N E V Â 5I/II.

N E V Â 5I/II.

MÛMİN SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ!

ALLAH’IN ÂYETLERİ HAKKINDA TARTIŞMAK!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

( Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.)

مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ {4} كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزَابُ مِن بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ {5} وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ {6}

Bu İlâhî kelamın mesajları hakkında, nankörlüğü yaşam tarzı haline getiren inkârcıların dışında hiç kimse tartışmaya girmezler. Fakat (ey Elçi! Ey bu Kurân’ın tebliğcisi olan muhatap) o nankörlerin yeryüzündeki sahip oldukları maddi imkânların, seni aldatmasına izin verme!

 

(Esasen) Onlardan önce Nuh’un halkı ve onlardan sonra gelen, aynı kafa yapısına sahip nice topluluklar da, Allah’ın indirdiği Vahyi yalanlayıp yok saymışlardı! Üstelik kendilerine gönderilen ilâhî elçilere de suikasta yeltenip, hak ve hukuk’u yok etmek için, (gündem değiştirerek) bâtılın savunuculuğunu yapmışlardı! Fakat sonunda ben onları kıskıvrak yakalayıverdim! Böylece (hakk’a karşı) suikast yapmanın bedeli neymiş görsünler bakalım!

 

İşte böylece, Rabbinin inkârcı nankörler hakkındaki sözü yerine gelmiş olmaktadır. Zaten sonunda onlar nasıl olsa cehennemi boylayacaklardır. 40/4. 5. 6.

 

فَلَا يَغْرُرْكَ  – Felâ Yağrurke”  “Seni aldatmasın” demektir. Dördüncü âyette geçen bu kelimenin aslı masdarı “Ğurûr” kelimesidir. Türkçemizde “Gurur” şeklinde kullanılan bu kelimeyle, övünç duymak, iftihar etmek ve gurur duymak gibi, olumlu bir mana kastedilirken, bu kelime Arapça da bizdekinden çok farklı bir anlamda kullanılmaktadır. Yani bu kelime, Arapça da genel olarak olumsuz manada kullanılmaktadır. Kelimenin Arap lügatinde, Aldanmak, Aldatmak, Aldatıcı-şeytan, Dünya malına, (örneğin, para-pul, servet, makam lüx yaşam gibi) dünyalık bir makama, aldanmak, Ahval ve umur bilmez (yani kadir kıymet bilmez, bugün dost olduğuna, yarın) ihanet edebilen güvenilmez, aldatan kişi gibi anlamlarda kullanıldığını görüyoruz!

 

Ayrıca bu kelime değişik kalıplarda, Sonu karanlık, geleceği mechül hileci-tehlikeli (kişi), Alışverişte karşısındakini aldatmak-üçkâğıtçılık, her ay’ın ilk üç günü, Gâfil olmak-aldanmak, Türkçede bizim haral dediğimiz, Harâre gibi, daha birçok manalara da gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) Dördüncü âyette geçen bu kelimeye, biz metindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak  “… O nankörlerin yeryüzündeki sahip oldukları maddi imkânların, seni aldatmasına izin verme!” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

هَمَّتْ  – Hemmet” Bazı kalıpları (örneğin “mühim” kelimesi gibi) Türkçede de, kullanılan bu kelime aslında Arapçadır. Fakat kelime Arapça da Türkçedekinden oldukça farklı manalarda kullanılmaktadır. Örneğin, Kastetmek, suikast yapmak, hüzün vermek, Eza-eziyet etmek,  Akrep, yılan ve sivrisinek gibi (insana kastedip, eza-cefa ve zarar veren) zehirli haşarat,  Suyu çok olan kuyu, Şeyhi’fânî-ihtiyar, Baş-reis, Geceleri uçan, üğü dedikleri bir kuş ve Himmet-yardım etmek gibi daha birçok manaya gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) Beşinci âyette geçen bu kelimeye, âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak biz meâlde “ilâhî elçilere suikasta yeltenmek” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

لِيُدْحِضُوا  – Li Yudhidû” Arapça olan bu kelime, lügatte, Bâtıl olmak-iptal etmek, İzale etmek-yok etmek, Kaydırmak, (örneğin Ayağını kaydırmak) ve Dayanacak nesne gibi manalara gelmektedir. Kelimeyi günümüz Türkçesine, tam çevirmek istersek “Gündem değiştirmek” şeklinde de, çevirebiliriz! Ahterî.) Beşinci âyette geçen bu kelimeye, metin içerisindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak biz “hak ve hukuk’u yok etmek için gündem değiştirerek, bâtılın savunuculuğunu yapmışlardı!” şeklinde, mana vermeyi uygun bulduk!

 

Daha önce defalarca kaydedildiği gibi, Kurân’ın birçok sure ve âyetlerinde, bu kitabın bir insan sözü olmayıp, aksine, âlemlerin Rabbi olan Yüce yaratıcı tarafından insanlığın ufkuna indirilmiş İlâhî bir hitap olduğu beyan edilmekteydi! Tıpkı bunun gibi, bu surenin ilk üç âyetinde de, Vahyin yani Kurân’ın insanlığın huzur ve mutluluğu için ilan ettiği evrensel ilkelere karşı çıkanlar da dâhil olmak üzere, tüm insanların bilgilendirilmesi ve ikna edilmesi için; “Bu kitabın, bilgisi ve gücü sonsuz olan bir otorite tarafından indirilmiş olduğu” beyan edilmişti! Şimdi de, kaldığımız yerden devam ederek, bu ilk üç âyeti takip eden paragraftaki âyetler gurubunun içerdiği mesajları anlamaya çalışalım!

 

Bu âyetlerde geçen üç kelimenin kökeni ve lügat manaları üzerinden yukarıda çok kısa bi değerlendirme yapmaya çalıştık: Bu kelimeler “Felâ Yağrurke- aslı “ğurur” “Li Yudhidû - aslı “Dahada” ve “Hemmet” – Aslı “Hememe” kelimeleriydi. Bu kelimelerin tümünün Vahiyle ilgili olduğu görülmektedir. Şöyle ki, bu kelimelerden biri olan “Felâ Yağrurke” kelimesinin de içerisinde bulunduğu âyette, insanlık için, hak-hukuk, eşitlik ve adaleti emir ve tavsiye eden Vahyin karşıtları ve düşmanları olan insanların ellerinde bulunan dünyalık servet, mal-mülk, koltuk-makam ve imkânlardan bahsedilmektedir.

 

Bu durum gösteriyor ki, “insan topluluklarının talep edenleri arasında rızkın eşitçe paylaşılması gerekirken,[1] bu rızıklar tarihi süreçte bir avuç mutlu azınlık tarafından ele geçirilerek, insan yığınları bu şekilde sömürülmektedir! Bunun için başta tüm Peygamberler olmak üzere, Vahyin yani Kurân’ın tebliğcileri olan insanlara; “Bu zalim, sömürücülerin, bir şekilde[2] ele geçirerek sahiplendikleri para-servet, mal-mülk, makam-koltuk, vs. sakın ha! Seni aldatmasın, yani onlara imrenme” denilmektedir! Zîrâ onların bugün ellerinde bulunan para ve servetler, makam ve koltuklar, saray ve köşkler, bir gün dünyada başlarına bela olacaktır, yani başlarına yıkılacaktır ve çok sevdikleri bu ihtişamlı saraylar, kendilerine mezar olacaktır[3]! Âhirette ise bugün kendileri için kazanç olarak gördükleri her şey cehennem ateşi olarak kendilerini saracaktır!

 

Bu âyetlerde geçen diğer bir kelime ise “Li Yudhidû- aslı “Dahada” kelimesidir. Bu kelimeyi bugünün Türkçesine çevirirsek, “gündem değiştirmek” şeklinde çevirebileceğimizi düşünüyorum![4] Bu âyetlerde geçen ve üzerinde durmak istediğimiz son kelime ise “Hemmet” kelimesidir. Yukarıda lügat manasını vermeye çalıştığımız bu kelimeyi de, günümüz Türkçesine “suikast yapmak” şeklinde çevirebileceğimiz kanaatindeyim![5]

 

Görüldüğü gibi üç âyetlik bu paragrafta da, yine konu Vahiy, yani Kurân’dır. Fakat burada, bir taraftan daha çok kötü niyetli insanların Kur’an hakkında yapmaya çalıştıkları yaygaralar gündeme getirilirken, öbür taraftan da, tarihi süreçte, Vahye karşı bu yaygaracıların yaptıkları polemiklerin sonuçları gündeme getirilmektedir. Söz konusu âyetlerden dördüncüsünde, bu konuda şöyle buyurulmaktadır: “Bu İlâhî kelamın mesajları hakkında, nankörlüğü yaşam tarzı haline getiren inkârcıların dışında hiç kimse tartışmaya girmezler. Fakat (ey bu Kurân’ın tebliğcisi olan muhatap) o nankörlerin yeryüzündeki sahip oldukları maddi imkânların, seni aldatmasına, sakın izin verme!” Bu âyetin mesajını daha iyi anlayabilmemiz için, Kurân âyetlerinin inmeye başladığı o ilk dönemin Mekke’sine gitmemizin faydalı olacağı kanaatindeyim!

 

Bilindiği gibi, o dönemdeki Vahyin yani Kurân’ın tebliğcisi olan Allah Resulü, henüz Allah’ın elçisi olarak seçilmeden önce, etrafında yaşayan (sonradan kendisinin bir numaralı düşmanları olacak olan) insanlar tarafından “El’Emîn, yani güvenilir kişi” olarak isimlendirilmekteydi! Hattâ Kurân’ın ilk inen âyetleri de bu insanlar tarafından hayranlıkla karşılanmıştı! Bu hayranlığın nişanesi olarak da, o günün egemenleri tarafından, İlk Kur’an âyetlerinin yazılı olduğu sahifeler, bir yıl süre ile Kâbe’nin duvarlarına asılmaktaydı. Fakat ne zamanki inen Kur’an âyetlerinde, o günün egemenlerinin uyguladıkları, sömürü ve zulüm düzeni[6] eleştirilmeye başlandı, işte o zaman, Allah elçisini yalancı, mecnun-deli, tebliğ ettiği Kurân âyetlerini de, uydurulmuş eskilerin masalları, cinlerin veya bazı yabancıların, yardım ve telkinleri ile Muhammed’in ağzından dökülen hezeyanlar olarak vasıflandırmaya başladılar![7]

Beşinci âyette ise; “(Esasen) Onlardan önce Nuh’un halkı ve onlardan sonra gelen, aynı kafa yapısına sahip nice topluluklar da, Allah’ın indirdiği Vahyi yalanlamışlar! Üstelik kendilerine gönderilen ilâhî elçilere de suikasta yeltenip, hak ve hukuk’u yok etmek için, (gündem değiştirerek) bâtılın savunuculuğunu yapmışlardı! Fakat sonunda ben onları kıskıvrak yakalayıverdim! Böylece (hakk’a karşı) suikast yapmanın bedeli neymiş görsünler bakalım!” Buyurulmaktadır. Mümin suresinin bu âyetlerinde de, Kurân’ın tüm âyetlerinde olduğu gibi, insanlık âilesinin fertleri olarak bizlere önemli bazı mesajların verildiğini düşünüyorum!

 

Bu paragraftaki âyetlerden öncelikle, özelde o an için zor ve sıkıntılı şartlarda Kurân’ı tebliğ eden Allah Resulü ve arkadaşlarının, genelde ise her zaman ve mekânda Vahyin, yani Kurân’ın içerdiği İlâhi mesajları tebliğ etmek için çaba sarfeden insanların motive edilip desteklendiklerini görüyoruz! Bu destek, Kur’an tebliğcilerinin, ilki olan Allah Resulü ve arkadaşlarına, şu şekilde olmuştu! “Şu anda yaşadığınız sıkıntıların benzerlerini, Nuh as. ve ondan sonra vahyin tebliğcileri olan, Allah’ın diğer elçileri ve onların arkadaşları da yaşadılar! Fakat sonunda onlara o sıkıntıları çektirenler, tüm güç ve ihtişamlarına rağmen, Allah’ın gücü karşısında dünyadan silinip gittiler. Âhirette ise bu dünyada iken yaptıklarının karşılığı olarak, hak ettikleri cehennemi boylayacaklardır”

 

Bu âyetleri günümüz de hemen şimdi bize inmiş gibi kabul edersek ki, Vahyin, yani Kurân’ın yol göstericiliğinden istifade etmek istiyorsak buna mecburuz! O zaman bu âyetleri şöyle anlamalıyız: Ey bu Kurân’ın İlâhî mesajlarının hem gereğini yaşamak, hem de bu İlâhî mesajları insanlığa tebliğ etmek için çaba sarf edenler! Şunu iyi biliniz ki; Sizden önce bu işi yapmaya çalışanlar, kendi halkları tarafından dışlandılar, taşlandılar, kendi zamanlarının siyasal, askeri ve ekonomik gücünü bir şekilde ellerine geçirip, devlet dini şekline dönüştürdükleri dinin kurumlarını da, kontrol eden otoriteler ve o otoritelerin sofralarından beslenen yandaş din adamları tarafından, taciz edilip işkenceye tabi tutuldular! Ey Kur’an tebliğcileri bunu biliniz ve başınıza geleceklere karşı sabredip direniniz! Zîrâ sonuçta kazanan siz olacaksınız! Çünkü bu zulümleri reva görenler, bu dünyada tarihin çöplüğüne atılmaktan kurtulamayacakları gibi, öbür dünyada da hak ettikleri cehennemi boylayacaklardır!

 

Bundan sonraki gelen âyetlerle bu paragraftaki âyetler arasında sanki görünürde bir bağlantı yok gibi görünse de, dikkatli bir şekilde düşündüğümüz zaman bu iki âyet gurubu arasında, bizlere mesaj veren derin bir bağlantının olduğunu görüyoruz. Şöyle buyuruyor Yüce Rabbimiz:

 

 الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ {7} رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدتَّهُم وَمَن صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ {8} وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ وَمَن تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {9}

(Yüce Yaratıcının) muazzam hükümranlık ihtişamının sorumluluğunu taşıyanlar ve onların yakınlarındakiler, O’nun övgüsü ile O’nun emri doğrultusunda hızla hareket ederek, O’na inanıp güvenirler. (Kendileri gibi) inanıp güvenenler için de, af talebinde bulunarak “Ey Rabbimiz senin sevgi, merhamet ve bilgin her şeyi kuşatmıştır, sana yönelip yoluna yönelenleri cehennem azabından koru” derler.

 

(Sonra da, ey) Rabbimiz onları ve onların babalarından, eşlerinden ve gelecek nesillerinden dürüst olanları, kendilerine vaat ettiğin güzelliğin merkezi olan cennetlere koy. Çünkü sen (hem verdiği sözü yerine getirme, hem de) tam isabetle, âdil karar verme gücüne sahip yegâne varlıksın” (diye devam ederler)

   

(Daha sonrasında ise) Onları kötülüklere karşı koru. Zîrâ Sen birini kötülüklere karşı korursan, bu (hesap) gününde de ona rahmetinle muamele edeceğin anlamına gelir! Bu durum ise (o kişiler için) çok büyük bir başarı demektir. (diyerek dua ederler) 40/7. 8. 9.

 

يُسَبِّحُونَ  –Yüsebbihûne” Yedinci âyette geçen bu fiilin manası “O’nun övgüsü ile O’nun emri doğrultusunda O’na doğru hızla hareket edenle” demektir.[8]

 

Görüldüğü gibi, 7. 8. ve 9. âyetlerden müteşekkil olan bu paragrafta “Yüce Yaratıcının muazzam hükümranlık ihtişamının sorumluluğunu taşıyanlar ve onların yakınlarındakiler” şeklinde bir ifadeye yer verdik. Burada işaret edilenlerle ilgili olarak, iki varlıktan söz edebiliriz. Kısaca bunları Melekler, veyahutta Yüce Yaratıcıyı ve O’nun hükümranlık ve otoritesini idrak etme sorumluluğunu taşıyan, insanlar olarak düşünebiliriz! Burada bahsi geçenlerin (İnsan veya Meleklerin) de, “sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden, yani takvâ’ya sahip olan varlıklar olduklarını unutmayalım!

 

Şimdi de isterseniz 4. 5. ve 6. âyetlerden oluşan bir önceki paragraf ile 7. 8. ve 9. âyetlerden oluşan bu paragraf arasındaki bağlantıyı görmeye çalışalım! Yukarıda da kaydedildiği gibi, birinci paragraftaki 4. âyette “Allah’ın âyetleri hakkında çekişip, gündem değiştirerek Allah’ın âyetlerini gündemden düşürmeye çalışan, sorumluluk duygu ve bilincinden yoksun, Vahyin tebliğcilerine suikast düzenleyen” bir takım insanlardan bahsedilmişti. İşte bu ikinci paragrafta, Vahiy yani Kurân tarafından Allah’ın sünneti-sünnetullah olarak isimlendirilen tabiatta cârî olan sosyal ve fizik yasalarını tanımadıkları için, Kurân’ın âyetleri hakkında tartışmaya giren insanlara şöyle bir mesaj verilmektedir!

 

Ey sorumluluk duygu ve bilincinden mahrum oldukları için, bir taraftan inkâr ve küfrün bataklığında boğuşurken, öbür taraftan da, içerisinde bulundukları yanlışlardan dolayı kendilerini uyarmaya çalışan Vahyin tebliğcilerine durmadan suikast düzenleyen nankör insanlar! “Siz Kurân’ın işinize gelen kısmını ısrarla savunduğunuz halde, işinize gelmeyen, Allah’ın âyetleri hakkında çekişip dururken![9]” Bakınız sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket ettikleri için “Yüce Yaratıcının muazzam hükümranlık ihtişamının sorumluluğunu taşıyanlar ve onların yakınlarındakiler”  kendileri gibi sorumluluk bilinci ile hareket edip, inanıp güvenen diğer insanlar hakkında, nasıl dua ediyorlar:

 

“Ey Rabbimiz senin sevgi, merhamet ve bilgin her şeyi kuşatmıştır, sana yönelip yoluna yönelenleri cehennem azabından koru” Ey Rabbimiz! Onları ve onların babalarından, eşlerinden ve gelecek nesillerinden dürüst olanları, kendilerine vaat ettiğin güzelliğin merkezi olan cennetlere koy. Çünkü sen hem verdiği sözü yerine getirme, hem de, tam isabetle, âdil karar verme gücüne sahip olan, yegâne varlıksın” Ey Rabbimiz! Onları kötülüklere karşı koru. Zîrâ Sen birini kötülüklere karşı korursan, bu hesap gününde de, ona rahmetinle muamele edeceğin anlamına gelir! Bu durum ise o kişiler için çok büyük bir başarı demektir.”

 

Görüldüğü gibi bu iki paragrafta, kategorik olarak iki çeşit insan tipinden bahsedilmektedir. Birinci kategoride, kendilerinin, hak ve hukuk, nezdinde (yani Allah) katında hiç bir değerleri olmadığı halde, kendilerini sanki dünyanın merkezi ve vazgeçilmezi olarak gören guruptan bahsedilmektedir! Bu insanların tipik özelliklerinden biri ise,  her iyiliği kendilerinden bilirlerken her kötülüğü de başkalarından biliyor olmalarıdır.[10] Sorumluluk duygu ve bilincinden mahrum olan bu insanlar, aslında sadece, menfaatlerine odaklanmışlardır. Onun için bu insanların kendi menfaatleri dışında gözden çıkartamayacakları hiçbir değer yoktur! Hattâ menfaat birliği yaptıkları dünkü ortak ve yandaşlarını bile! İşte yukarıdaki birinci paragrafta, kendilerini uyarmak isteyen tebliğcilere bile, suikast düzenlemekten çekinmeyen bir tip olan, bu nankör insan tipi gündeme getirilmiştir.

 

İkinci kategoride ise, hak ve hukuk nezdinde de, (yani Allah’ın katında da) çok değerli olan, “Yüce Yaratıcının muazzam hükümranlık ihtişamının sorumluluğunu taşıyanlar ve onların yakınlarındaki” İnsanlar (veya meleklerden) bahsedilmektedir. Bu insanların en önemli özellikleri de, her türlü iyiliğin sahibi olarak Allah’ı görürlerken, her türlü kötülüğün sebebi olarak da, nefislerini görüyor olmalardır! Yani bu insanlardan bahsedilirken, sorumluluk duygu ve bilinci (kısaca, takvâ) ile hareket eden insanlar olarak bahsedilmektedir. Ve bu iki gurup insan tipinin, iki paragraftaki âyetler gurubunda, ayrı ayrı zikredilerek, biri birileri ile kıyaslama imkânı verildiği kanaatindeyim. Allah’u âlem!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere, birde görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11. âyetler). Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konuda da söylenecek son söz, “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

( Gelecek yazımızda, Mümin sûresinin tefsir ve yorumuna kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 

          Yaşar GÜLAÇTI. 120 Temmuz. 2016. Hartlap/ K.MARAŞ.          yasargulacti@hotmail.com        

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Krş. 41/10.

 

[2] Gerek tarihi, süreçte gerekse de günümüzde, görülmektedir ki, bu sömürücülerin insanlığı sömürürken, yeryüzündeki kölelik ve sömürü düzenini eleştiren Vahyin yani Kurân’ın mesajlarına karşı çıkmak için kullandıkları en önemli metotlardan biri de, inandıklarını iddia ettikleri dinlerini istismar etmeleridir! Yani İlâhî Vahyin yani Kurân’ın insanlar arasında hak-hukuk ve adaletin hâkim olması için verdiği mesajların boğulması, etkisiz hale getirilip yok edilmesi için din de, kullanılmaktadır. Kısacası Allah’ın indirilmiş dinine karşı, dünyada din üzerinden beslenen din adamları tarafından uydurulan başka bir din kullanılmaktadır! Tek kelime ile, dine karşı, din!!!

 

 [3] Günümüzün en eski ve ihtişamlı tarihi kalıntıları olan Mısır’daki kalıntıların hemen tümünden Firavun mezarları ortaya çıkmaktadır! Düşündürücü değilmi?

 

[4] Gündem değiştirerek batılın savunuculuğunu yapmak, günümüzde hak-hukuk, eşitlik ve adaleti yok edip, hukuksuzluğu hukuk haline getiren sözde Müslümanların da başvurduğu en yaygın yöntemdir. Bugün İslam ülkelerinin siyasi ekonomik güç ve otoritesini bir şekilde ellerine geçiren insanlara ve yandaşlarına, siz  “Allah insanlara arasında ayırım yapmadan, hak-hukuk ve adaleti emrediyor” deseniz! Adam size, “efendim devletimizin yüksek menfaatlerinden dolayı” demeye başlıyorlar. İyi de, “devlet insan içindir, sizse insanların hak ve hukukunu ihlal ediyorsunuz” demeye çalışsanız! Adam size, “efendim devlet sırrı vs.” diyerek gündemi kendi istediği gibi değiştiriyor!

                                                         Velhasıl bu insanlar sizin kendilerine hatırlattığınız, Kurân’ın hak-hukuk ve adalet ilkelerini dinleyip, ilâhî Vahye teslim olmak için, bir türlü sade de gelmiyorlar. Böylece hak-hukuk ve adalet gibi Kurân’ın ve dinin özü olan ana kavramlar, bir türlü yürürlüğe giremezken, öbür yandan, zulüm ve hukuksuzluk sürüp gidiyor. İşte İslam dünyası denilen coğrafyadan kaçıp, bir batı ülkesine (Hıristiyan ülkesine) sığınmak için her gün onlarca Müslüman’ın, Ege ve Akdeniz’den cesetlerinin toplanmasının nedenlerinden bir tanesi de bu kafa yapısıdır! Şimdi, zerre kadar düşünme kaabileyeti olan ve Müslüman’ım diyen her insan, başını ellerinin arasına alarak, beynini çatlatırcasına bu durumu bir düşünmesi lazımdır!

 

[5] Tarihi süreçte Vahyin tebliğcileri olan tüm Allah elçilerine kendi halkları tarafından, suikast düzenlendiği gibi, başını Ümeyye oğullarının çektiği Mekke müşrikleri tarafından da, Allah Resulüne suikast düzenlenmiştir! Burada günümüz Kur’an tebliğcilerine, “çağdaşınız olan bazı insanlar tarafından sizlere de suikast düzenlenebilir” mesajıdır!

 

[6] Bu sömürü ve zulüm o günün Mekke’sinde şu şekilde devam ediyordu: Yeryüzünde, her dönemde olduğu gibi o dönemde de, İnsanların kutsal olarak kabul ettikleri Kâbe’yi tavaf edip, hac ve umre yapmak için, insanlar buraya akın ediyorlardı. Tabiî ki, bu arada ulu Tanrının astları ve aracıları olarak kabul ettikleri putlarını, dolayısı ile de Yüce tanrıyı memnun etmek için, Kâbe’ye ve içindeki putlarına, çok miktarda, değerli hediyeler takdim ediyorlardı! Takdim edilen bu hediyeler arasında, altın gümüş gibi, değerli mücevherlerin yanı sıra, bol miktarda, tarım ürünü ve sığır deve gibi canlı hayvanlar da, bulunmakta idi.

Dünyanın her yerinde her devirde bir takım insanlar toplum için kutsal sayılan yüce değerleri hep istismar edegelmişlerdir. İşte o dönemde de, İnsanlık tarihinin en eski ve en tehlikeli hastalıklarından biri olan bu istismar hastalığı, dünyanın en önemli dînî merkezi olan o bölgede de tüm hızı ile devam ediyordu! Şöyle ki, o dönemde Mekke ve çevresinin hakimiyetini elinde bulunduran Kureyş kabilesinden, özellikle Ümeyye oğulları koluna mensup bir gurup insan; Kâbe’ye ve orada bulunan putlara getirilen, çok miktardaki değerli hediye ve Mekke’nin kutsallığından kaynaklanan bütün rant gelirlerine el koyuyorlardı! El koydukları bu gelirler sayesinde de, bu insanlar, çok müreffeh bir hayat yaşıyorlardı. Yani Kurân’ın ifadesi ile dokuzlu bir çete, o günün Mekke ekonomisini tamamı ile ellerinde bulunduruyorlardı! Kurân’daki dokuzlu çete ifadesi için (bkz. 27/48.) ( not: “Çete” TDK sözlüğünde şöyle tanımlanmıştır: “Yasa dışı işler yapmak veya etrafındakileri korkutmak amacıyla bir araya gelmiş topluluk..” Bu sözcüğün, Türkçe’ ye Sırpça (çeta) sözcüğünden geçmiş olması, ayrıca dikkat çekicidir!)

 

Bu rant çetesi, Kâbe’nin kutsallığını istismar ederek elde ettikleri, rant gelirinin ancak 1/40 gibi çok cüzi bir bölümünü Kâbe’nin bakımı ve gelen hacıların sikâye vs. ihtiyaçları ile bazı fakir fukaranın ihtiyaçları için de harcıyorlardı.  Bu tefeci bezirgânlar el koydukları rant gelirinin geri kalan büyük bölümü ile elde ettikleri kara parayı aklamak için ise, yazları kuzeye, Bizans Rum diyarına, kışları da, güneye ve batıya, Yemen ve Afrika’ya, ticaret amaçlı seferler düzenliyorlardı. (krş. 106/1. 2.). Bu seferlerden elde ettikleri paraları da, Mekke’ye getirip, ihtiyaç içinde kıvranan fakir fukaraya, çok ağır yaptırımlar içeren şartnamelerle faiz karşılığı olarak borç veriyorlardı.

             Günü gelince de, faiz’ini ödeyemeyen bu zavallı ve zayıf insanların, parayı almak için kabul etmek zorunda kaldıkları şartların gereği olarak,  âilelerini köleleştiriyorlardı. Genellikle kimsesiz ve zayıf olan bu insanların erkeklerini köle olarak çalıştırırlarken, kadın ve kızlarını da, Kâbe’nin hemen arka sokaklarında kurdukları kırmızı bayraklı çadırlarda,  sex kölesi olarak çalıştırıyorlardı! İşte cahiliye dönemi denilen, bu dönemdeki, Arap toplumu, kız çocuklarını, ileride bu tefeci bezirgân çetesinin ellerine düşmesinler diye, daha çocukken çöle götürüp diri diri kuma gömüyorlardı! (Not: o dönemde, Mekke ve çevresinde yaşayan Arap toplumuna gör

Yazarın Diğer Yazıları