Türkiye’nin AB Macerası

Geçtiğimiz haftalarda ülkemiz gündeminin önemli bir kısmını, İngiltere başbakanı Cameron’un, BBC’de katıldığı bir programda Türkiye aleyhine sarfettiği küstahça açıklamalar oluşturmuştur. Cameron’un Türkiye aleyhine sarf ettiği söz konusu açıklamaları şu şekildedir: “Türkiye'nin AB üyeliğinin on yıllarca olmayacağını düşünüyorum. Bu konunun, referandum sürecinde dikkati başka yöne çekmek için kullanılan bir konu olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde ya da Avrupa'da, Türkiye'nin gelecek 30 yılda AB'ye katılabileceğini söyleyecek tek bir uzman bulamazsınız. Katılım için 35 müzakere başlığını açıp kapatmanız gerekiyor. Türkiye sadece bir başlığı kapattı, bu hızla Türkiye 3000 yılında üye olur."


Türkiye’nin yaklaşık olarak yarım asırdır tam üye olmak için mücadele ettiği Avrupa Birliğinin temelleri, 1951 yılında altı Avrupa ülkesinin- Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Hollanda-katılımıyla oluşturulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğuna ve 1957 yılında imzalanan Roma Antlaşmasına dayanmaktadır. Avrupa Ekonomik Topluluğunun adı 28 Eylül 1992 yılından itibaren AB olarak değiştirilecektir. Türkiye, AET kurulduktan hemen sonra denilebilecek kadar erken bir zamanda, yani 31 Temmuz 1959 tarihinde üyelik için birliğe müracaat edecektir. Söz konusu müracaatın AET bakanlar konseyi tarafından kabul edilmesiyle birlikte, bilahare taraflar arasında 12 Eylül 1963’te Ankara antlaşması imzalanacaktır. Böylece, taraflar arasında yapılan söz konusu antlaşmayla Türkiye’nin, ne kadar devam edeceği bilinmeyen Avrupa Birliği macerası da başlamış olacaktır.


Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti’nde yapılan ıslahatlarda Batının/Avrupa’nın örnek alınmaya başlanmasının ortalama tarihi XVIII. yüzyıl başlangıcıdır. Çünkü Osmanlı Devleti XVIII. yüzyıla, XVII. yüzyılın sonlarına doğru Batı karşısında alınan çok büyük yenilgilerle girmiştir. Söz konusu bu yenilgilerin sonucunda, Osmanlı Devleti ile rakipleri arasında 1699 yılında Karlofça Antlaşması imzalanmıştır. Osmanlı Devleti söz konusu edilen bu antlaşmayla tarihinde ilk defa toprak kaybetmiş olacaktır. Bu yenilgi ile Osmanlı devlet adamlarının Batıya karşı bakışı yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Osmanlı devlet adamları artık istemeyerek de olsa Batının askerî ve teknik açıdan Osmanlı Devleti’nden üstün olduğu gerçekliğini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Bundan sonradır ki, askerî ve teknik alanlarda yapılan ıslahatlarda artık Batı yavaş yavaş örnek alınmaya başlanacaktır.


XIX. yüzyıl ise, Osmanlı Devleti’nde yapılacak ıslahatların hemen hepsinde, Avrupa’yı örnek alan ıslahat çalışmalarının yapılmaya başlandığı yüzyıl olarak tarihe geçecektir. Söz konusu bu yüzyılda, özellikle de Tanzimatlı ve Meşrutiyetli yıllardan itibaren başta siyasî ve hukukî alanlar olmak üzere hemen her alanda Batıyı örnek alan düzenlemeler yapılmaya başlanacaktır. İmparatorluğu dağılmaktan kurtarmak amacıyla yapılan ıslahatlar, devletin yıkılışına kadar yer yer devam etmiş olacaktır.


Türkiye Cumhuriyeti Devletine gelince, devlet daha kuruluşundan itibaren yönünü tamamen Batıya çevirerek, siyasî, sosyal ve kültürel alanlarda Batıyı örnek alan devrim niteliğinde radikal düzenlemeler yapılmaya başlanacaktır. Söz konusu bu düzenlemelere, TBMM’nin açılışından itibaren başlanarak 1935’li yıllara kadar çok yoğun bir şekilde devam edilecektir. 1920’li yıllarda TBMM’nin açılmasıyla temelleri atılmış olan yeni devlet, yapılan inkılâplarda olduğu gibi, dış politikada da ittifak anlamında yönünü tamamen Batıya çevirmiş olacaktır.

Yukarıda da söz konusu edildiği gibi, Türkiye’nin tam üyelik için AB’ne müracaat etmesinden itibaren Avrupa Birliği, Türkiye’nin üyeliğe kabulü için Türkiye’den siyasî ve sosyal alanlarda hukukî düzenlemeler yapılmasını isteyecektir. Ve Türkiye istenen koşulların büyük bir ekseriyetini yerine getirecektir. Fakat buna rağmen AB, Türkiye’nin birliğe kabul edilmesi konusunda Türkiye’nin önüne suni engeller çıkararak bilerek işi ağırdan almaktadır.


1950’lerden sonra kurulan cumhuriyet hükümetlerinin hemen hemen hepsinin döneminde, Türkiye’nin AB’ne tam üye olarak girebilmesini sağlamak için “AB uyum yasaları” adı altında siyasî ve hukuki alanlarda insan haklarını merkeze alan çeşitli düzenlemeler yapılmaya çalışılmıştır. Hele hele 2000’li yıllardan itibaren başlayan Ak parti hükümetleri dönemlerinde, anayasada önemli değişiklikler yapılarak, Türkiye’nin AB’ne tam üye olarak girmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Fakat buna rağmen AB, Türkiye’nin birliğe üyeliği konusunda diğer aday ülkelerden istenmeyen ek kriterler isteyerek, Türkiye’ye karşı çifte standart uygulamaya devam etmektedir.


Avrupa Birliği, yetkilileri zaman zaman inkâr etmiş olsalar da tam bir Hıristiyan kulübüdür. Türkiye’nin mevcut nüfus potansiyeli ile, yani nüfusunun büyük bir ekseriyetinin Müslüman olmasından dolayı birliğe kabul edilmesi herhalde mümkün olmayacaktır. Fakat buna rağmen AB yetkilileri, zaman zaman yaptıkları açıklamalarla, Türkiye’nin üyelik için gerekli hukukî ve sosyal düzenlemeleri yapmadığı için üyelik sürecinin uzadığı yalanını söyleyebilmektedirler. Bazen de, kapalı kapılar arkasında bilinçaltlarında var olan Türkiye ve İslâm düşmanlığından dolayı açıkça “AB bir Hıristiyan topluluğudur, Türkiye Müslüman bir devlet olduğu için Türkiye’nin birliğe tam üye olarak girmesi mümkün değildir” diyebilmektedirler.


Bize göre de, AB bir Hıristiyan kulübüdür ve Türkiye’nin AB’ne girmesi her açıdan doğru değildir. Zaten şu anda bile ülkemiz insanlarında, özellikle de gençlerimizde kültürel yozlaşma maksimum düzeydedir. Haliyle, maazallah gelecekte Türkiye’nin tam üye devlet statüsüyle birliğe kabul edilmesi, kültürel yozlaşmayı elbette çok daha fazla artıracaktır. Artık gelinen nokta itibarıyla, Türkiye için en uygun olan siyasî ve dış politik tercih, şu ya da bundan dolayı on yıllarca uzak kaldığı İslâm coğrafyasıyla yeniden kucaklaşması olacaktır. Zira, İslâm dünyasının siyasî ve sosyal alanlardaki sorunlarını çözerek yeniden bir araya gelmesi ancak, geçmişinde imparatorluk geleneği olan Türkiye gibi bir devletin öncülüğünde gerçekleşebilir.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları