İcmâyı Ret Ve İnkâr


İcma, kesin bir hüküm ifade eden şer'i bir delildir. Bir meselenin hükmü, icma ile sabit oldu mu, artık o hüküm kat'idir.


Hanefi âlimlerince, icmanın huccet olduğunu inkâr eden kişi kâfir olur.


Sübutu kat'i bir icmâyı yani tevatür yoluyla sabit olan sarih bir icmâyı inkâr da, küfrü gerektirir.


Sükuî icmâyı inkâr eden kafir sayılmaz. Yine tevatür yoluyla sabit olmayan bir icmâyı kabul etmemek bid'attır. İnkâr eden dalalettedir.

 

Şöyle de denilmiştir: İcma edilen husus, her Müslüman’ın bilmesi gereken konulardansa, onu inkâr küfrü gerektirir. Mesela namaz, oruç ve zekâtı inkâr eden kâfir olur. 

Fakat icmâ edilen husus, sadece dinde mütehassıs olanların bilebileceği konulardansa, inkârı küfrü gerektirmez. Arafat'ta vakfeden önce, cinsi münasebetin haccı bozmasını ve nineye altıda bir hisse vermeyi inkâr etme gibi.

           

İcmanın Neshi

Bazı fakihlere göre, bir asırda icmâ eden müçtehitler, başka bir icmâ ile önceki icmayı bozabilirler.

 

Usul ulemasının cumhuruna göre ise icma akdedilmiş olan asırdan sonra, tekrar aynı mesele üzerinde ikinci bir icma vuku bulursa, bu ikincisine itibar edilmez. Çünkü ikinci icma birincisini nesh etmiş olur ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra nesih yoktur.

 

Maslahat düşüncesine dayanan icmanın hükmü:

Maslahat düşüncesi, icma için mesnet olabilirse de, bu düşünceye dayanan icma, Kitap, Sünnet ve Kıyas'a dayanan icmâlar gibi değişmez bir delil teşkil etmez.

 

Böyle bir icmâ, maslahatı gerçekleştirdiği sürece kaynak olma özelliğini korur. Fakat bu sonucu sağlamaz hale gelince ona muhalefet edilebilir ve maslahatı gerçekleştiren yeni bir hüküm konulabilir.

 

Bu yüzden müçtehitlerin, birçok meselede, daha önce üzerinde icmâ edilmiş hükme aykırı, fakat maslahatı gerçekleştiren hükümler verdiklerini görüyoruz.

 

Mesela Sahabe, piyasaya müdahale ederek narh koymaktan sakınmışlardır. Çünkü Peygamber Efendimizin de, piyasaya müdahale ederek narh koymak (fiat belirleme) istemediğini biliyorlardı. Esasen buna ihtiyaç da hâsıl olmamıştı. Fakat iş tabiin devrine gelince, bazı tekelci sermayedarlar yüzünden halkın zarar gördüğü görülmüş  ve tabiin uleması gerektiğinde piyasaya  müdahale ederek fiyat belirlemenin caiz olduğuna kanaat getirmişlerdir. Çünkü tabiin devrinde maslahat, bazen piyasaya müdahaleyi gerektiriyordu.

            

Bir kimsenin akrabası lehine şahitliği meselesi de bu duruma bir örnektir. Şöyle ki sahabe devrinde bir kimse akrabası lehine şahitlik edebiliyordu ve Müslüman

olan herkesin, birbirlerine karşı şahitlik edebilmesi mümkündü. Fakat daha sonraki         devirlerde ahlak bozulduğu için insanlar, akrabasını kayırmaya başlayınca, akrabanın akrabaya şahitliği kabul edilmemiştir. Çünkü artık maslahatı korumak ve haksızlığı önlemek için, bu uygulamaya ihtiyaç hasıl olmuştur.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları