NEVÂ, 50/VII.

NEVÂ, 50/VII.

RUM SURESİ VE DÜŞÜNDURDÜKLERİ! (devam)

DİNLERİNİ PARAM PARÇA EDENLER![1] (ikinci bölüm)

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

“Dinlerini paramparça edenler” başlığı altında, iki bölüm olarak kaleme aldığımız makalenin ikinci bölümüne geçmeden önce, bir parantez açıp, bugün birer terim olarak kullanılan birkaç kelimenin Kurân perspektifinden bakınca hangi manalara geldiği konusunda biraz kafa yormamızın uygun olacağını düşünüyorum! Bu kelimeler: Din, İslam ve Dârul-İslam’ kelimeleridir. Öncelikle “Din” kelimesinin Kurân’da iki platform da (dünya ve âhiret) ayrı manalarda kullanıldığını görüyoruz.

 

Örneğin “D Y N-deyn” yani borç kökünden gelen “Din” kelimesi, Kurân’da bu dünya için kullanıldığında “toplumların inanç ve yaşam tarzları” olarak nitelendirilmiştir! Örnek olarak kâfirûn suresinde Yüce Yaratıcının Kendi elçisinden, onlara, yani kâfirlere “Sizin dininiz, (yani inanç ve yaşam tarzınız) size ve benim dinim (yani inanç ve yaşam tarzım da) bana” demesini, emrettiğini görüyoruz! (krş. 109/6.) Burada görüldüğü gibi Kurân, kâfirlerin-müşriklerin inanç ve yaşam tarzlarına da, din diyor! Din kelimesinin âhiret için kullanıldığında ise, bu dünyada insanlar arasındaki hak-hukuk ihlallerinden doğan alacak-borç problemlerinin kesin karara bağlanacağı İlâhi mahkeme günü için kullanıldığını görüyoruz. (krş. 1/3.)

 

İslam kelimesi ise: “S L M-silm” yani barış ve esenlik, kökünden gelmektedir. Bu kelime, Kurân’da Allah’ın seçip-dizayn ettikten sonra insanlar için önerdiği dinin, yani inanç ve yaşam tarzının adı olarak geçmektedir. (krş.3/19.)   Dârul-İslam’ kelimesine gelince: Bir defa şunu bilelim ki, halk dilinde kullanılan bu isim tamlamasının aslı, Kurân’da “Dârusselâm” şeklinde geçmektedir. (bkz. 10/25.) Kelimeyi bugünkü Türkçeye çevirirsek “Barış ve esenlik yurdu” şeklinde çevirebiliriz!

 

Kısaca ifade etmemiz gerekirse, bir yanda makalenin birinci bölümünde ifade etmeye çalıştığımız Müslüman toplumların bugünkü hâli-pürmelâli, öbür yanda ise Allah’ın Kurân’da beyan ettiği Din, İslam ve Dârul-İslam’ kelimelerinin ne anlama geldiği bir arada düşünülürse! Aklını kullanan normal bir insanın şöyle bir sonuca varması kaçınılmaz gibidir: “Allah’ın dizayn edip insanlara Vahiy yani Kurân vasıtası ile önerdiği İslam dinini, din olarak, yanı inanç ve yaşam tarzı olarak kabul eden Müslümanların yaşadığı ortamda, barış ve esenlikten başka bir şey olmaz!” Eğer bunun aksi oluyorsa, yani dârusselam-barış ve esenlik yurdu olması gereken topraklarda, adı Müslüman olan insanlar, kalkıp biri birilerini boğazlıyorlarsa, hırsızlık, yolsuzluk gırıla gidiyorsa, o zaman bu işte yanlış giden bir şeyler var demektir! Ya bu insanlar Müslümanlık iddialarında samimi değildirler, ya da bu insanların inanıp yaşadıklarını iddia ettikleri din yani yaşam tarzı, Allah’ın Kurân’da beyan ettiği adı İslam olan din (yani inanç ve yaşam tarzı) değildir![2]

 

Görüldüğü gibi yukarıda Kurân perspektifinden bakarak âcizane bir durum tespiti yapmaya çalıştık! Bizim yapmaya çalıştığımız bu tespitler, insanın aklına iki sormasına sebep oluyor. Birinci soru: “İnsanlar önce dinlerini param parça ettiler sonra da, dinlerinden mi saptılar? Yoksa Önce dinlerinden saptılar sonra da param parça olup biri birilerinin boyunlarını vurmaya başladılar?” Bu sorunun cevabı: Bize göre önce sapma, sonra da parçalanma gerçekleşmiştir! İkinci soru: “İnsanların yaşadığı bu sapma ve parçalanma, Allah’ın yazdığı bir kader midir? Cevap: Kesinlikle değildir!  Çünkü Allah bir insan, kendi iradesi ile sapmadan, o insanı saptırmaz! “Onlar sapmayı istedikleri için, Allah’ta onları saptırmıştır! (krş. 61/5.)

 

Bu kadar uyarı ve ikazlara rağmen, bugün İslam dünyası ve Müslüman toplumlar olarak geldiğimiz son noktayı, yazımızın birinci bölümünde kısaca özetlemeye çalışmıştık! Bundan sonraki âyetlerde de, Rabbimiz’ Sorumluluk duygu ve bilincinden (yani takvâ’dan) nasibini almadıkları için İslam’ın sâfiyetini ve Müslümanların birlikteliğini param parça eden insanların karakteristik özelliklerinden bazılarını yansıtmaya devam etiğini görüyoruz! İşte o özelliklerle ilgili olarak, şöyle buyuruyor Yüce Yaratıcı:

 

 وَإِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُم مُّنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا أَذَاقَهُم مِّنْهُ رَحْمَةً إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ {33} لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ {34} أَمْ أَنزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَاناً فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ {35}

Ne zamanki (Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu) insanlara bir zarar dokunur! Birde bakarsınız ki, pişmanlık içinde hemen (tüm sahte tanrıları bırakarak) sadece Rablerine yönelip yalvarmaya başlarlar!

 

Buna karşılık, onlara ne zamanki Rahmetimizden bir miktar tattırmış olsak! Hiç olmazsa onlardan bir kısmı (tekrar) o sahte tanrılarını Allah’a, cc. eş ve ortak koşmaya başlarlar. (Sanki) Kendilerine vermiş olduğumuz nimetlere karşı nankörlük yapmaları şartmış gibi! (Pekî, Madem böyle düşünüyorsunuz!) O halde şu kısacık dünya hayatınızın bir müddet daha tadını çıkartınız bakalım! Nasıl olsa gerçeği bütün çıplaklığı ile yakında göreceksiniz!

 

Sanki Biz onlara, (Allah’ın astları olarak gördükleri birtakım varlıkları) Allah’a eş ve ortak koşabilirsiniz diye, konuşan bir takım deliller göndermişiz de, onlar da, bunların sözleri doğrultusunda Allah’a şirk koşuyorlar! 30/33. 34. 35.

 

Bu âyetlerin, Yüce Yaratıcının Yahudi ve Hıristiyanlar üzerinden, Müslüman topluma yaptığı uyarıyı hiçe sayarak, kendi dinlerini ve Ümmet bütünlüklerini param parça eden Müslümanların, bu duruma gelmelerinin ana sebebini izah ettiği kanaatindeyim! Rabbimizin Kurân âyetleri ile yaptığı bütün uyarılara rağmen, kendi dinlerini ve Ümmet bütünlüklerini param parça eden Müslümanlık iddiasındaki insanların, bu duruma düşmelerinin sebeplerini ise bu âyetlere dayanarak şöyle ifade edebileceğimizi umuyorum!

 

Yukarıdaki âyetlerden de, anladığımıza göre, Dinin ve Ümmetin birliğini parçalayan bu insanlar tıpkı şeytan gibi, samimiyetten, takvâ’dan, yani sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun bir iman, ahlâk ve dünya görüşüne sahiptirler! Bu İblisvarî inancın, bu Şeytanî ahlâk’ın en büyük özelliği, her türlü iyiliği kendinden bilip, kendi sorumluluk alanında meydana gelen tüm olumsuzlukları ve kötülükleri de, (şeytan gibi) başkalarının üzerlerine atmalarıdır! Bu insanlar şayet kendileri sebep oldukları, o kötülükleri, üzerine atacak insanlar bulamazlarsa, o zaman bu kötülüklerin sebebi olarak, kader’i alın yazısını, fıtrat’ı vs. göstererek, işin içinden sıyrılmayı hep başarmışlardır! Yani bu insanlar tıpkı büyükleri olan şeytan gibi, bizzat yaptıkları veya sebep oldukları bütün kötülükleri, kader, alınyazısı ve fıtrat gibi kavramlar üzerinden Allah’a fatura ederek, O’na iftira etmişlerdir![2]

 

Yine yukarıdaki âyetlerde görüldüğü gibi, sorumluluktan kaçan bu insanların diğer bir özellikleri de: devamlı parçayı görüp, o parçanın bütün içerisindeki yerini görmezden gelmeleridir! Bu cümleden olarak, darlık zamanında Allah’ı hatırlayıp O’na yönelirlerken, bolluk zamanında, Allah’ın astları olarak gördükleri bazı varlıkları O’na eş ve ortak koşmuşlardır! Hâlbuki sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden insan, rızkı bol bol verenin de, rızkı kısanın da, Allah olduğu gerçeğini hiç aklından çıkartmaz! Yukarıda kullandığımız, Allah’ın astları ifadesinin içerisine, takvâ’dan yoksun insanlar tarafından, kendilerinde bazı olağanüstü özellikler olduğu düşünülen, bir takım lider ve toplum önderlerini de katabiliriz! Bunlar dini, liderler, cemaat liderleri, tasavvuf ve tarikat liderleri vs. olabileceği gibi, siyasi liderler de olabilirler.[3]

 

Son olarak Rabbimizin Kurân âyetleri ile yaptığı bütün bu uyarılara rağmen, kendi dinlerini ve Ümmet bütünlüklerini param parça eden Müslümanlık iddiasındaki insanların, böyle bir duruma düşmelerinin diğer bir sebebinin de, Allah’ın eşit olarak yarattığı insanlar arasındaki, bölüşüm ve paylaşım eşitliğini bir türlü kabul etmemiş olmalarını da görebiliriz! Aşağıdaki âyetler bu insanların Allah’ın (insanın istek çaba ve gayretleri doğrultusunda, kişinin isteğine göre, haram veya helal olarak) rızkı taksim etmesini de, bir türlü anlayamamışlardır!

 

 وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَا وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ {36} أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ {37}

(Sorumluluk duygu ve bilincinden kopmuş olan) İnsanlar! Kendilerine tattırdığımız nimetlerden dolayı hemen sevince gark olurken (özgür tercihleri doğrultusunda) kendi elleri ile yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelince de, hemen umutsuzluğa kapılıveriyorlar!

 

Onlar görmüyorlar mı ki, Allah kesinlikle, rızkı (talep ve hak edenlerden) dilediği kimseler için (rahmetinin veya gazabının gereği olarak) artırır. Buna karşılık, (yine hak edenler için rahmeti veya gazabının gereği olarak) kısmayı dileyebilir! Hiç şüphesiz ki, bunda da, (Rablerine) inanıp, güvenenler, ( yani sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket edenler) için, ibretlik örnekler vardır! 30/ 36. 37.

 

يَبْسُطُ  -Yebsutu”  âyet içerisindeki kalıp ve konumu gereği bu kelime, rızkın bolca verilmesini ifade ederken,يَقْدِرُ “Yakdiru” kelimesi, rızkın daralmasını ifade etmektedir. Rabbini tanıyan sorumluluk sahibi her insan bilir ki, rızkın bolca verilmesi insanın şımarıp şımarmayacağını denemek için, nasıl bir imtihan ise, rızkın kısılması da o insan için başka bir imtihandır! Buna rağmen sorumluluk duygu ve bilincinden kopmuş olan insanlar, “Rablerinin kendilerine bolca verdiği rızıkla sevinirlerken, imtihan için rableri rızıklarını daralttığı zaman, umutsuzluğa kapılarak, Rabbim beni aşağıladı demeye başlarlar! krş. 89/15. 16.”

 

Dikkatinizi çekti mi, bilmiyorum? Bu âyetlerde de dinin bütünlüğünün ve Ümmetin birliğinin parçalanmasının ana sebebi, olarak yine rızkın taksimi konusu karşımıza çıkmaktadır! Aşağıdaki âyette ise, sorumluluk duygu ve bilincinden nasibini almamış, takvâ’dan yoksun olan insanların, Dinin ve Ümmetin birliğini parçalamalarının bir diğer sebebi karşımıza çıkmaktadır! Bu sebebin, takvâ’dan nasibini almamış insanların, diğer insanları sömürmek istemeleri olduğunu söyleyebiliriz! Zîrâ kendilerinin diğer insanlarla eşit olmasını bir türlü kabul etmeyen bu insanların, halkın birlik ve bütünlüğünü parçaladıktan sonra, geniş halk yığınlarını daha rahat sömürdüklerini görüyoruz!

 

Bu sömürgenlerin, insanları sömürmek için kullandıkları argümanlardan birinin de, “Fâiz” olduğunu görüyoruz! 38. Âyette Yüce yaratıcı, yakınınızda bulunan, ihtiyaç sahibi garibanlara, sokaklarda yaşayan, evsiz-barksız kimsesizlere, Allah’ın size emanet ettiği haklarını (herhangi bir beklentiye girmeden karşılıksız olarak) veriniz, buyurduktan sonra! 39. âyette insanları parçalamak ve sömürmek için kullanılan faiz konusuna değinmektedir!

 

فَآتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ ذَلِكَ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ {38} وَمَا آتَيْتُم مِّن رِّباً لِّيَرْبُوَ فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُو عِندَ اللَّهِ وَمَا آتَيْتُم مِّن زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ {39}

 

(Ey sorumluluk duygu ve bilincine sahip oldukları için, O’na gerçekten inanıp güvenenler!) Öyleyse, yakınınızdaki gariplere, yoksullara, yolda kalmışlara-sokaklarda yaşayan evsizlere, (Allah’ın, sizin mal ve servetlerinizin içinde, size emanet ettiği) haklarını veriniz! Aslında (Allah’ın sizi denemek için ortaya koyduğu) bu durum, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlı bir davranıştır. Ve sonunda kurtulacak olanlar da bunu yapanlardır!

 

Fakat diğer insanların mal ve emeğini sömürme şeklinde, artsın çoğalsın diye faiz karşılığı olarak başkalarına verdiğiniz (mal ve servetleriniz) Allah katında ve gerçekte, size bir artış sağlamayacaktır! Buna karşılık, birde (sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket ettikleri için) arındırıcı mali yükümlülük sorumluluğu ile mal ve servetlerinden Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla (ihtiyaç sahiplerine) verenler vardır ki! İşte bunlar, gerçekte kat kat kazananların tâ kendileridirler! 30/39. 38.

 

رِّباً  – Ribâ” Fâiz demektir. Kurân da faiz anlamına gelen “Ribâ” kelimesinin ilk geçtiği âyet bu âyettir. Bilindiği gibi bu sure, dolayısı ile de bu âyet, Mekke döneminin ortalarında, daha İslam dininin kurumsallaşmasından yıllarca önce inmiştir. Yani faizle ilgili bu âyetin indiği dönemde, henüz, örtünme emri gelmemiş, içki ve kumarla ilgili bir yasaklama da söz konusu değildi! Namaz oruç, hac ve zekât[4] gibi mükellefiyetlerde henüz görünürde yoktu! Bu kadar erken dönemde, faiz konusunun Kurân tarafından gündeme getirilmesi, üstelik bu faizle ilgili âyetin, İnsanların bölünüp parçalanarak, sömürülmelerini konu alan ayetler arasında, yer alması, konunun insanlık tarihi açısından önemini vurgulamaktadır! Çünkü yeryüzünde yaşayan toplumların bölünüp parçalanarak sömürülmesinde, faiz çok önemli bir rol oynamaktadır!

 

Görüldüğü gibi bu paragraftaki âyetlerin ana mesajı İslam Ümmetinin bölünüp parçalanması ve sonuçlarıdır! Biz de günümüzün en önemli (en eski olmasına rağmen) en güncel olayı olan İslam toplumunun parçalanması konusunu, tarihi arka planını da irdeleyerek, elimizden geldiği kadar, gündeme getirmeye çalıştık! Niyetimiz hiçbir kişi, gurup veya topluluğu itham etmek değildir! Sadece olayın ehemmiyetini yansıtmak istedik, o kadar!

 

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Ve bu fırsatın değerlendirilmesinin de, tüm insanlık gibi, bizim için de, hayırlara vesile olmasını, Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ediyorum!

(Gelecek yazımızda, Rûm, Roma-Bizans sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)                    

                                          Yaşar GÜLAÇTI. 29 Mayıs. 2016.  K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Yazımızın makale boyutunu aşmasından dolayı, N E V Â, 50./VII’ yi iki bölüm halinde yayınlıyoruz!

[2] Vakıf-dernek adı altındaki kuruluşlarda, 7,8 yaşlarındaki çocuklara tecavüz edildiğini, bu duruma engel olması gerekenlerin de, tecavüzcülere sahip çıktıklarını duyunca, inanın insanın kanı donuyor! İnsanın aklına, sanki Lut gölünün altında yatan Sodom ve Gomore halkı hortlamış, tecavüzcülere yol gösteren Lût’un karısı da tekrar dirilmiş midir acaba diye soru sormak geliyor!

 

 [3] Çünkü şeytan kendisini, Allah’ın saptırdığını iddia etmektedir! Yani sapkınlığının sebebi olarak, Allah’ın kendisi için yazdığı kaderi göstermektedir!( Krş. 7/16.)

 

[4] İnsanlık tarihinde zulmün ve şirkin sembolü olarak görüldüğü için, Kurân’da 89 defa ismi geçen, aslında sadece ülkesini zulümle idare eden Firavun’un, siyasi bir lider olmaktan başka bir özelliği yoktu! Fakat bu Firavun, kendi halkının gözünde,  Gökteki ulu Tanrı olarak gördükleri “Râ” nın, yeryüzündeki oğlu ve ast’ı olarak kabul edilmekteydi! Tarih boyunca diktatörlüğe özenen bir çok siyasi lider, idare ettiği kendi halkı tarafından bu şekilde, yani Ulu tanrının yeryüzündeki, oğlu ve ast’ı olarak kabul edilmiştir! Bu durum Müslüman ülkeler için de söz konusudur! Sadece Müslüman ülkelerdeki halklar, kendi siyasi liderleri için, direkt olarak Allah’ın ast’ıdır oğludur diyemedikleri için, kendi siyasi liderlerine, mahbup bir eda ile “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ifadesini kullanmışlardır! Bu ifade den cesaret alan siyasi liderler de, kendilerini yarı tanrı, tanrının yeryüzündeki ast’ı veya gölgesi olarak görüp Tanrıdan rol çalmaya yeltenmişlerdir! Bu ortamda size bir soru “Osmanlı Padişahları tabaları olarak gördükleri halka nasıl hitap ederlerdi?” Tahmin ediyorum, Osmanlı Padişahlarının idare ettikleri kendi halklarına “Kullarım!” diye hitap ettiklerini biliyorsunuzdur! Bu durumda bir düşünmek lâzım! İdare edilen halk kendini idare edenlerin kulları olarak kabul ediyor ise, bu kulların üzerinde idareci konumunda olan, siyasi liderin pozisyonu ne olur? Bugün bile, kendi siyasi lideri için “Benim öyle bir liderim var ki, O Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyor” diyebilen ve buna rağmen de kendisini hâlâ Müslüman olarak gören bir insanı veya insanları bir düşünün!

 

[5] Bize göre 38. âyette geçen “yakınlardaki garibanlara, yoksullara, yolda kalmışlara-sokaklarda yaşayan evsizlere, Allah’ın, sizin mal ve servetlerinizin içinde, size emanet ettiği haklarını veriniz!” emri, 1/40 oranlı zekât’ı ifade etmemektedir! Çünkü bu kavram, insanların bir kısmının, bölüp parçaladıkları diğer kısımlarını sömürmelerini önlemek için, vermeyi emreden, çok daha geniş kavramlı, bir emirdir! Bu durumu ancak sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket edip, Rablerinin koruması altına girenler, (yani takvâ sahipleri) anlayabilir! Esasen dünyadaki sömürü ancak; Fertleri sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden insanlardan oluşan bir toplum yapısı ile engellenebilir!

 

Yazarın Diğer Yazıları