NEVÂ, 50/VIII.

NEVÂ, 50/VIII.

RUM SURESİ VE DÜŞÜNDURDÜKLERİ! (devam)

İNSANLARIN ÖZGÜR İRADELERİ VE KENDİ ELLERİ İLE YAPTIKLARI YÜZÜNDEN, DÜNYADA BOZULMA BAŞLADI!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِن شُرَكَائِكُم مَّن يَفْعَلُ مِن ذَلِكُم مِّن شَيْءٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ {40}

(Şimdi) Allah’ın sizi önce yarattığını, sonra da rızıklandırdığını, daha sonra ise sizi öldüreceğini, Fakat sonunda da tekrar dirilteceğini (bir düşününüz! Bir de sizin, Allah’ın astları olarak görüp) O’na eş ve ortak koştuklarınızın bunlardan bir kısmını yapıp yapamayacaklarını,(bir düşününüz!) Elbette ki, her varlığın Allah adına, O’na doğru hareket ettiği, O’Yüce yaratıcı, onların ortaklık isnat ettiği tüm bu varlıklardan münezzehtir! (Yani Allah’ın c.c. bu varlıkların hiç birinin ortaklığına ihtiyacı yoktur!) 30/ 40.

 

سُبْحَانَهُ  – Sübhânehü” Kelimenin lügat manasını meale yansıtmak için, metindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak, bu kelimeye “Her varlığın Allah adına, O’na doğru hareket ettiği O’Yüce yaratıcı” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! Çünkü “Sübhâne” kelimesi “S B H” kökünden gelmektedir ve lügat olarak: Hızlı hareket etmek, Koşmak, Denizde ve uzayda yüzmek gibi manalara gelmektedir.

 

İnsanoğlunun en büyük problemi olan şirk meselesi, tüm Kurân’ın olduğu gibi bu âyetlerin de ana konusunu teşkil etmektedir! Görüldüğü-görüleceği gibi bu 40. âyet de, öncelikle sıfırdan başlayarak, yeryüzünde insanın ve o nun rızık kaynaklarının yaratılışı, sonrasındaysa, insanın ölümü ve ölümden sonra tekrar diriltilmesi ile ilgili süreci, kısacık bir âyetin içerisinde özetlemektedir! Aynı âyetin içerisinde, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan insanların, Allah’ın astları olarak görüp O’na şirk koştukları ortaklarının, yani azizlerin, velilerin, şeyhlerin, siyasi, tasavvufî ve dini liderlerin, insanın yukarıda sıralanan serüveni üzerinde bir etkisinin olup olmadığı sorulmaktadır?

 

Dünya da rızık ve makam konusunda yardımlarını, âhirette ise şefaatlerini umdukları bir takım varlıklara, aslında taşımadıkları birtakım sıfatlar yükleyerek, onların önünde elpence divan duran insanlar! Bu beklentilerinin bir bölümüne kölelik zilletine ve şirk pisliğine katlanarak dünya da, belki de bir ölçüde ulaşabilirler! Ama bu insanlar, şunu kesin olarak bilmelidirler ki, bu dünyada köleliğin zilletine ve şirkin şirretine razı olarak elde ettikleri bu basit getiriler, âhirette cehennem olarak karşılarına çıkacaktır!

 

Esasen bu ve benzeri Kurân âyetlerinden anladığımıza göre; Basit bir dünyalık adına (sıfatı ne olursa olsun) kendisi gibi âciz bir varlık olan herhangi bir insana bir takım sıfatlar yükleyerek elpence divan durup temenna eden insanlar, Allah’ı da, kesinlikle tanımamaktadırlar! Zîrâ onların, taşımadıkları halde bu insan veya başka varlıklara, Allah’a âit olan birtakım sıfatlar yüklemeleri, bu insan veya başka varlıkları şımartıp, kendilerinin Tanrı’dan rol çalmaya yeltenmelerine sebep olmaktadır! Sonunda da, kendilerine sahip olmadıkları birtakım sıfatlar yüklenen bu insanlar ve çevrelerindeki yandaşları, ellerine geçirdikleri sosyal ve siyasal güçleri kullanarak, tüm aç gözlülükleri ile Allah’ın dünyadaki tüm insanlık için yarattığı rızık kaynaklarını ele geçirip talan etmeye yeltenmektedirler! Bu durum ise, insanın inanç bütünlüğünü-gerçek dinini tahrip etmesinin yanı sıra, bir de insanın üzerinde yaşadığı yeryüzü ve çevresindeki ekolojik sistemin tahrip olmasına yol açmaktadır! İşte Aşağıdaki âyet, tam da bu durumu ifade etmektedir. Şöyle buyuruyor Yüce Yaratıcı:

 

 ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ {41}

İnsanların özgür iradelerini kullanıp, kendi elleri ile yaptıkları (yanlışlıklar) yüzünden, karada ve denizde, meydana gelen bozulma, ortaya çıkmaya başladı! Bunun sonucunda da, bu insanlar, yaptıkları yanlışlıklardan belki dönerler ümidiyle, bu kötü eylemlerinin (sadece) bir kısmının sonuçlarını tatmış olacaklardır! 30/41.

 

Bu 41. âyetle ilgili olarak, bazı müfessirlerimizin yorumlarından bir iki örneği sizlerle de paylaşmak isterim! “Günümüzde korkunç bir şekilde, (üstelik henüz kısmen) ortaya çıkan doğal çevremizdeki yoğun çürüme ve tahribat, insanoğlunun kendi eli ile yapıp ettiklerinin bir sonucudur. Bunun sebebi de, insanın katı materyalist bir temele dayanan, teknolojiyi, kendi aç gözlülüğünü ve bitmez tükenmez hırsını tatmin etmek için kullanmakta olmasıdır! Bu durum, insanlığın daha önce hayal bile edemeyeceği, bir takım felaketlere sebep olmaya başlamıştır! Toprağın, havanın ve suyun, sanayi atıkları ve şehir çöpleri yüzünden, dizginlenemeyen bir hızla kirlenip, zehirlenmesi, karada bitki örtüsü, denizlerde ve iç sularda ise insanlığı ayakta tutan ana gıda maddeleri olan su ürünlerinin kullanımını imkânsız hale getirmektedir!

 

Öte yandan, daha çok üretim ve daha çok kazanma uğruna, bitkilerin ve hayvanların genetiği ile de oynanmaktadır. Böyle bir teşebbüs, öncelikle insanın geleceğinin sigortası olan sağlıklı gen aktarımını engelleyerek insan fizyolojisinde birtakım bozulmalara da, sebep olmaktadırlar! (Yani bu durum kanser gibi bir takım tehlikeli hastalıkların hızla yayılmasını da tetiklemektedir!) Bunlara insanlar arasındaki ahlâki çürüme ve yozlaşmayı da eklediğimiz zaman, (insanoğlunun kendi eli ile kendi sonunu hazırladığını söyleyebiliriz!) Benzeri yorumlar için krş. M. Esed. Kurân mesajı.

 

Bir başka müfessirimiz ise surenin bu 41. âyetinin mesajlarını şu şekilde, aktarmaktadır: Bu âyet, insanın maddi ve manevi her alandaki sorumsuzluk ve bencilliğinin kötü sonuçlarını ifade etmektedir. Dehhâk (âyette geçen) fesat’a “su kaynaklarının zayi edilmesi ve ağaçların kesilmesi” (yorumunu getirmiştir) Kurtubî ise “suların ve havanın kirlenmesi, bunun sonucunda da kara ve deniz canlılarının neslinin yok olması, salınım gazları nedeniyle de, ozon tabakasının delinmesi, bunun sonucunda da filtre edilmeyen güneş ışınlarının (kanser gibi) ölümcül hastalıklara neden olması! (yorumunu getirmiştir).

 

Devamında ise, (ozon tabakasında meydana gelen zayıflama nedeniyle) Küresel ısınma sonucu, iklimin doğal dengesinin bozulması ve kutup buzullarının erimesi (ile dünyada su seviyesinin tehlikeli bir biçimde yükselmesi) gibi, kötü sonuçların ortaya çıkması şeklinde de yorumlar yapılmıştır! Ayrıca âyette ifade edildiğine göre, tüm bu felaketler, insanın kendisinin sebep olduğu felaketler olduğu halde, bu felaketlerin kötü sonuçlarının, sadece bir kısmının, insanlara bu dünyada tattırılacağı haber verilmektedir! Belli ki, İlâhî koruma kalkıp, insana yaptıklarının kötü sonuçlarının tümü hemen tattırılmış olsa, o zaman bu dünyadaki hayatın hemen son bulması kaçınılmaz hale gelecektir! Krş. M. İslamoğlu. Hayat kitabı Kurân.

 

Yukarıda da ifade edildiği gibi, insanoğlunun kendi elleri ile yaptıklarının (şimdilik) sadece bir kısmının sonuçlarının insana tattırılıyor olması, Rabbimizin “Halîm” sıfatının bir tecellisinden başka bir şey değildir. Bu şu demektir: Allah c.c. İnsanın bilerek ve isteyerek yaptığı kötülüklerin hiç birini yok saymıyor! Fakat ders alıp akıllarını başlarına toplayarak, yaptıkları kötülüklerden vazgeçerler ümidiyle insanoğluna, yaptığı kötülüğün, şimdilik sadece bir kısmının sonucunu tattırarak, kötülükten dönme fırsatı tanıyor. Peki, insanoğlu bu fırsatı değerlendirmez ve kötülüklerine devam ederse ne olur dersiniz? Bize göre, ne olacağı ile ilgili olarak, bu âyette şu mesajların verildiği kanaatindeyim! 

 

Öncelikle âyette geçenبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ  –Bimâ kesebet eydinnâsi” cümlesi üzerinde biraz durmamızın konuyu daha iyi anlamamız için faydalı olacağını düşünüyorum! Bu cümlenin Türkçesi “insanların kendi elleri ile yaptıkları yüzünden” demektir. İnsanın “kendi eli ile” demek de, “kendi özgür tercihi ile” demektir! Bu kavram’a özellikle dikkatinizi çekmek istedik! Bunun sebebi: Dünyadaki bozulmada, insan gibi iradeli varlıkların rolüne dikkatinizi çekmek içindir!

 

Yukarıdaki 41. âyette geçen bu ifadenin, insan eli ile dünyada başlayan bozulmanın, sonunda hangi boyutlara kadar varabileceğini düşünmemiz gerektiği ile ilgili bir mesaj da taşıdığı kanaatindeyim! Çünkü insanın doymak bilmeyen hırsı ve aç gözlülüğü yüzünden meydana gelen bu bozulma böyle devam ederse, en sonunda ihtiyar dünyamızın yaşanamaz hale gelmesinin kaçınılmaz olacağını düşünüyorum! Eğer insanın aç gözlülüğü ve doymak bilmeyen hırsı yüzünden dünya bir gün yaşanamaz hale gelirse; Bu durum, insanın kendi iradesi ile yaptıkları yüzünden dünyanın sonunu da, bizzat kendisinin getireceği anlamına gelir! Bu da, “halk kültüründe” kıyamet olarak ifadesini bulan hadisenin ta kendisidir! Bununla ne demek istediğimizin anlaşılması için Kurân’da da, geçen bu “Kıyamet “ kelimsinin biraz üzerinde durmamızın yararlı olacağı kanaatindeyim!

 

 Dünyanın yaşanamaz hale gelip yok olasına, bizim kültürümüzde her ne kadar kıyamet deniyorsa da, aslında dünyanın, önce insanın aç gözlülüğü ve hırsı yüzünden yaşanamaz hale gelmesi, sonra da, bir anda yok olması, kıyamet değil, fakat kıyamet öncesi meydana gelen müthiş bir olaydır. Çünkü kıyamet, sözlük manasından da anlaşılacağı gibi (Ayağa kalkmak kıyamda durmak, Nizam, tertip düzen, Cemâat, topluluk) gibi, yeniden bir oluşum ve ayağa kalkma projesi iken, yukarıda insan eli ile yaşanamaz hale geldikten sonra dünyanın aniden yok olması hali, bir yıkım ve yok olmayı ifade etmektedir!

 

Allah Resulünün hadislerinden de açıkça anlaşıldığına göre, Peygamberimiz as. yukarıda bahsi geçen bu dünyanın yıkılış ve yok oluşu ile ilgili olaylar için, bunlar kıyamettir demiyor. Aksine bu olaylar vuku bulmadan kıyamet kopmayacaktır diye buyuruyor. Yukarıda da ifade edildiği gibi, zâten kıyamet  (Ayağa kalkmak kıyamda durmak, Nizam, tertip düzen, Cemâat, topluluk gibi) yeniden bir oluşum projesi iken, bu olaylar bir yıkımı haber vermektedir. Örnek olarak Allah Resulünün Ebuhüreyre tarafından nakledilen bir hadisinde, (dini kültürümüzde, kıyamet alâmetleri olarak bilinen) bazı olaylar, meydana gelmeden kıyamet kopmaz buyurduğu rivayet edilmektedir![1]  Rasûlüllah’ın meydana geleceğini haber verdiği bu olaylar zinciri incelendiği zaman görülecektir ki, bu hadiseler insanlar tarafından, yani insan eli ile meydana gelecek olan hadiselerdir!

Kurân’dan anladığımıza göre: İnsanoğlunun hırsı yüzünden kendi eli ile yaşanmaz hale getirilen bu dünya, sonunda, (misyonu biten her varlık gibi) kendi varlığına otomatik olarak son verecektir! Kurân bu son verme işinin detaylarını şu şekilde ifade etmektedir! “O gün insanlar (o anın dehşet ve şiddetinden)  Havada uçuşan (sonrada kavrularak) yerlere serilen pervane kelebeklerini andıracaklardır. Dağlar ise (azim cüsselerine rağmen) atılan pamuklar gibi dört bir yana savrulacaklardır. 101/4. 5. Kurân’ dünyanın sonunu getirecek olan bu olayların adına kıyamet demiyor! Bilakis Dünyanın sonunu getiren bu müthiş olay, Kurân’da, birçok sözcükle ifade edilmiştir: Örnek olarak, bu olay bir surede “Elkâriah” olarak adlandırılmaktadır. (bkz. 101/1. 2.) Allah Resulü de bu olayların hiç birine kıyamet demiyor, fakat bu olaylar vuku bulmadan kıyamet kopmaz diyor!

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, yeniden ayağa kalkmak, yeni bir düzen-sistem kurmak manasına gelen kıyamet, bu yok oluştan sonra vuku bulacaktır! Ama halk arasındaki, anlayışa göre ifade etmemiz gerekirse, bu 41. âyette geçen İnsanların özgür iradelerini kullanıp, kendi elleri ile yaptıkları yüzünden” ifadesi, aç gözlülüğü ve doymaz hırsı yüzünden, insanın kendi kıyametini! Kendisinin gerçekleştireceğini, haber vermektedir! Bunun nasıl olacağı ise âyetin tamamında, şöyle beyan edilmektedir. “İnsanların kendi elleri ile yaptıkları yüzünden karada ve denizde meydana gelen bozulma, ortaya çıkmaya başladı! Bunun sonucunda da, bu insanlara yaptıkları yanlışlıklardan belki dönerler ümidiyle, bu kötü eylemlerinin (sadece) bir kısmının sonuçları tattırılmış olacaktır! 30/41.”  

 

Âyet metninde Karada ve denizdeki bozulmanın mâzi Fiîl kalıbı (yani dili geçmiş zamanla) ifade edilmesi bu bozulmanın, daha Kurân’ın indirildiği o dönemde başladığının işaretidir. Ayrıca bu (karada ve denizdeki bozulmayı haber veren bu âyetten yola çıkarsak, bu durum: Uzayda ki bozulmanın da, zamanla meydana geleceğinin işareti olabilir. Şöyle ki! İnsanlığın ilk başlangıcı ve varlığını devam ettirebilmek için, ihtiyaçlarının karşılanmasında uğraşı alanı olarak ilk önce karayı, yani toprağı, daha sonraları ise denizleri seçtiğini biliyoruz. Bu ihtiyaçların çeşitlenerek artması, insanlığın daha sonraları geliştirdiği imkânları kullanarak uzaya, yani gökyüzüne, yönelmesine de sebep olmuştur ve bundan sonra ise çok daha fazla olacaktır da! Dolayısı ile bundan sonra gökyüzündeki bozulmaların da yine insan eliyle artarak devam edeceği varsayılmaktadır!

 

Böylece bozulmadaki sıralama, âyette belirtildiği gibi önce karada, sonrada denizlerde başlamış, daha sonraları ise gökyüzünde devam edecek demektir. Ayrıca, bu bozulmanın, insanın eylemleri ile son saat, yani (halk arasındaki anlayışa göre) kıyâmet arasında, bir sebep sonuç ilişkisinin var olduğu kanaatindeyim![2]  Görüldüğü gibi, bu 41. âyette insanların kendi elleri ile yaptıkları (kötülükler) yüzünden, yaşadıklar dünyada meydana gelen bozulma ve sonuçları ile ilgili olarak, hem bilgi verilmiş, hem de uyarı yapılmıştır! Verilen bu bilgi ve yapılan uyarıdan sonra, şimdi de, tarihi süreçte bu uyarıya kulak asmayan insanların, ibretlik sonlarının nasıl olduğu konusunda bilgi edinmemiz ve ibret almamız için şöyle buyurulmaktadır:

 

قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلُ كَانَ أَكْثَرُهُم مُّشْرِكِينَ {42}

(Ey elçi, ey muhatap) De ki, yeryüzünü dolaşıp, çoğunluğu, (Allah’ın astları olarak gördüğü bazı kişi ve varlıkları), Allah’a eş ve ortak koştukları için müşrik olan (ve Kurân’ın yaptığı yukarıdaki uyarıları da gözardı eden) sizden önceki insanların sonlarının nasıl olduğunu bir görünüz! 30/42.

 

Bu 42. âyet مُّشْرِكِينَ  – Müşrikîn” kelimesi ile bitmektedir. Bu kelimenin Türkçesi, “şirk koşanlar” demektir. Bu kavram, Kurân’daki negatif kavramların başında gelen ana kavramlardan biridir! Fakat bizim dini kültürümüzde bu kavram, yanlış anlaşılan Kurân’î kavramlardan da biridir! Şöyle ki bizim kültürümüzde “Müşrik” denince sanki Allah’ın varlığını ve birliğini hiç kabul etmeyen, buna karşılık, taştan ağaçtan metalden yapılmış olan bir kısım varlıkları Allah yerine koyup onlara tapan insanlar aklımıza gelir.

 

Oysaki Kurân’a göre müşrik, böyle bir insan değildir! Kurân’a göre müşrik: Allah’ın varlığını ve Yaratıcı tek Tanrı olduğu gerçeğini kabul etmesine rağmen; Azizler, Veliler, dini veya tasavvufi cemaat liderleri, veyahutta siyasi liderlerden herhangi birinde veya bunların sembollerinde,[3] Allah’a âit olan sıfatlardan bir kısmının veya tamamının, var olduğunu iddia ve kabul eden kişidir. Bu müşriklerin yaptıklarına işe ise Kurân’ “şirk” demektedir! Onun için gerek tarihi süreçte, (yukarıdaki âyette olduğu gibi) gerekse de günümüzde, kullanılan “müşrik” ifadesini, Kurân’da yüklenen manaya göre değerlendirirsek hataya düşmeyiz! Aksi takdirde çok büyük hatalara sürüklenmemiz kaçınılmaz olacaktır! Kurân’da geçen “şirk” kelimesi, Yüce Yaratıcının Kâinat üzerindeki, hâkimiyyet ve mutlak otoritesini, bölüp parçalayarak, bu otorite ve yetkinin bir kısmını, bazı insanların Allah’ın astları olarak kabul ettikleri Azizler, Veliler, dini, siyasi yahutta tasavvufi liderler vs..’den  biri veya birkaçı ile paylaştırmalarıdır! İşte Kurân’da geçen “şirk” ifadeleri, bunu söylemektedir! Yoksa şirk demek, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmemek demek değildir.[4]

 

Âcizâne bu 42. âyetin şu mesajları da içerdiği kanaatindeyim! Birinci mesaj: Allah bir Müslüman olarak bizlerin, geçmişteki insan topluluklarının bıraktıkları eserleri izleyip ibret almamız için yeryüzünü dolaşmamızı istemektedir! Âyetin ihtiva ettiğini düşündüğüm ikinci mesaj da ise; Geçmişte yaşamış olan insanların değer yargıları ve yaşadıkları hayatları hakkında bazı enteresan bilgilerin de verilmiş olduğunu görüyoruz! “Buna göre, geçmişte yaşamış olan bazı insanlar, kısacık dünya hayatında bir parça maddi refah için, âdetâ güce taparak, bütün insanî ve manevi değerlerini kaybedip şirk bataklığına saplanarak, sanki kendi kendilerini yok etmişlerdir!”

 

Âyetin verdiği mesajlar şöyle devam etmektedir: Geçmişte sizden çok daha güçlü olan bu insanların bedenleri şimdi bir toz yığınından başka bir şey olmadığı gibi, halkın malını gasp ederek yaptıkları sarayları, köşkleri de, toprak altındaki kalıntılardan başka bir şey değildir. Yani bu insanların, yaşadıkları dönemde, kendilerinin malı olduğunu iddia ettikleri yeryüzünü, devamlı olarak ellerinde tutmaya güçleri yetmemişti!

 

Öyleyse! Ey bugünün muktedirleri! “Sizin yarınınız da, onların bu gününden farklı olmayacaktır! Onun için bugünün insanları olarak bizlere de, “arkanızdaki güce güvenerek, haksızlık-hukuksuzluk yapmayın! Yalan söylemeyin! İftira atmayın! Yolsuzluk yapmayın! Kamu malını zimmetinize geçirmeyin! Çalmayın! Rüşvet alıp vermeyin ve sakın ha öldürmeyin!” Mesajları verilmektedir! Yeryüzünü fesada veren, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan insanların yeryüzünde yapmakta oldukları tahrîbat ve sonuçları bu şekilde ifade edildikten sonra, şimdide sorumluluk duygu ve bilinci taşıyan insanlara şu şekilde hitap edilmektedir:

 

 فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ الْقَيِّمِ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لَّا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللَّهِ يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ {43} مَن كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِأَنفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ {44}

(Onlar yeryüzünü fesada verip, Allah’a eş ve ortak koşmaya da, devam ededursunlar!) Fakat  (ey sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden muhatap) sen Allah’ın vaadetmiş olduğu geriye dönüş mümkün olmayan o gün gelmeden önce, yüzünü, esaslarını Vahyin tespit ettiği gerçek fıtrat dinine dön! (Çünkü) Allah’ın vaadettiği o gün, onlar bölükler parçalar-guruplar halinde hak ettikleri (cehennemdeki) yerlerine yerleştirileceklerdir!

 

(İşte böylelikle) Kim ki nankörlük yapıp gerçeğin, hakkın-hukukun üstünü örtmüşse, yaptığı nankörlüğün sorumluluğuna katlanmış olacaktır! Ve kim de, adalet, hak ve hukuk’a uygun ıslah edici eylemlerde bulunursa, kendisi için iyi bir hazırlık yapmış olacaktır! 30/43. 44.

 

 لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِن فَضْلِهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ {45}

Sonuçta O’ (Allah) Kendisine inanıp güvenerek, inancının gereği olan ıslah edici eylemlerde bulunanları, kendi lütfünden ödüllendirecektir! (Öbür yandan) O’ Allah, nankörlüğü hayat tarzı haline getirmiş olan inkârcıları ise kesinlikle sevmez! 30/45.

 

Bu âyetler, insanoğlunun dünyada başına gelen bela ve musibetlerin, Yüce yaratıcının ezelde yazdığı bir kaderden-alınyazısından veyahutta fıtrattan dolayı başlarına gelmediğini haber vermektedir. Bilâkis dünyada insanların başlarına gelen musibetlerin, onların kendi özgür tercihleri sonucu elleri ile yaptıklarının bir sonucu olarak başlarına geldiğini haber vermektedirler! Fakat bu âyetlerden anladığımıza göre; İnsanların dünyada sebep oldukları bozulmadan dolayı başlarına gelen bu bela ve musibetlerin, yaptıklarının sadece bir bölümünün karşılığı olduğudur. (bkz. 30/41.) Daha sonra gelen âyetlerde ise, dünyadaki dengenin bozulmasına sebep olan, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insanların, esas cezayı âhirette görecekleri haber verilmektedir. (krş. 30/43. 44.) Daha sonra gelen âyette ise sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden insanların hak ettikleri ödüllerinin bir kısmını bu dünyada alsalar da, esas büyük ödülün âhirette (cennet) olacağı beyan edilmektedir! (krş. 30/45.) 

 

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Bu vesile ile idrak ettiğimiz Kurân ayı Ramazanın gelişini, insanlığın kurtuluşuna vesile olması dileğiyle tebrik ediyorum.

 

(Gelecek yazımızda, Rûm, Roma-Bizans sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)                                          

                         Yaşar GÜLAÇTI. 06 Haziran. 2016. (1 Ramazan 1437.)  K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] (bkz. Buhârî tercümesi; Tecrîd’i sahih 12, cild hadis no 2123. Diyanet işleri başk. Yay.

[2] Bu konu ile ilgili daha fazla bilgi için bkz. N E V A 21. Elkâriah suresi ve düşündürdükleri adlı yazımız:

 

[3] Sembol: Bir varlığın, bir kişiliğin bizzat kendisi değil de, o varlığın o kişinin yerine sembolik olarak, insanlar tarafından yapılan, taştan, ağaçtan veya metalden yapılmış veya fiziken var olmasa da, sembolik olarak var olduğu kabul edilen varlıklardır. Bunları da, putlar ve tâğutlar olarak iki kısma ayırabiliriz!

 

 [4] Ayrıca bu şirk kelimesinin kökünden türetilen “Şirket” kelimesi de üzerinde dikkatle durulması gereken bir kavramdır! Yukarıdaki 41. âyette geçen ““İnsanların kendi elleri ile yaptıkları yüzünden karada ve denizde, bozulma meydana gelmeye başladı! Bunun sonucunda, yaptıkları yanlışlıklardan dönerler ümidi ile kötü eylemlerinin (sadece) bir kısmının sonuçlarını tatmış olacaklardır! 30/41.” İfadelerinde geçen, dünyadaki bozulmanın sebebi olarak görülen bu insanların büyük çoğunluğunun, bugün şirket adı altında bir araya gelen insanlar olduğunu unutmayalım! Çokuluslu şirketler şeklinde karşımıza çıkan bu insanların, Allah’ın yeryüzünde tüm insanların faydalanması için yarattığı kaynakları, tehdit, rüşvet veya şantaj yolu ile bir şekilde ele geçirerek, daha fazla kâr etmek için yerküreyi nasıl delik-deşik ederek yaşanmaz hale getirdikleri, artık yadsınılamayacak bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır! Bu gün insanlık, yeryüzünde şirket adı altında bir araya gelen bu insanların estirdikleri bir çeşit şirk’et terörü ile karşı karşıyadır!

 

Bu durum tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de, devam etmektedir. Bir kısmı (halk arasındaki söyleniş şekli ile) mücâhitlikten mütâitliğe (kelimenin aslı müteahhitlik’tir) terfi eden insanlar tarafından kurulan bu şirketler, kamu otoritesini de bir şekilde ikna edip arkalarına alarak, nüfusun geneline âit olan, ülke kaynaklarını hercü-merc etmektedirler! Ülke insanının ortak malı olan akarsu kaynaklarını, gölleri, denizleri, ırmakları, kıyı, orman, sayfiye yeleri ve yaylaları, daha çok para kazanma hırsı ile delik-deşik ederek tabiatın dengesini bozmaktadırlar! Yerkürede var olan âhengin habercisi olan, kuşların ötüşü, böceklerin cırıltısı, arıların ve kelebeklerin kanat çırpışları, sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden insanlara Yüce Yaratıcıyı hatırlatıp huzur verirken, bu durum, daha çok kazanma, daha fazla hükmetme, hırsı ile gözü dönmüş bu insanlar için hiç bir şey ifade etmemektedir! Allah’ın tüm insanlık âilesinin yararlanması için yarattığı bu yeryüzü kaynakları üzerindeki bölünmez otoritesini, bölüp parçalayarak, âdetâ şirk işleyen bu bir avuç şirket sahibi insanların, daha fazla kâr etme uğruna, dünyayı fesada vermelerine daha ne kadar göz yumulacaktır? Böyle giderse korkarım ki, bu bir avuç insanın aç gözlerini doyurmak için yaptıkları tahribat sonucu, yeryüzünde meydana gelen bozulmanın faturasını tüm insanlık ödemek zorunda kalacaktır!    

Yazarın Diğer Yazıları