NEVÂ, 50/IX.

 

NEVÂ, 50/IX.

RUM SURESİ VE DÜŞÜNDURDÜKLERİ! (devam)

ALLAH’IN SİZLER İÇİN İNDİRDİĞİ ÂYETLERİ BİR DÜŞÜNÜN!

 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 وَمِنْ آيَاتِهِ أَن يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذِيقَكُم مِّن رَّحْمَتِهِ وَلِتَجْرِيَ الْفُلْكُ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِن فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ {46}

Sizlere rahmetini tattırmak için (yağmurun) müjdecisi olan rüzgârları[1] önden göndermesi ve bunun sonucu olara, koyduğu fizik yasaları sayesinde[2] kocaman gemilerin de, yüzmesi, O’ (Allah’ın) sizler için ibretlik işaretlerindendir.[3] İşte bu sayede umulur ki, O’nun sizlere olan lütfünden payınızı almak için uğraşanlardan ve şükredenlerden olursunuz! 30/46.

 

آيَاتِهِ  وَمِنْ  – Ve min âyâtihi” yani “O’nun âyetlerindendir” demektir. Kurân’ı Kerîm’de defalarca geçen bu “Âyât” kelimesi, “Âyet” kelimesinin çoğuludur. Lügat manasına gelince: Bu kelime, Alâmet, İz, İşaret, Bakınca göze batan yükselti, Topluluk, Cemâat ve varlıkların birini diğerinden ayırmaya yarayan her çeşit özellik gibi manalara gelmektedir. Harflerin bir araya gelip, topluluk yani cemâat oluşturarak, Kurân’ın, en küçük birimlerini oluşturdukları ve bu birimlerin birini diğerlerinden ayırmış olduğu için, Kurân’ın bu en küçük birimlerine de, âyet denilmiştir. (Ahterî+Lisanul’Arap)

 

Yukarıda yapılan âyet tarifini, tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu Rûm suresinin 46. âyeti bazında ele alırsak; Yüce yaratıcı tarafından burada, insanoğluna iki yönlü bir mesajın verildiği kanaatindeyim! Rabbimizin âyât kavramı ile burada, öncelikle bizim sünnetullah olarak bildiğimiz, Yüce yaratıcının vazettiği fizik ve tabiat kanunlarını kastetmiş olduğunu görüyoruz! Şöyle ki, Kurân’ın muhtelif âyetlerinde ölü toprağın canlanması için gökten indirilen yağmur, Allah’ın âyeti ve rahmeti olarak nitelendirilmektedir! Bu âyetin metninde yağmuru ifade eden bir kelime geçmemesine rağmen, genellikle yağmurun habercisi olarak kabul edilen rüzgâr, Allah’ın âyeti ve rahmeti olarak nitelendirilmektedir.

 

Yüce yaratıcı tarafından burada, insanoğluna verilen iki yönlü mesajın ikinci yönüne gelince: Kurân’da geçen bu tür âyetlerde, teşbih metodu kullanılarak muhataplara, çok daha önemli olan bir takım mesajların da verilmekte olduğu kanaatindeyim! Eğer bu gibi âyetlerde teşbih yolu ile verilen bu türden mesajları alabilirsek, Vahyin en son, en mükemmel ve güvenebileceğimiz tek kaynak olan Kurân’ı anlamamız konusunda bize yardımcı olacağı düşüncesindeyim!

 

Şöyle ki, burada yapılan teşbihe göre, Allah’ın rahmeti olarak nitelenen yağmur, Vahye yani Kurân âyetlerine benzetilirken, yağmur mahrum kaldığı için çatlamış-kurumuş ölü topraklar da, hak ve hakikatten uzaklaştıkları için âdetâ kararıp kuruyarak ölen insan gönlüne benzetilmektedir. Yağmurun ölü toprağı diriltip canlandırması nasıl ki Allah’ın rahmetinin eseri ise, kararıp kuruyan insanlığın vicdanını, gönlünü canlandırmak için indirilen Kurân’ın âyetleri ve o âyetleri tebliğ etmek için Allah’ın elçiler görevlendirmesi de, Yüce Yaratıcının rahmetinin eserinden başka bir şey değildir. Yukarıdaki âyetle ilgili olarak bizim yapmaya çalıştığımız bu tespit’e, bir sonraki âyette de, işaret edildiği kanaatindeyim! Bahsedilen o âyette şöyle buyuruyor Yüce Yaratıcı: 

 

 وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلاً إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ {47}

( Ey elçi! Ey Muhammed) Senden önce de, kendi halklarına içlerinden nice elçileri göndermiştik! O’ elçiler de, kendi toplumlarına apaçık kanıtlarla, delillerle gelmişlerdi! (Buna rağmen, kendi elçilerini yalanlayan) o cürüm sahiplerine yaptıklarının acı sonucunu tattırdığımız gibi, (Bize) inanıp güvenenlere de yardımcı olmak, yine Bizim üstlendiğimiz bir görevdir! 30/47.

 

بِالْبَيِّنَاتِ  – Bil Beyyinât” Yani “Apaçık kanıtlarla, delillerle,demektir. Kurân’ı Kerim’de bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile 54 defa geçen bu “Beyyinât” kelimesi ile mecâzî olarak, öncelikle Allah’ın insanlara yol göstermek için indirdiği ve görevlendirdiği elçileri (Peygamberleri) aracılığı ile de, insanoğluna tebliğ ettirdiği, tarihi süreçteki tüm Vahyin, yani ilâhî kitapların âyetleri kastedilmektedir. Bu âyeti güncellediğimizi düşünürsek, o zaman da, burada Kurân’ın bütün âyetlerinin kastedilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca müfredi, yani tekili “Beyyineh” olan bu “Beyyinât” kelimesinin, lügatte, Açığa çıkmak, apaçık olmak, her çeşit açık-seçik delil ve kanıt gibi manalara da geldiğini unutmayalım!

 

 “الْمُؤْمِنِينَ  – El Müminîne” Yani “İnanıp güvenenler demektir.” Bu âyeti günümüzdeki İslam dünyasını oluşturan Müslümanlar, daha doğrusu Müminler, yani inanıp güvenenler açısından değerlendirdiğimiz zaman, kişinin aklına şu sualin gelmesi, kaçınılmaz gibi görünüyor: “Mademki Allah Müminlere, yani inanıp güvenenlere yardımcı olmayı, bir görev olarak kendi üzerine yazmıştır; Öyleyse günümüz Müslümanlarına, Müminlerine neden yardımcı olmamaktadır?”[4]. Zerre kadar sorumluluk duygu ve bilincine sahip olup, kendisini de Müslüman-mümin olarak gören her insanın, kafasını çatlatırcasına bu sorunun cevabını ve ortaya çıkan durumu düşünmesi ve bu soruyu kendi kendine mutlaka sorması lazımdır!

 

Aslında Yüce Yaratıcının Müminler için vaadettiği bu yardımı, defalarca gerçekleştirdiğini bize yine Kurân âyetleri haber vermektedir. Örneğin Bedir savaşında maddi kuvvet açısından düşmanlarından çok daha zayıf durumda olan müminlerin Allah tarafından desteklendiğini Kurân şu şekilde ifade etmektedir:  “(karşıdaki düşmana attığın zaman, (o ok’u sanki) atan sen değildin! Asıl Allah attı. Zîrâ O’ Kendisine inanıp-güvenenleri, sonucu güzel biten bir sınava tabi tutmak için (bu şekilde desteklemektedir” krş. 8/17. Burada müminlerin düşmana savaş esnasında attıkları oklarının çok yüksek isabet kaydetmesindeki İlâhî desteğin kastedilmiş olduğunu düşünebiliriz!

 

Soru içinde suru! Yani biz yukarıdaki soruya cevap arayıp dururken aklımıza şu bir dizi soru daha gelmektedir! Yüce Yaratıcı’ nın verdiği sözden geri dönmeyeceğine[5] ve daha önce de, defalarca darda kalan Müslümanlara-müminlere yardım ettiğine göre, günümüz Müslümanlarına-müminlerine acaba Yüce Yaratıcı neden yardım etmiyor veya etmez? Yeryüzünün yer altı ve yer üstü kaynakları açısından en güzel ve en zengin coğrafyasında yaşamalarına rağmen, İslam topluluklarının bu günkü perişan halini Allah’ın müminler için vaadettiği yardım sözü ile nasıl izah edebiliriz? Sizce burada bir anormallik yokmu dur?

 

Bu sorulara aklı başında olan bir insanın, “hayır” cevabı vermesi mümkün değildir! Şimdi kalkıpta, “Efendim, dünya zaten müminin zindanı, kâfirin cennetidir” gibi, sıhhat derecesi oldukça tartışmalı bir takım hadislerle veya dünyanın yalan olduğunu söyleyerek gerçeğin tam zıddı olan bir takım ifadelerle[6] kendimizi kandırmanın âlemi yoktur, diye düşünüyorum! Bir taraftan Kurân’da yüce Yaratıcının müminler için vaadettiği yardım sözü karşımızda dururken, öbür yandan dilleri ile iman iddiasında bulunan Müslümanların gerek tarihi süreç içerisinde, gerekse de günümüzdeki perişan durumlarının bir izahının olması gerekmez mi?

 

Bizce bunun sebebi: Ne Kurân’daki Allah’ın müminlere yardım vadini içeren âyetlerdedir ve ne de, müminlerin yaşadıkları zaman ve mekândadır. Üstelik Yüce Yaratıcı müminler için vaadettiği yardım sözünü de unutmuş veya verdiği sözden vazgeçmiş falan da değildir! Problem, dilleri ile mümin olma iddiasında bulunan Müslümanların samimiyet derecesi ile ilgilidir! Yani Rabbimizin Kurân’da vaadettiği İlâhî destekten mahrum kalan Müslüman kitleler, iman etmenin, dil ile ifade edilen bir sözden ibaret olamayıp, bir eylem, bir fiil olduğunu bir türlü kabul etmek istemedikleri için, böyle bir sonuçla karşılaşmışlaradır! Bu şekildeki bir kanaat, bizim şahsi kanaatimiz olmayıp, Rabbimizin Kurân aracılığı ile insanlığa tebliğ ettiği İlâhî bir beyanın yansımasından başka bir şey değildir. “Zîrâ Yüce Yaratıcı, insanların iman iddialarını, sadece ağızlarından çıkan sözlerle değil, fiil ve eylemleri ile ölçmektedir. krş. 29/2. 3.”

 

Kısacası gerek tarihi süreçteki, gerekse de günümüzdeki Müslüman kitlelerin, bu dünyada kendilerine vaat edilen İlâhî yardımdan mahrum kalmalarının sebebi, bizzat kendilerinin bir türlü eyleme dönüştüremedikleri iman iddialarıdır! Bizim kültürümüzdeki “Âyinesi iştir kişinin, lâf’a bakılmaz” özdeyişin de olduğu gibi, Rabbimiz de, bizim sözümüze değil işimize bakarak, bize vaadettiği yardım sözünü değerlendirmektedir! Rabbimizin bu değerlendirmesine göre, sonuç: Eylemin yerine sadece söylemle mümin olmayı yeterli gören Müslümanların, vaadedilen İlâhî yardımdan mahrum kalmaları şeklinde tecelli etmektedir!  Bizim bu tespitlerimizin kaynaklarından biri de bundan sonraki âyetlerde Rabbimizin kendisini sadece sözle değil, fiilleri (yani İlâhî eylemleri) vasıtası ile bizlere tanıtıyor olmasıdır. Şöyle buyuruyor Yüce Yaratıcı:

 

 اللَّهُ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَاباً فَيَبْسُطُهُ فِي السَّمَاء كَيْفَ يَشَاءُ وَيَجْعَلُهُ كِسَفاً فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهِ فَإِذَا أَصَابَ بِهِ مَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ{48} وَإِن كَانُوا مِن قَبْلِ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْهِم مِّن قَبْلِهِ لَمُبْلِسِينَ{49} فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ {50}

ALLAH! Bulutları gökyüzünde sürüp, istediği şekilde yayıp dağıtsın diye rüzgârları gönderip, Sonra da onları yarıp parçalayandır! İşte (ey insanoğlu) sen o bulutların içinden yağmurların boşaldığını görürsün. Arkasından birde bakarsın ki, O’ rahmetini kullarından dilediği kimselere isabet ettirmiyor mu? İşte o zaman, onların sevinçlerini görmeye değer! Hâlbûki aynı insanlar, yağmur yağmazdan önce, büyük bir ümitsizlik içinde kıvranıp duruyorlardı!

 

 (Ey insanlık âilesinin bir ferdi olan muhatap!) Allah’ın sevgi ve merhametinin yeryüzüne yansımalarına bir bak; O’ Allah’ın rahmet ve merhametinin yeryüzüne yansıması (olan yağmurun yağması) sonucunda, ölmüş olan toprağın tekrar nasıl diriltildiğini, bir gör! Hiç şüphen olmasın ki, (O’ Allah’ın sevgi ve merhameti, günü gelince) ölüleri de, işte böyle diriltecektir! Zîrâ O’nun her şeye gücü yeter! 30/48. 49.50.

 

Surenin 46. âyetinde biraz mücmel olarak değinilen, rüzgâr, bulut ve yağmur metafor’unun tekrar, fakat bu defa çok daha detaylı bir şekilde ele alındığını görüyoruz! Çünkü bu konu insanoğlunun psikososyal yönden, ayakta kalabilmesi ve yeryüzünde hayatın sulh ve sükun içinde devam edebilmesi için son derece önemli olan, vahyi anlamazın en etkili metotlarından biridir. Kurân’da sıkça başvurulan, yağmur ve vahiy arasındaki bu metafor, bir yandan fiilen yeryüzündeki hayatın döngüsünü hakiki manada ifade ederken, öbür yandan da, bu hayat döngüsünün önemli bir parçasını teşkil eden iradeli varlıkların, (örneğin insanın) Yüce Yaratıcı ile arasındaki, diyalog ve haberleşmeyi sağlayan Vahyin fonksiyonunu mecazen ifade etmektedir!  

 

Kısaca belirtmemiz gerekirse, bu âyetlerde de Allah’ın âyeti ve rahmeti olarak kullanılan rüzgâr[7]ve yağmur kavramlarının iki anlamda kullandığı ortaya çıkmaktadır. Buradaki “Riyah” yani enerji, rüzgâr ve arkasından gelen yağmur ile ilgili olarak verilen birinci mesajın, Rabbimizin insanlığı uyarmak için inzal buyurduğu, vahyin enerjisini ifade eden mesajları içeren, Kurân âyetleri olduğu anlaşılmaktadır! Burada yağmur, rüzgâr ve vahiyle ilgili olarak yapılan ikinci metaforda ise; Yüce Yaratıcının küresel olarak yeryuvarlağında yaratmış olduğu, hayatın devir daimi için gerekli olan, rüzgârın enerjisi ve yağmurun fonksiyonunu beyan ettiği görülmektedir.

 

Yüce Yaratıcının bulutları sürükleyip dağıtacak rüzgâr enerjisini göndermesi ve bunun sonucunda da yağmurları indirmesi gibi, yeryüzünde cereyan eden hadiselere biz tabiat âyetleri diyoruz! Buna karşılık Kurân, Yaratıcının topluma ve tabiata dair evrendeki tüm fizik olaylarına ve yerküredeki tüm sosyal yasalara, Sünnetullah (yani Allah’ın sünneti) olan kevnî âyetler demektedir. Ve Rabbimizin beyanına göre de, bu sünnetullah’ın yani Yüce Yaratıcının koyduğu fizik-tabiat ve sosyal yasaların hem değişmeyeceğini ve hem de bozulmayacağını haber vermektedir. (bkz. 17/77. 33/62. /48/22. 23. ve 35.) Bu 48. âyette Yüce yaratıcının kendisini tanıtırken, ALLAH! Bulutları gökyüzünde sürüp, istediği şekilde yayıp dağıtsın diye rüzgârları gönderip, Sonra da onları yarıp parçalayarak yağmuru yağdırıp ölü toprağı diriltendir!” 50. Âyette ise “O’ Allah’ günü gelince, tıpkı bunun gibi ölüleri de, diriltendir!” şeklinde, fiil ve eylemleri ile kendisini tanıtıyor olmasının, biz insanlar için iki mesaj taşıdığı kanaatindeyim!

 

Birinci mesaj: Ey insanlar! Ben Yüce Yaratıcı Allah c.c. olarak kendimi sizlere tanıtırken, nasıl fiil ve eylemlerimle (sıfatlarımla) tanıtıyorsam, sizde kendi imanınızı-mümin ve Müslüman olmanızı, sözle değil, aksiyon, eylem ve amellerinizle ispat ediniz! Aksi takdirde sadece dilinizle ifade ettiğiniz, mümin olma yani iman etme iddianız havada kalır! Sonuçta da, Allah’ın müminler için vaadettiği o yardımdan mahrum kalırsınız!

 

İkinci mesaj: Ey insanlar! Ben sonsuz gücün sahibi Yüce Yaratıcı olarak! Bu gücümü koyduğum, sünnetullah yasalarına uyarak sınırladığım gibi, siz de (devlete âit vs..) gücü elinize geçirdiğiniz zaman, kontrol ettiğiniz o gücü sınırlamak için kendiniz birtakım yasalar koyunuz ve koyduğunuz o yasalara da ilk önce kendiniz (ve yandaşlarınız) uyunuz! Hatta bu durum sizin ve yandaşlarınızın aleyhine dahi olsa! (krş. 4/135.)

 

Kurân’da sünnetullah olarak isimlendirilen, insanlar tarafından ise, tabiat kanunları ve sosyal yasalar olarak ifade edilen tüm bu yasalar, Rabbimizin tutarlılığının bir ifadesi olarak Kurân’da yerini almıştır. Eğer Yüce Yaratıcının koyduğu bu sünnetullah olarak isimlendirilen tabiî ve sosyal yasalar olmasaydı, Evrende tam bir başıbozukluk ve kargaşa hüküm sürerdi! Ayrıca Kurân’da “Allah’ın takdiri” diye bir kavram da geçmektedir ki! Bu kavram, ölçüsüzlüğün zıddı olarak Yüce Yaratıcının her bir işi, bir ölçüye bir plana, bir kader’e bir yasaya göre yaratmasının beyanıdır!

 

Örneğin: Rüzgârların nem yüklü bulutları taşıması, şartları oluştuğu zaman bulutlarda bulunan bu nem’in, yağmur olarak yere inip, ölü toprağı canlandırması, suyun yüz derece de kaynayıp, sıfır derece de donması, ısınan havanın genişlemesi ve hafifleyerek yükselmesi, Yüce Yaratıcının koyduğu bu sünnetullah denilen tabiat yasaları sayesinde meydana gelmektedir! Eğer Yaratıcının koyduğu sünnetullah denilen bu tabiat yasaları olmasaydı; Akşam batan güneşin sabahleyin tekrar doğmasının, sona eren yaz mevsiminin ardından, kış ve yaz döngüsü şeklinde mevsimlerin değişmesinin bir garantisi olamazdı! Suyun toprağı canlandırmasının, ateşin yakmasının, yemek yiyince doyacağımızın, akşam insan olarak yatağa girince sabah yine insan olarak kalkacağımızın hiçbir garantisi olamazdı! Tüm bunların Allah’ın koyduğu ve adına sünnetullah denilen, tabiat, doğa ve sosyal yasalar çerçevesinde cereyan ettiğini unutmayalım![8]

 

Kurân’ın sünnetullah olarak isimlendirdiği, Allah’ın koyduğu fizik ve sosyal yasalar çerçevesinde cereyan eden bir takım olayları-âyetleri beyan eden bu İlâhî uyarılara vahyin muhatabı olan insanlar kulak asmazlarsa, sonuç ne olur? Veyahutta bu uyarılar kimlere fayda verir veya kimlere fayda vermez? Tüm bu soruların cevabını, bu Rûm suresinin bundan sonraki âyetlerinin tefsir ve yorumunu yaparken vermeye çalışacağız, inşallah!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bir kere daha diyoruz ki, bu konudaki son söz: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Ve bu fırsatın değerlendirilmesinin de, tüm insanlık gibi, bizim için de, hayırlara vesile olmasını, Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ediyorum!

(Gelecek yazımızda, Rûm, Roma-Bizans Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

Yaşar GÜLAÇTI. 13 Haziran. 2016. (08 Ramadan 1437) Hartlap köyü  K.MARAŞ.               yasargulacti@hotmail.com

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Bazı istisnaları olmakla beraber, genellikle Kurân’ da, ikiside rüzgârı ifade eden, “riyah”  kelimesi, rahmet ve bereket taşıyan rüzgârları ifade etmek için kullanılmıştır! Buna karşılık “rîh” kelimesi de, bela ve musibet taşıyan rüzgârları ifade etmek için kullanılmıştır! (Benzeri yorumlar için bkz. M. İslamoğlu)

 

[2] LâfzenO’nun emri ile”

 

[3] Lâfzen “O’nun âyetlerindendir.

 

[4] Bizim kendi kendimize bu suali sormamızın haklı nedenleri olduğunu kimse inkâr edemez! Zira bugün Müslüman coğrafyasında yaşayan ve kâhir ekseriyeti Müslüman olan milyonlarca insan, yaşadığı toprakları, evini-barkını terk ederek bir batı ülkesine (aslında buna Hıristiyan ülkesine demek daha doğru olur) ulaşmak için kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar yollara düşmüş durumdadır! Her gün onlarcasının Akdeniz ve Ege’nin mavi sularından cesetleri toplanmaktadır! Artık Akdeniz ve Ege denizinde, çırpınan dalgalar, deniz kabuklarını değil, insan cesetlerini, özelliklede günahsız-masum çocukların cesetlerini sahile vurmaktadır!

 

[5] Krş. 14/47.

 

[6] Çünkü yüce yaratıcı, sizin yalan dediğiniz o dünyayı da, tüm Kâinât gibi hak ve gerçek olarak yarattığını beyan etmektedir. Bkz. 30/8. 45/22.

 

[7] Lâfzen “Riyah” kavramının.

 

[8] Allah insanın iradesi ile Allah’ın iradesinin birleştiği bazı oluşumları dahi yaratma fiili üzerinden kendisine bağlamaktadır! (krş. 56/59. 71.)

 

Yazarın Diğer Yazıları