 36/68.
Bu âyetin yukarıdaki âyetlerle olan ilgisini düşününce! Âyetin biz insanlar için oldukça etkili bir uyarı mesajı taşıdığı anlaşılmaktadır. Şöyle ki; Yukarıdaki âyetlerde insanın aleyhinde şahitlik yapacak olan bir takım insan uzuvlarından bahsedilmişti! Bu uzuvların yanı sıra, düşünme, akletme, ibret alma, karar verme, inanma, reddetme, sevme ve nefret etme gibi, birtakım istidat, yeti, meleke ve duyuların da, insanoğluna verildiğini biliyoruz! 
İşte bu âyetten anladığımıza göre, Yüce Yaratıcının insana verdiği bu istidat, yeti, kapasite ve melekelerin de, insanın maddi vücudu ile beraber yaşlandığını, yıprandığını, dumura uğradığını görüyoruz! Öyle ise ey insanoğlu! “Maddi vücudun gibi, Allah’ın sana lütfettiği diğer istidat, yeti, kapasite ve melekelerin de, gün gelip, yaşlanıp yıpranarak, dumura uğrayıp işlevini kaybetmeden, bunları kullan! Yoksa yarın çok geç olacaktır. O zaman yapmak istesen de bunu yapma imkânın olmayacaktır!” Denmek istenmektedir.
Yani hayatın nasıl bir ilkbaharı var ise, bir de sonbaharı ve hattâ kış’ı da, vardır! Ey insan! Şunu çok iyi bil ki, her şeyin bir düz-normal yüzü, bir de, ters geri, anormal yüzü olduğu gibi, insan hayatının da iki yüzü vardır! Onun için, bir gün senin yaratılışının da tersine döneceğini, sonbahar yaprakları gibi sararıp solacağını, nihayet “demir alma günü gelince, limandan kalkıp sonsuza giden bir gemi gibi” göçüp gideceğimizi hiç aklından çıkartma!  
Eğer Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan, Allah’ın kitabı olan, bu Kurân’la verilen ve insanlık için hayat kaynağı olan mesajları almak istiyorsak! Unutmayalım ki, hâlâ nefes alıp veriyor olmamız bizim için son bir fırsat olabilir! Bunun için bu mübarek Kurân’ı, hiç anlama kastı olmadan ölülere hatim için tilavet etmek yerine, hâlen nefes alan biri olarak, Kurân’ın dirilere verdiği mesajları almak için değerlendirelim! Bunun için,  Mushaf’ı, yani Kurân’ı, önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden, meselâ, “Kurân anlaşılması zor hatta imkânsız bir kitaptır” O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile okunabilir, gibi, her türlü önyargı ve vesveseden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumaya başlayalım!
Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.
 
Şayet sürçü kalem etti isek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Ve bu fırsatın değerlendirilmesinin de, tüm insanlık gibi, bizim için de, hayırlara vesile olmasını, Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ediyorum!

(Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)  

                   Yaşar GÜLAÇTI. 01 Şubat. 2016. K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com 


Yazarın Diğer Yazıları