NEVÂ, 50./XII.

 

NEVÂ, 50./XII.

RUM (ROMA-BİZANS) SURESİ VE DÜŞÜNDURDÜKLERİ! (son bölüm)

 

ALLAH’ İNSANLARA MESAJLARINI İLETMEK İÇİN HER YOLU DENEMİŞTİR!

 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 

 وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ وَلَئِن جِئْتَهُم بِآيَةٍ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ أَنتُمْ إِلَّا مُبْطِلُونَ {58}

“Hiç şüphesiz ki! Biz bu Kurân’da insanlara (hak ve hakikatin duyurulması için) her türlü örnek olaydan bahsettik!” Buna rağmen, sen onlara, (hak ve hakikati ifade etmek için, bütün bu anlatım şekillerini içeren) bir âyetle gelsen bile, gerçeği görmek istemeyenler; Bu defa da, “(bizim atalarımızdan miras aldığımız) dinimizi ortadan kaldırmaya uğraşıyorsun” diyerek, seni suçlarlar. 30/58.

 

 “ضَرَبْنَا  – Darabnâ” Mâzîsi “Da ra be”  kelimesi olan bu sözcük, (fiil) Kur’an da geçtiği yerlerdeki çeşitli kalıp ve konumlarda, zaman zaman yanlış anlaşılan kelimelerden biridir. İsterseniz önce bu kelimenin lügat manalarını bir görelim. Arapça olan bu “Darabe” kelimesi(fiil’i); Dövmek, Vurmak, Baskı yapmak, Sıkıştırmak, Yürümek, Sefere çıkmak, Ayrılmak, Yüz çevirmek, Darb’ı-mesel vermek, Zayıf vücutlu çelimsiz insan, Biri birinin üstüne binen deniz dalgaları, Parça, bölük, Çeşit gibi manalara gelmektedir. Sağılırken huysuzluk yapan deve, Erkek devenin dişi deveyi aşması da bu kelimenin manalarındandır. Bu sözcük bir çeşit şirket yani ortaklık, Para ve altın basıp tedavüle sürmek, Yönlendirmek için işaret etmek, Ud yani saz çalmak, Kuşatmak, İhâta etmek, Yüzükoyun yere yatmak, İzbe ve çukur yerlere def’i hâcette bulunmak, Engel olmak, Önlemek gibi, daha birçok manaya da gelmektedir.

 

Ayrıca; Mudârabe/bir çeşit ortaklık, Mıdrab /ud, yani saz çalma âleti, Darb’ı-mesel /misal vermek, örnek göstermek ve Darphane/ Para ve altın basımyeri-Basım hane[1] gibi, daha birçok deyim ve kelimelerin de hep bu kökten türetildiğini biliyoruz! (Ahterî+ Lisanul’Arap).

 

Biz elli sekizinci âyetin başında geçen bu ضَرَبْنَا  – Darabnâ” fiiline, âyet metnindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak, sibak ve siyakı ile beraber ve bu fiil ile ilgili olarak, yukarıda verilen bilgileri de hesaba katarak, mealde “Hiç şüphesiz, Biz bu Kurân’da insanlara (hak ve hakikatin duyurulması için) her türlü örnek olaydan bahsettik!” şeklinde, mana vermeyi uygun bulduk! [2]

 

مُبْطِلُونَ  – Mübtılûn” İptal edenler, ortadan kaldıranlar, yok edenler demektir.

 

Yine elli sekizinci âyette geçen bu “Muptılûn”  kelimesi ile sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun olan insanların, kendilerine Rabbimizin her türlü yolu deneyerek insanlığa Vahiy aracılığı ile ulaştırmak istediği mesajları taşıyan, vahyin âyetlerini tebliğ edenleri, “Sizler, bizim atalarımızdan miras aldığımız dinimizi ortadan kaldırmaya uğraşıyorsunuz” diyerek, suçladıklarını görüyoruz! Tarih boyunca tüm Allah elçileri, kendi halkları tarafından yapılan böyle bir suçlamayla karşı karşıya kalmışlardır! Kurân’da beyan edilen bütün Peygamber kıssalarında bunun örneğini görebiliriz.[3] Hatta bu suçlama, günümüz insanına Kurân hakikatlerini hatırlatan insanlar için de, söz konusudur![4]

 

كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ {59}

İşte böylece Allah’ (yanlışla gerçeği biri birine karıştırıp) bir türlü gerçeği öğrenmek (ve kabul etmek) istemeyenlerin kalplerinin üzerini (kendi istek ve eylemleri doğrultusunda) mühürlemektedir! 30/59.

يَطْبَعُ اللَّهُ – Yetbeullahü” yani “Allah mühürlemektedir-mühürler” demektir. Burada düşünme istidadını-yetisini kaybetmemiş olan insanın aklına ister-istemez şöyle bir soru gelmek zorundadır? “Allah durup dururken bir insanın kalbini neden mühürler ki?” Bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile Kurân’da bu manada mühürleme kavramı en az beş yerde geçmektedir![5] Ayrıca bu mühürleme kavramı bazı âyetlerde de, “Ceale” fiili bazı âyetlerde ise “Hateme” fiili ile ifade edilmektedir! Örneğin Yasîn suresinde bu mühürleme, konusu boğaza tok geçirme, kapatma, set çekme şeklinde geçmekte ve şu şekilde ifade edilmektedir:

“Onların birçoğu hakkında azap sözü tahakkuk etmiştir! Zîra (sanki) Biz onların boyunlarına tok’lar geçirip, önlerine ve arkalarına da setler çekmişizdir, bu yüzden gerçeği göremezler, duyamazlar, kabul edemezler! (krş. 36/7. 8. 9. 10.)

 

 Bu tür âyetlerin tümünde, Yüce Yaratıcı, Biz yaptık, Biz ettik, Biz mühürledik veya Allah yaptı, Allah mühürledi, Allah mühürlüyor, Allah mühürler-mühürledi gibi manalara gelen kelimeler kullanmaktadır! Yüce Yaratıcının indirdiği muhtelif âyetlerinde geçen bu tür ifadeleri şöyle anlamak zorundayız: Rabbimiz burada kendi koyduğu İlâhî yasalara göre işleyen, varlığın dili ile konuşmaktadır! Çünkü tüm tabiat kanunları, Alla cc. tarafından konduğu için, bu adamların kalp, göz, kulak gibi organlarını ısrarla yanlışta kullanmaları sonucunda, bu organlarının hakk’a Vahye, Kurân’a karşı duyarsız ve işlevsiz kalmalarını da, Biz yaptık şeklinde ifade buyurmaktadır!

 

Aslında burada olan hadise şudur: Kendilerine Vahiyle yapılan uyarı ve ikazlara kulak asmayarak, yanlış yolda gitme konusunda ısrar eden her insanın, zamanla hakikati kavrama, duyma, görme ve öğrenme yeteneğinin, kaybolacağı Allah’ın koyduğu sosyal ve fizik yasaların bir gereğidir. Böyle olunca da, bu kişilerin kendi davranışlarının gereği olarak, kalpleri, gözleri ve kulakları, hakk’a dönme konusunda, otomatik olarak, mühürlenmiştir yani işlevsiz hale gelmiştir!

 

Bu durum tıpkı şuna benzer; Bir insanın bir kolunu bedenine sara sara sıkıca bağlayınız. Birkaç yıl bu vaziyette çözmeden bırakınız. Daha sonra bu adamın çözülen kolunun normal kol görevi göremediğine şahit olacaksınız! Bu durumu ifade eden, Türkçemizde çok güzel bir deyim de vardır “İşleyen demir paslanmaz!” Bunun mefhum’u muhâlifi ise, “İşlemeyen demir paslanır” demektir. İşte tıpkı bunun gibi, hiçbir uyarı ve ikazı duymak, görmek ve anlamak istemedikleri için, âdeta bu uyarılara göz, kulak ve düşünme organlarını kapatıp yanlış yolda ısrar eden bu kişilerin, hakk’a doğruya karşı gösterdikleri, tavır, sonunda bu adamların, düşünme-akletme, duyma ve görme organlarının işlevsiz kalmasına sebep olmuştur! İşte mühürleme durumu aynen böyle gerçekleşmiştir!

 

Aslında kalplerin, kulakların gözlerin vs. mühürlenmesi konusunun, (tıpkı Anadolu’da kullanılan “işleyen demir paslanmaz” deyimi gibi) Araplar arasında kullanılan birer deyim olduğu kanaatindeyim! Bu deyimler: “Her şeyi ben bilirim! Her şey benden sorulur” diyerek, boyunlarını kaldırıp, gözlerini bir noktaya diken, buna karşılık, kendilerine yapılan hiçbir uyarıya kulak vermeyen, egosunu sonuna kadar şişirmiş, hırsı aklının önüne geçmiş olan, küstah ve kibirli insan tiplerinin karakterini yansıtan mecâzi bir anlatımıdır. Ayrıca bu deyimlerin, vahyi dikkate almayıp yanlış yolda ısrar eden bu Firavun bozuntusu diktatörlerin, peşlerinden bir sürü refleksi ile düşünüp sorgulamadan giden, onların peşlerine takılan insanların davranışlarını da yansıttığı kanaatindeyim!

 

Bu âyetler, yeryuvarlağında yaşamış ve yaşamakta olan insanların arasından bir insan tipinin, bir insan profilinin, bir insan gurubunun kodlarını vermekte ve özelliklerini yansıtmaktadır! Bu âyetlerin bazılarında geçmişte yaşamış olan bir kısım insanların kalplerinin mühürlenerek haklarında, azap sözünün nasıl-neden gerçekleştiği, mâzî (geçmiş zaman) kalıbı kullanılarak haber verilmektedir. Böylece Kurân, esas itibarı ile bugün yaşayan insan neslini yani bizleri uyarmaktadır! Haklarında azap sözü, verilen bu insanlarla ilgili olarak, azap sözünün tahakkuk etmesi, bu insanlarla ilgili bir dizi eylemin, biri birini tetiklemesi sonucu ortaya çıkmaktadır!

Buna göre bu eylemlerin ilk tetikleyicisi olarak, insanların kendilerine vahiyle, yani Kurân’la yapılan uyarı ve ikazlara kulak vermeyişleri, bu kişilerin maruz kaldıkları sonucun ana sebebini oluşturmaktadır. Bu konu, Fussilet suresinde şöyle dile getirilmektedir: “Hakkı inkârda direnip, hukuk’u yok sayanlar (lâfzen kâfirler): “Bu Kurân’ı asla dinlemeyiniz! (O’nun verdiği İlâhî mesajları da almayınız!) bunun için, şamata çıkartıp yaygara yaprak O’nun sesini bastırınız! Böylelikle Vahyin, yani Kurân’ın verdiği mesajların üstünü kapatıp yayılmasını önleyerek, belki galip gelebilirsiniz” dediler. (krş. 41/26.) Görüldüğü gibi, bu âyette dinlememek, anlamamayı doğurmuştur! Böyle bir eylem ise kalplerin mühürlenmesine sebep olmuştur. Bunu şu şekilde anlamak zorundayız: Kişi duymak, dinlemek, anlamak istemeyince, şahsın bu eylemleri otomatikman kalbinin vs. mühürlenmesine sebep olmuştur!

Kısaca tekrar ifade etmemiz gerekirse: Burada Allah tercihi insana bıraktığı için, kendi özgür tercihi ile sapıp azan, insanoğlunun tekrar doğru yola dönmemek için kendi kalbini, kulaklarını ve gözlerini işlevsiz kılarak mühürlemesi söz konusudur! Yine burada olan diğer bir şey ise, kişinin boğazına tok takmayı ve kendi önüne arkasına set çekmeyi tercih etmesi de, Allah’ın, kişinin bu tercihi doğrultusunda onun yapmak istediklerini yapmasına müsaade etmesinden ibarettir. Yani insanın kalbinin ve diğer organlarının mühürlenmesi, boynuna tok geçirilip önüne ve arkasına da, gerçeği görmelerini engelleyen setlerin çekilmesi, kişi için önceden yazılmış bir kader bir alın yazısı değildir! Görüldüğü gibi bu durum, sadece bir sonuçtur. Bunun sebebi ise; Elbette ki, kişinin Vahye yani Kurân’a kulak vermemesidir. Daha doğrusu kişinin, Yüce Yaratıcı tarafından Kurân’la verilen İlâhî mesajı almak istememesidir![6]

فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَلَا يَسْتَخِفَّنَّكَ الَّذِينَ لَا يُوقِنُونَ {60}

Öyleyse, (Ey Elçi! Ey bu Kurân’ı tebliğ etmek için çaba sarfeden muhatap! Senin bütün gayretlerine rağmen, Vahyin getirdiği mesajları kabul etmemekte direnen) İnsanların yaptıkları karşısında sen dirençli ol-sabret!

(Hattâ) Kurân’ın getirdiği hakikatlere, (dilleri ile inandık iman ettik dedikleri halde) kalplerinde yakîn (yani kesin bir iman olmadığı için, Kurân ilkelerini hayatlarına yansıtmayanların) tahrikleri de, seni kesinlikle yanlış bir düşünceye sevketmesin! Şunu da bil ki, Allah’ın vaadettiği ne varsa, hepsi günü gelince muhakkak gerçekleşecektir! 30/ 60.[7]

Yukarıdaki elli sekizinci âyetin tefsir ve yorumunu yaparken de ifade etmeye çalıştığımız gibi; Kurân ‘ın mesajlarını kendilerine iletmeye çalıştığımız insanların, yapmaya çalıştığımız bu görevden dolayı bize reva gördükleri muameleye karşı, Yüce Yaratıcının bu Rum suresinin bu 60. âyeti ve benzeri âyetlerdeki motivasyon desteği olmasaydı, belki de bu yazdıklarımızı bile yazamayabilirdik! Netice de bugün bunları yazabiliyorsak; Bu durumu, Rabbimizin “yeryüzündeki hak-hukuk tanımaz Firavun bozuntusu zorba diktatörler ve saz arkadaşlarına karşı dirençli ol-sabret” emir ve tavsiyesine borçluyuz! Çünkü tarihi süreçte olduğu gibi, günümüzde de, Vahyi-Kurân’ı anlayıp, insanlığa anlatarak, tebliğ etme gayreti içerisinde olan insanlar, hâlen dışlanmaktadırlar! Taşlanmaktadırlar! Allah’ın dinine elkoyup O’nu devlet dini haline getirenler tarafından, devlet gücü de kullanılarak kürsülerden indirilip, mescitlerden kovulmaktadırlar! Tıpkı İsa as.’ın Beytülmakdis’ten, Allah Resulünün de Mescidi haramdan çıkartılmaları-kovulmaları gibi!

Fakat bu ve benzeri âyetlerde de görüldüğü gibi, Yüce Yaratıcı bir taraftan Kur’an hakikatlerini insanlığa ulaştırmaya çalıştığı için kendi toplumları tarafından dışlanıp-taşlanan insanlara “sabredip direnç göstermelerini emir ve tavsiye ederek” motivasyon desteği sağlarken, öbür taraftan, toplum içerisindeki Kurân’ın mesajından rahatsız olan insan yığınlarını da tehdit etmektedir! Bu durumda bize düşen: Tarafımızı belirlerken iyi düşünüp, seçimimizi doğru yapmaktır! Bu durum bizim kısa dünya hayatımızda bazı bedeller ödememizi gerektirse dahi! Çünkü buna değer!!!

Eğer Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan, Allah’ın kitabı bu Kurân’la verilen ve insanlık için hayat kaynağı olan mesajları almak istiyorsak! İçerisinde bulunduğumuz bu Kurân ayı Ramazan çok iyi bir fırsat, hattâ belki de son fırsat olabilir! Kim bilir belki de bugünleri bir daha göremeyebiliriz! Onun için Mushaf’ı önümüze aldığımız zaman, artık ölülere hatim için tilavet etmek yerine, Kurân’ın dirilere yani bizlere verdiği mesajları almak için okumaya çalışalım! Bunun ilk ve en önemli şartı ise, Kurân’ı önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden; meselâ, “Kurân anlaşılması zor hatta imkânsız bir kitaptır! O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile okunabilir” gibi, her türlü önyargı ve vesveseden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumaya başlayalım!

 

Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa ve eğer biz yeryüzünde cereyan eden olayları, Kur’an perspektifinden bakıp değerlendirmek istiyorsak! Bu durum Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Esasen içerisinde bulunduğumuz Kur’an ayı ramazan, bunun için çok iyi bir fırsat, belki de son fırsattır! Ama unutmayalım ki, Allah’ın günleri Ramazandan sonra da umarım devam eder! Kurân’da umarım elimizde olmaya devam eder!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşündüğümüz yorumlarımızdır. İsabetli olma ihtimali gibi, isabetsiz olma ihtimali de vardır! Onun için sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Ve bu fırsatın değerlendirilmesinin de, tüm insanlık gibi, bizim için de, hayırlara vesile olmasını ve bu vesile ile idrak etmekte olduğumuz Ramazan bayramınızı da tebrik eder, insanlık için hayırlara vesile olmasını Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ederim!

 

 (Yaklaşık üç aydan beri devam ettiğimiz Rum (Roma-Bizans suresi ve düşündürdükleri, burada sona erdi. Gelecek yazımızda, Mümin sûresinin tefsir ve yorumu ile yazılarımıza devam etme ümidiyle hoşça kalınız)  Yaşar GÜLAÇTI. 01 Temmuz. 2016. (26 Ramadan 1437) Hartlap/ K.MARAŞ.          yasargulacti@hotmail.com        

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

[1] Bugün güzel İzmir ilimizin önemli bir semtinin adının “Basmâne” (aslı, “Basım hâne”)  olduğunu unutmayalım!

 

[2] (Yukarıda bu D R B kökünden türetilen kelimelerin, Kur’an da en çok yanlış anlaşılan kelimeler olduğunu kaydetmiştik. İsterseniz bunu Kurân’dan vereceğimiz bir örnekle destekleyelim: Nisâ suresi 34. âyette Allah cc. şöyle buyurmaktadır: (Ayet biraz uzunca olduğu için konumuzla ilgili olan bir bölümünü aldık) ….(Aranızdaki sevgi ve güven ortamının zedelenmesi sonucu) Sizi dinlemeyeceğinden korktuğunuz eşlerinize gelince: Onlarla önce oturup konuşunuz! (Baktınız olmuyor) onları yataklarında yalnız bırakınız! (Baktınız yine olmuyor) onlardan (bir müddet yaşadığınız mekân sınırları dahilinde) uzaklaşarak ayrılınız,(böylelikle gerçeği anlamaları için onlara baskı yapmış olursunuz!).... 4/34. (Âyetin sadece bir bölümü) klasik tefsirlerimizin hemen hepsinde (hattâ diyanet tarafından tavsiye edilen önceki tefsirlerde bile) âyette geçen “Vadribûhünne” kelimesine, o kadınları dövünüz şeklinde mana verilmiştir! Oysaki son yapılan tefsirlerde, (diyanetin yaptırdığı tefsir de buna dâhildir) işin gerçeğinin bizim de yukarıda verdiğimiz mana gibi onlardan (bir müddet yaşadığınız mekân sınırları dâhilinde) uzaklaşarak ayrılınız!” şeklinde mana verildiğini görüyoruz! Yani bu âyette “Darabe” fiiline “belli bir süre ayrılıp, uzaklaşmak” şeklinde mana verilmiştir.

 

[3] Örneğin Allah Resulü Muhammed as.’ın, Mekke müşrikleri tarafından “atalarından kalan dini değiştirmekle” Musa as.’ın ise Firavun ve Hâman tarafından “Halkın öteden beri üzerinde bulunduğu dini bozmakla” suçlandıklarını biliyoruz! (krş. 40/26.) Yine Yahudi hahamları tarafından atalarından kalan dini değiştirmekle suçlanan İsa as.’ın önce mabetten dışarı atıldığını ve sonrasında da, Hahamlar tarafından Roma işgâl valisine şikâyet edilip tutuklanarak çarmıha gerildiği ise, bugün İncil adı ile ortada dolaşan kitaplarda mevcuttur! (krş. Yuhanna 18/28. …40. vd.) Kısacası Vahyi tebliğ etmeye çalışan tüm Peygamberler, kendi toplumları içerisinde bulunan din adamları tarafından, “atalarının dinini” değiştirmekle suçlanmışlardır!

 

[4] Kurân ‘ın mesajlarını iletmeye çalıştığımız insanlar tarafından aynı suçlamaya defalarca muhatap olan bir insan olarak; İnananınız yapmaya çalıştığımız bu görevden dolayı, eğer bize reva görülenlere karşı, Yüce Yaratıcının bu Rum suresinin 58. âyeti ve benzeri âyetlerdeki gibi motivasyon desteği olmasaydı, belki de bu yazdıklarımızı bile yazamayabilirdik! Ne ki, Rabbimizin  “kişinin zerre kadar, hayır veya şer adına ne işlemişse mutlaka karşılığını göreceğine” dair olan vaadi İlâhisi, bizim için diğer bir motivasyon ve teşvik kaynağıdır! (krş.99/7. 8.) Gerek tarihi süreçte, gerekse de, günümüzde, Kurân’ı anlayıp, insanlığa anlatarak, tebliğ etme gayreti içerisinde olan insanları, dışlayanlar, taşlayanlar, devlet gücünü kullanarak kürsülerden indirip, mescitlerden kovanlar! Hiç unutmayınız ki, bu yaptıklarınızın tamamı, bir gün hesabı sorulmak üzere, kayıt altına alınmaktadır!

[5] Bkz. 2/7. 10/74. 30/59. 40/35. 42/24.

 

[6] Bu konuda biraz daha geniş bilgi için bkz. N E V Â 49. Adlı yazımız, Yasin suresi ve düşündürdükleri, 36/8. âyetin tefsir ve yorumu. “insanın önüne ve arkasına set çekilmesi”

 

[7] Bu kısacık âyeti dilimize çevirmekte bir hayli zorlandığımı itiraf etmek zorundayım! Şayet hata söz konusu ise Rabbimin affını umarım!

 

Yazarın Diğer Yazıları