NEVÂ, 50./X.

 

NEVÂ, 50./X.

RUM (ROMA-BİZANS) SURESİ VE DÜŞÜNDURDÜKLERİ! (devam)

BU İLÂHÎ ÇAĞRIYA SIRT DÖNENLER VE BİRDE ÖLÜLER, İLÂHİ DAVETİN ÇAĞRISINI DUYAMAZLAR!

 

Bir önceki makalemizi, “Kurân’ın sünnetullah olarak isimlendirdiği, Allah’ın koyduğu fizik ve sosyal yasalar çerçevesinde cereyan eden bir takım olayları-âyetleri beyan eden bu İlâhî uyarılara vahyin muhatabı olan insanlar kulak asmazlarsa,  bu uyarılar “kimlere fayda verir veya kimlere fayda vermez?” Tüm bu soruların cevabını, Rûm suresinin bundan sonraki âyetlerinin tefsir ve yorumunu yaparken vermeye çalışacağız, inşallah!” şeklinde bitirmiştik, işte o cevaplar:

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 وَلَئِنْ أَرْسَلْنَا رِيحاً فَرَأَوْهُ مُصْفَرّاً لَّظَلُّوا مِن بَعْدِهِ يَكْفُرُونَ{51} فَإِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاء إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ {52} وَمَا أَنتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَن ضَلَالَتِهِمْ إِن تُسْمِعُ إِلَّا مَن يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُم مُّسْلِمُونَ {53}

Şayet (Allah’ın indirdiği rahmeti olan yağmur sayesinde yetişen) onların mahsullerinin üzerine bir yakıcı rüzgâr[1] (sam yeli) göndermiş olsak; O zaman o mahsullerinin sararıp yok olduğunu görürler ve ellerinden bir şey gelmediği için bir taraftan bu duruma boyun eğerlerken, Öbür taraftan da, (işler yoluna girince, tekrar) nankörlüğe devam edip dururlardı![2]

 

(Ey elçi! Ey muhatap!) İşte bu yüzden[3] sen, ölülere sesini duyuramadığın gibi, bu İlâhî davet’e sırtını dönüp gidenlere de sesini işittiremezsin! Esâsen sen, gerçeğe gözlerini kapatmış olanları düştükleri sapıklıktan çıkartma gücüne de, sahip değilsindir! Senin uyarı ve ikazlarını, ancak bizim âyetlerimize inanıp, güvenmek isteyenler duyarlar! Zâten sonunda da, onların İlâhî otoriteye teslim olduklarını (görürsün)! 30/ 51. 52. 53.

 

Bu âyetler de, Yüce Yaratıcı tarafından, insanoğlunun benliğine yerleştirilmiş olan, “iyiyi ve kötüyü tanıyıp, sorumlu veya sorumsuz davranma yeteneği (krş. 91/8.)” olarak ifade edebileceğimiz bir kavramla ilgili olarak, bazı davranış örneklerinin sıralandığını görüyoruz. Bu kavram, tüm insanların benliğine, yaratılış esnasında Allah tarafından potansiyel olarak yerleştirilmiş olan bazı iç dinamikleri ifade etmektedir. İnsan benliğine fıtrî olarak yerleştirilen, bu “iyiyi ve kötüyü tanıyıp, sorumlu veya sorumsuz davranma yeteneği” her insan için uyulması zaruri bir kader olmayıp, aksine kişinin özgür iradesi ile yaptığı eylemlere göre şekillenmektedir.

 

Yani hiçbir insan,“bu kötülüğü yapmak potansiyel olarak benim benliğime yerleştirilmiştir! Binaenaleyh ben de bu yanlış işi yapmaya mecburum” diyerek, herhangi bir kötülüğü işlemek zorunda değildir. Buna karşılık, iradesiz varlıklar, yaratılışları esnasında kendilerine potansiyel olarak bahşedilen iç dinamiklerin gereğini, yerine getirmek zorundadırlar. Çünkü bu varlıklara bahşedilen bu özelliklere uymak ve bu iç dinamiğin gereğini yapmak, o varlığın uymak zorunda olduğu İlâhî bir yasadır(plandır-kaderdir). Zîrâ bu iradesiz varlıklar için, o varlığa bahşedilmiş olan her özellik, o iradesiz varlığın uymak zorunda olduğu kaderi’dir! Örneğin Güneş’in Ay’ın ve dünyanın kendilerine tahsis edilen yörüngelerde, dönmeleri, ateşin yakması ve suyun da, akması gibi. Bu kavramın adına ise fıtrat [4]denmektedir.

 

Kısaca ifade etmemiz gerekirse, Fıtrat: yaratılmış olan her varlığın benliğine, iç dinamikler şeklinde yerleştirilmiş olan potansiyel istîdat ve yeteneklerin tümünün adıdır. Aynı zamanda potansiyel bir güç olan bu istidat ve yeteneklerin, gereğini iradesiz varlıklar otomatikman yapmak zorundadırlar. Zîrâ iradesiz varlıkların başka seçeneği yoktur. İnsan gibi iradeli varlıklara gelince, bu varlıklar fıtratlarına iç dinamik olarak yerleştirilen, birden fazla istidat ve yetenekten herhangi birini seçme özgürlüğüne sahiptirler! Bu seçme özgürlüğüne sahip olan insana, doğru ile yanlışı tanıyıp aralarından istediğini seçebilecek akıl ve irade de lütfedilmiştir! Sorumluluk duygu ve düşüncesine, yani takvâ bilincine sahip olan insanlar, elbette ki, yanlış bir seçim yapmayacaklardır. Buna karşılık sorumluluk duygu ve düşüncesine, yani takvâ bilincine sahip olmayan insanlar, Allahın insan fıtratına sadece bilkuvveh, yani potansiyel olarak yerleştirmiş olduğu bir takım istîdatlar arasında imtihan sırrı olarak bir takım, yanlış tercihlerin de bulunduğunu, Kur’an haber vermektedir!(krş. 91/8.)

  

İşte tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu âyetlerde, Sorumluluk duygu ve düşüncesine, yani takvâ bilincine sahip olmayan bu insanların bazı özellikleri sıralanmaktadır. Bu özellikleri: Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmak, güç karşısında boyun eğmek ve karşısındaki gücün baskısı kalkınca da, hemen şımarıp küstahlaşarak nankörlük[5] yapmak, olarak sıralayabiliriz! Bir de bu insanların sadece güç karşısında eğildikleri için, hakkın ve hukukun çağrısına kulak vermemek gibi bir özelliklerinin olduğunu da unutmayalım!

 

Şimdi isterseniz, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insanlarda ortaya çıktığını ifade ettiğimiz bu fıtrî özellikleri tek tek ele alıp tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu âyetler bazında değerlendirmeye çalışalım! Sonunda görülecektir ki, yukarıda sıralanan bu özelliklerin tümünü karakteristik bir özellik olarak bünyesinde taşıyan bir insan tipi ortaya çıkmış olacaktır. Bu özellikler:

 

A = Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insanların, ortaya çıkan fıtrî özelliklerinden ilki; Zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmaktır: Bu konu 48 ve 49. âyetlerde kendine yer bulmaktadır. Bu âyetlere göre, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insanların ortaya çıkan ilk fıtrî özellikleri; “Yaşadıkları kuraklıktan dolayı, Allah’ın rahmetinden, (yani yağmurdan), ümitlerini kesebiliyor olmalarıdır! Hâlbuki aynı insanlar;  Allah’ın rahmeti olan yağmur sayesinde, bir taraftan sevince gark olurlarken öbür taraftan da, bu rahmetin kaynağını unutabilmektedirler!” (krş. 30/48. 49.)

 

Yüce Yaratıcının, yarattığı evrenin işleyişi il ilgili olarak koyduğu tabiat yasalarının bir sonucu olarak zaman zaman yeryüzünde meydana gelen kuraklıktan dolayı ümitsizliğe kapılmaları bu insanların Yüce Yaratıcıyı gerektiği şekilde tanımamalarının bir sonucudur! Çünkü bu insanlar, Allah’ın evrenin işleyişi ile ilgili olarak koyduğu tabiat yasalarının bir gereği olarak, bir taraftan Allah’ın rahmetinin bir yansıması olan, yağmurun yağmasına sevinirlerken, öbür yandan, bu rahmetin gerçek kaynağını unutabilmektedirler![6]

 

Bu durum, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insanların aslında O’ Yüce Yaratıcıyı tanımaları gerektiği şekilde tanıma ihtiyacı duymadıkları için, Rabbimizin Rahman ve Rahîm sıfatlarının diğer tüm sıfatlarından daha etkin olduğunu da, ya bilmiyorlar, ya da buna inanmıyorlar! Bu durum bu insanların iman iddialarının da, içi boş sadece taklitten ibret olduğunu düşündürmektedir! Esasen bu insanların yaşadıkları coğrafya da vuku bulan, gerek kuraklık ve gerekse de yağmurun yağması, ikiside Yüce Yaratıcının koyduğu tabiat kanunlarının bir gereği olarak cereyan ettiğine göre; Eğer bu insanlar sorumluluk duygu ve bilincine sahip olsalardı! Her hâlükârda bu işlerin arkasında gerçek güç sahibi olarak Allah’ın olduğu gerçeğini hiçbir zaman akıllarından çıkartmazlardı! 

 

B = Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insanların ortaya çıkan ikinci fıtrî özellikleri ise; Bu insanların sadece güç karşısında boyun eğmeleridir: Bu kavram, 51. âyette kendisine yer bulmuştur. Âyette şöyle denilmektedir “Şayet (Allah’ın indirdiği rahmeti olan yağmur)sayesinde yetişen) onların mahsullerinin üzerine bir yakıcı rüzgâr (sam yeli) göndermiş olsaydık; O zaman o mahsullerinin sararıp yok olduğunu görürler ve ellerinden bir şey gelmediği için de, bu duruma sadece boyun eğerlerdi”. Dikkat edilirse bu insanlar, Yüce Yaratıcıyı, sadece karşı konulamayacak gücü ile tanıyıp, gerçekte O’nun Rahman ve Rahim sıfatlarına sahip, Âdil’i mutlak bir Rab olduğu gerçeğini fazla hesaba katmamaktadırlar! Yani sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insanlar, hakk’ın-hukuk’un ve adaletin karşısında değil, sadece gücün karşısında, eğilmektedirler.

 

Bundan dolayı bu insanlar, yeryüzünde kendileri gücü ellerine geçirdikleri zaman, insanları hak ve hukuka göre değil, sadece kendilerinin ve yandaşlarının menfaatleri neyi gerektiriyorsa, elleri altındaki kamu gücünü ona göre kullanmaktadırlar. Bu cümleden olarak, gücü ellerine geçiren bu insanlar, yaptıkları haksızlıkları-hukuksuzlukları bir yandan Allah’ın insanlar için yazdığı bir alınyazısı, bir kaderi olarak insanlara kabul ettirmeye çalışırlarken! Öbür yandan daha da ileri giderek kendilerini Tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak görmektedirler[7]. Hak-hukuk, kanun-nizam anayasa-babayasa tanımayan bu insanlar, kendi hukuksuzluklarına engel olacaklarını düşündükleri ve zayıf buldukları her insanı âdetâ ezerek yeryüzünden silmeye çalışmaktadırlar! Hâlbuki bu insanların yerinde, takvâ, yani sorumluluk duygu ve bilincine sahip olan insanlar olsalardı, gücün karşısında değil, sadece hakkın-hukukun ve adaletin karşısında boyun eğerlerdi! Kısaca söylememiz gerekirse; Sorumluluk duygu ve bilincine sahip olan, yani takvâ sahibi insan, sadece hakk’a taparken, bu duygu ve bilinçten, yani takvâ’dan yoksun olan insanlar, ancak güç’e taparlar.[8]

 

C = Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan bu insanların diğer bir özellikleri ise; Karşılarındaki gücün baskısı kalkınca, hemen şımarıp küstahlaşarak nankörlük yapmaya devam etmeleridir. Bu konu da, yine 51. âyette kendine yer bulabilmiştir. “onların mahsullerinin üzerine bir yakıcı rüzgâr (sam yeli) göndermiş olsak; O zaman o mahsullerinin sararıp yok olduğunu görürler ve ellerinden bir şey gelmediği için, bir taraftan bu duruma boyun eğerlerken, Öbür taraftan da,(işler yoluna girince, tekrar)  nankörlüğe devam edip dururlar!

 

Böyle bir karakteristik özelliğin de, takvâ yoksunu insanların tipik bir özelliği olarak, sıkça karşılaştığımız davranışlardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz! Hâlbuki sorumluluk duygu ve bilincine sahip olup, Allah’ın koruması altına giren-takvâ sahibi insanlar; “Bir musibetle karşılaştıkları zaman, Allah’a müracaat edecekleri gibi, işler yoluna girince de, nankörlük yapma yerine, Allah’a şükretmeye devam ederle! Çünkü Allah cc. insanların nimete şükretmelerini ummaktadır. Ayrıca Yüce Yaratıcı,  şükredilen nimeti artıracağını vaat ederken, nankörlüğü ise cezalandıracağını beyan etmektedir” [9]

 

D = Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan insanların bu âyetlerde ortaya çıkan başka bir fıtrî özellikleri ise; Sadece güç karşısında eğilen, hak-hukuk kanun-nizam tanımayan bu insanların, Allah elçisinin çağrısına kulak vermemeleridir. Takvâ yoksunu bu adamların, bu karakteristik özellikleri ise, 52. âyette şöyle ifadesini bulmaktadır: (Ey elçi! Ey muhatap!) İşte bu yüzden,[10] sen ölülere sesini duyuramadığın gibi, (hak- hukuk ve adalet’e davet eden) bu İlâhî çağrıya sırtını dönüp gidenlere de sesini işittiremezsin!”  Yani kısaca ifade etmemiz gerekirse, tarihsel olarak, Allah Resulü Kurân’la hak-hukuk ve adalete çağırdığı zaman, hak-hukuk ve adaleti yok sayan insanların, Allah elçisinin çağrısına nasıl kulak asmadılarsa, bugünde aynı özellikleri taşıyan insanların, Kurân’ın çağrısına kulak asmayacakları anlaşılmaktadır![11]

 

Buna karşılık, sorumluluk duygu ve bilincine sahip olan takvâ sahibi insanlar olarak bu insanların, insanlar arasında hak- hukuk ve adaletin tesis edilip, insan neslinin hürriyetine de inandıkları için Allah Resulünün çağrısına kulak verdiklerine şahit olmaktayız! Bu durum, gerek İlâhî davetin Mekke’de yapıldığı ilk dönemde ve gerekse de, tarihi süreç içerisinde, hattâ günümüzde bile değişmeden devam edip gitmektedir!

 

Yukarıdaki 52. âyetteSen, ölülere sesini duyuramadığın gibi, bu İlâhî davet’e sırtını dönüp gidenlere de sesini işittiremezsin!” ifadesini görmüştük. Bu âyette geçen “ölüler” ifadesi ile ilgili olarak, üç ayrı mana verilebileceği düşünülmektedir! Birinci olarak, buradaki ölüler ifadesi ile fiziken ölmüş olan mezarlardaki ölülerin kastedilmiş olması mümkündür. Bu durumda, Allah resulünün yaptığı çağrıyı duymayan sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan takvâ yoksunu bu insanların tıpkı mezarlarda yatan ölüler gibi, İlâhî daveti duymayacakları ifade edilmektedir. Bu durumda, mezarlarda yatan ölülere Yasin okumak, kuran okumak gibi halk kültüründe oldukça popüler olan uygulamaların da, Kurânî bir dayanağının olmadığı anlaşılmaktadır. Zâten bu Kurân ölüler için değil, aksine dirileri uyarmak için indirilmiştir. (krş. 36/70.)

 

52. âyetteki “ölüler” ifadesi ile ilgili olarak yapılan ikinci yoruma gelince: Burada fiziken ölmüş olan mezarlardaki ölüler değil de, hakkın-hakikatin, sesine kulaklarını kapatmış olan manevi ölüler kastedilmektedir. Bu mana birazda, 53. âyetteki “Senin uyarı ve ikazlarını, ancak bizim âyetlerimize inanıp, güvenmek isteyenler duyarlar!” ifadesine dayanmaktadır. Zâten Allah Resulünün yaptığı İlâhî çağrıyı duymak istemeyen insanların, duyma ve algılama kabiliyetleri, kişilerin kendi tercihleri doğrultusunda, Allah tarafından işlevsiz hale getirilmektedir! (krş. 2/6. 36/8. 9.) Bu yoruma göre; Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan takvâ yoksunu bu insanların, duyma ve algılama kabiliyetleri kendi tercihleri doğrultusunda, Allah tarafından işlevsiz hale getirilmiştir. Bundan dolayı da, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan insanlar, manevi yönden ölü olarak kabul edilen insanlara benzetilmişlerdir!

 

Üçüncü olarak 52. âyetteki  “ölüler” ifadesi ile yukarıdaki her iki yorumun da kastedilmiş olduğu düşünülmektedir! Bizim tercimiz de bu üçüncü şıktaki yorumdan yanadır.

 

Kurân’ın muhtelif yerlerinde geçtiği gibi, yukarıdaki 48. 49. 51. 52. ve 53. âyetlerin tefsir ve yorumu sadedinde de, sorumluluk duygu ve bilinci olarak ifade etmeye çalıştığımız “Takvâ” dan yoksun olan insanların bu âyetlerde de ifadesini bulan bir kısım özelliklerinden bahsettik. Böylelikle tarihin her döneminde insanlık için büyük problem olan bir insan tipini tanımaya çalışmış olduk! Fakat burada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Hiç kimse kendisini sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun bir insan olarak görmüyor. Hattâ Müslümanlık iddiâsında bulunanlar bir tarafa, Yahudi, Budist, Hıristiyan, Bahâî, Brahman ve Hindu dini gibi dinlere mensup olan insanlar dahi, kendilerini ifade ederlerken, tüm dinlerde en yüksek değer olan sorumluluk duygu ve düşüncesinden dem vuruyorlar. Bu durumda yukarıda bahsi geçen bu insan tipini nasıl teşhis edeceğiz?

 

Aslında bu sorunun cevabı o kadar zor olmasa gerektir diye düşünüyorum! Bu konuda eğer kandırılmak istemiyorsak; İnsanların ağızlarından çıkan sözlere değil, diğer uzuvlarından çıkan fiil ve eylemlere bakarak karar vermememiz gerekmektedir. Yoksa günümüzde de şahit olduğumuz gibi; İslam toplumunu oluşturan her fert, ağzını açtığı zaman, hemen kitaptan, sünnetten, dinden, imandan, şeriattan dem vurmaya başlıyorlar. Bu durumda, bizde onların bahsettiği kitap ve sünnet ölçülerine göre kendilerini değerlendirerek bu kişilerle ilgili kararımızı vereceğiz. Burada bize Ankebut suresinin iki ve üçüncü, âyetleri yol gösterecektir:

 

Orada Yüce Yaratıcı, “İnsanların ağızlarından çıkan sözlere değil, eylem, fiil ve amellerine bakarak insanlar hakkında, karar vereceğini beyan etmektedir. (krş. 29/2. 3.” Yine bu konuda Allah Resulü kendisine sorulan din nedir? Sorusuna; “Din muâmeledir” cevabını vererek, bu insanların sözlerine göre değil, eylem, fiil ve amellerine göre değerlendirilmeleri gerektiğini beyan etmektedir! Kısacası biz dinimizin yegâne kaynağı olan kendi kitabımızdaki değer yargılarını bilir ve kullanırsak, bu adamlar bizi kandıramazlar! Aksi takdirde neler olabileceğini anlamak için, Ortadoğu İslam coğrafyasında bugün yaşananlara şöyle bir göz atmamız yeterli olacaktır!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşündüğümüz yorumlarımızdır. Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa ve eğer biz yeryüzünde cereyan eden olayları, Kur’an perspektifinden bakıp değerlendirmek istiyorsak! Bu durum Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Esasen içerisinde bulunduğumuz Kur’an ayı ramazan, bunun için çok iyi bir fırsat, belki de son fırsattır! Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim!

(Gelecek yazımızda, Rûm, Roma-Bizans Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)  Yaşar GÜLAÇTI. 20 Haziran. 2016. (15 Ramadan 1437) Hartlap/ K.MARAŞ.          yasargulacti@hotmail.com        

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Bazı istisnaları olmakla beraber, genellikle Kurân’ da, ikiside rüzgâr kelimesini ifade eden, “rîh” kelimesi bela ve musibet taşıyan rüzgârları ifade ederken, “riyah” kelimesi, rahmet ve bereket taşıyan rüzgârları ifade etmek için kullanılmıştır! (benzeri yorumlar için bkz. M. İslamoğlu)

 

[2] Lâfzen “ küfrederler, yani gerçeğin üstünü örterler” demektir.

 

[3] Tâkip “Fâ” sı olduğunu düşündüğümüz! 51. âyetin başındaki “فَ  – Fâ” harfinin manasını “İşte bu yüzden” şeklinde, âyetin mealine yansıttık!

 

[4] “Fıtrat” Günümüzde, sorumluluk duygu ve bilincinden nasibini almamış birtakım insanların kendi sorumluluklarını gözden kaçırmak için, sık sık öne sürdükleri bir kavramdır. Ülkemizde sorumluluk mevkiinde olanların, görevini yapmamalarından veya gerektiği şekilde yapamamaları yüzünden meydana gelen olayları hatırlayınız! Son yıllarda 301 madencinin Soma’da, 18 madencinin Ermenek’te, 33 madencinin Zonguldak’ta ve yine madencilikle uğraşan 13 insanımızın da, Afşin-Elbistan’da, yeraltında boğularak ölmelerinin sorumluluğunu hiç kimse üslenmemiştir. Üstelik bu olayların bir numaralı sorumluları,  “Fıtrat ve Kader” kavramları ile bu olayları gündemden düşürmeye çalışarak kendilerini zeytinyağı gibi üste çıkarmayı da başarmışlardır!!!

 

[5] Lâfzen “ küfrederler, yani gerçeğin üstünü örterler” demektir.

[6] Krş. 30/48. 49.

 

[7] Sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olmalarına rağmen, bir şekilde kamu otoritesini ellerine geçiren bu insanların, sofralarında besledikleri, din adamı kılıklı yandaşları, bu diktatörlerin yaptıkları hukuksuzlukları, perdelemek için, şöyle bir de hadis uydurmuşlardır. “El Ümerâ’ü, Zıllullahi fil’ard” yani, “Emirler-siyasi liderler, Krallar, idareciler, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidirler” kısacası bu insanlar kendilerini, Tanrının yeryüzündeki, yardımcısı, hattâ bazıları, Tanrının oğlu olarak görmektedirler.

 

[8] Bu konuyu düşünürken! Hz. Ebubekir’in, halife seçildiği zaman, ilk söylediği söz olduğu rivayet edilen “Bizim katımızda, içinizden (zayıf olduğu için) hakkı elinden alınanın kimse, hakkını geri alıp kendisine teslim edinceye kadar, en güçlü kimsedir!”  Yine  “içinizden en zayıf kişi de; yaptığı haksızlığın bedelini ödetinceye kadar, bizim yanımızda en zayıf kişidir” sözleri, ne kadar manidardır, değilmi?

 

[9] Krş. 2/156. 14/7. 37.

[10] Yani, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan takvâ yoksunu bu insanların, toplum fertleri arasındaki hak-hukuk, eşitlik ve adalete inanmadıkları için, hak-hukuk, eşitlik ve adaleti emreden Kurân’ın çağrısını duymazlar!

 

[11] Bu konuda, Mekke müşrikleri arasında Allah resulünün, davetine sırtını dönüp karşı çıkan insanların, hemen hepsinin, Mekke toplumunda hak ve hukuku ayaklar altına alan, adaleti ve hürriyeti yok sayan zorbalar olduklarını görmekteyiz!

 

Yazarın Diğer Yazıları