NEVÂ, 51/III.

NEVÂ, 51/III. [1]

 

MÜMİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

SORUMSUZLUK VE NANKÖRLÜĞÜ YAŞAM TARZI HALİNE GETİRENLERİN PİŞMANLIĞI!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

( Özünde Rahman, işinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.)

 

 إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِن مَّقْتِكُمْ أَنفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الْإِيمَانِ فَتَكْفُرُونَ {10} قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِّن سَبِيلٍ {11} ذَلِكُم بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِن يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ {12}

 

Nankörlüğü yaşam tarzı haline getiren inkârcılara gelince, (hesap gününde) onlar şöyle bir duyuruya muhatap olurlar: “İnanıp, güvenmeye çağrıldığınız zaman, küfür ve inkârda devam ediyor olmanızdan dolayı, Allah’ın size olan sitemi-kahrı, elbette ki, (şu an) sizin kendi kedinize olan –Siteminizden-kahrınızdan çok daha fazladır”

 

(Bu hitaba) şöyle karşılık verecekler: “(Ey) Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin. (şimdi ise) biz günahlarımızı itiraf etmiş bulunuyoruz! (bu durumda) bizim için (düştüğümüz bu kötü durumdan) bir çıkış yolu yokmu dur acaba”

 

(Onlara şöyle cevap verilecektir.) Bugün bu vahim duruma düşmenizin sebebi: Sizler (dünyada iken) şirkten uzak olarak, sadece Allah’ın birliğine O’na inanıp güvenmeye davet edildiğiniz zaman, şımarıp inkârı seçerken, O’na ortak-şirk koşulan bir inanç sistemini ise hemen kabul ediyor olmanızdır. Sonuçta, bugün (sizin hakkınızda) hüküm verecek olan, O’ en yüce ve en büyük olan Allah’dır” 40/10. 11. 12.

 

مَقْتُ  – Makt” Arapça olan bu kelime: Buğz etmek, Kin beslemek, Düşmanlık yapmak, Kahretmek-sitem etmek gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) Onuncu âyette geçen kelimeye biz âyet içerisindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde “O’na şirk koşmanızdan dolayı, Allah’ın size olan sitemi-kahrı, elbette ki, (şu an) sizin kendi kedinize olan siteminizden-kahrınızdan çok daha fazladır” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

On birinci âyette “iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin” şeklinde bir ifade geçmektedir. Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız? Âyette ifade edilen iki ölümden birincisi, İnsanın varlık âlemine gelmeden önceki yokluk halini ifade etmektedir. Çünkü Kurân, insanın henüz dünyaya gelmeden, yani yaşam öncesi durumunu ölüm olarak beyan etmektedir. Konu ile ilgili olarak Mülk suresi ikinci âyette “Sizin hanginizin daha güzel işler yapacağını denemek için, (Allah) ölümü ve yaşamı yaratmıştır buyurulmaktadır. 67/2.” Görüldüğü gibi âyette ölüm hayattan önce gelmiştir. Bu şu demektir: İnsan yaşamaya başlamadan önce ölüm halinde idi. On birinci âyette geçen birinci ölüm bu olsa gerektir. İkinci ölüm ise hepimizin bildiği ölümdür. İki diriltilmeden birincisi ise, insanın ilk defa canlandığı ana rahminde başlayan yaşamı, ikinci dirilme ise, dünyada ölen insanın mahşerde tekrar diriltilmesidir. Allah’u âlem.

 

Üç âyetlik bu paragraf insanların kâhir ekseriyetinin tipik bir davranışını gündeme getirmektedir. Şöyle ki: Gerek tarihi süreçte, gerekse de günümüzde, içerisinde yaşadığımız toplumun büyük çoğunluğunda gözlemlediğimize göre; İnsanlar iman konusu olarak kabul ettikleri bir kısım konuları hemen dilleri ile söyleyip kolayca ikrar edebiliyorlar. Fakat ellerine fırsat geçip iş icraata gelince, birde bakıyorsunuz ki, aynı kişiler dilleri ile söylediklerinin tam tersini yapıyorlar! Üstelik kendilerini uyarıp ikaz eden insanları da, ya duymamazlıktan geliyorlar, ya da bu insanların kendilerine yaptıkları ikazlardan rahatsızlık duymaya başlıyorlar! Sonunda da yaptıklar yanlıştan dolayı kendilerine karşı uyarı görevi yapan insanları, suçlama yoluna gidiyorlar! Hatta daha da ileri giderek uyarı ve ikaz görevi yapan insanları, nankörlük ve ihanetle suçlayarak kendilerince cezalandırma yoluna bile gidebiliyorlar!

 

Nezaman ki bu insanların ellerindeki imkân ve fırsatlar kayboluyor, işte o zaman başlıyorlar dövünmeye, bağırıp çağırıp şamata yapmaya, ya da kendi kendilerine kahredip sitem etmeye! Sonra da, kendi icraatlarının sonucu olarak içerisine düştükleri zor durumdan kurtulmak için (dün bir türlü dinlemek istemedikleri) kişi ve otoritelerden yardım dilenmeye! İşte 10. 11. ve 12. âyetlerden oluşan paragrafta, bu insanların âhiretteki pişmanlıkları ve cehennemdeki çırpınışları haber verilmektedir! İnanınız, yukarıdaki âyetler gurubunda cehennemde çırpınıp durduğu ifade edilen bu insanların suçları, iman konusu olan konulara iman ettiğini dilleri ile ifade ve itiraf etmemek değildir![2] Tam tersine bu insanların suçları, iman ettiklerini dilleri ile beyan atikleri O’ Allah’a güvenmemek dir. Eğer güvenselerdi, dilleri ile söylediklerinin gereğini eylem ve icraatlarına yansıtırlar ve sonunda da cehennemi boylamazlardı!

 

On birinci âyette, cehennemde kıvrananların pişmanlıklarının şöyle ifade edildiğine şahit oluyoruz! “Ey Rabbimiz bizi hayata getrdin sonra ölümü tattırdın, sonra da tekrar dirilttin. Fakat dünyadaki yanlış icraatlarımızdan dolayı şu anda cehennemde yanmaktayız. Dünyada iken biz senin varlığına ve birliğine inandığımızı dilimizle ifade etmiştik! Ama buna rağmen yaptığımız icraatlar bizi sonunda bu cehenneme sürükledi. Dünyada bizi uyarıp ikaz edenlerin uyarılarına kulak asmadık, hattâ bizi uyaranları hainlikle suçladık! Tamam, şimdi hatamızı anladık, dünyada iken çok kötü işler yapmışız! Sonunda da işte cehennemdeyiz! Pekî, şimdi buradan bir çıkış yolu yokmu? Ne olur bize bir çıkış yolu göster” derler… Demek ki cehenneme girenler, oradan çıkabilmek için yalvarıp yakaracaklar! Acaba onlara bu imkân sağlanacak mı?

 

Bu sorunun cevabının bir sonraki âyet olan 12. âyette verilmiş olduğunu görüyoruz: “Bugün bu vahim duruma düşmenizin sebebi: Sizler (dünyada iken) şirkten uzak olarak, sadece Allah’ın birliğine O’na inanıp güvenmeye davet edildiğiniz zaman, şımarıp inkârı seçerken, O’na ortak koşulan bir inanç sistemini ise hemen kabul etmenizdir. Sonuçta, bugün (sizin hakkınızda) hüküm verecek olan, O’ en yüce ve en büyük olan Allah’dır”  Hatırlanırsa yukarıda bu insanların cehenneme sürüklenmelerinin sebebi; “Bu adamların, iman konusu olan konulara iman ettiklerini dilleri ile ifade ve itiraf etmemeleri değildir” demiştik! Şimdi isterseniz neden bu kanaate sahip olduğumuzu, bu 12. âyetin ışığı altında açmaya çalışalım!

 

Bu âyetten net bir şekilde anlaşıldığına göre, bu adamları cehenneme sürükleyen ana sebep, şirk’tir! Pekî, şirk nedir? Müşrik, kimdir? Bir defa şunu kesinlikle bilelim ki şirk: Yüce Tanrı olarak Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmemek değildir. Aksine şirk: Kişinin,  Allah’ın varlığını birliğini kabul ettiğini dili ile söylediği halde, yani iman konusu olan her şeye iman ettiğini dili ile söyleyip ifade ettikten sonra, (kısaca,  âmentü olarak bilinen manzumeyi dili ile okuduktan sonra) söylediği bu sözlerin gereğini yerine getirmemesidir. İşte esas bu durum şirk olarak ifade edilmektedir. Bunu yapanlara da müşrik denilmektedir. Günlük hayatımızda, bu şirk hastalığının Müslüman topluluklarda değişik şekillerde ortaya çıktığına şahit olmaktayız! 

 

Çeşitli şekillerde tezahür eden bu şirk illetinin, en başta gelen tezahürlerinden birini şu şekilde ifade edebileceğimizi umuyorum![3] Bize göre burada kastedilen şirk: Allah’ı gerektiği şekilde takdir edemeyen insanların, bilinçaltına yanlış bir şekilde yerleşmiş olan gökteki Yaratıcı ulu Tanrı kavramı ile yakından ilgilidir!  Buna göre her şeyi yaratan gökteki Yüce yaratıcı olan ulu Tanrı, yeryüzündeki bir kısım yetkisini, sanki kendisinin yarattığı bazı varlıklara devretmiş gibi algılanmaktadır! Durum böyle olunca da, İnsanların en azından bir kısmı,  yeryüzünde Allah’ın astları olarak gördükleri bazı kişileri, kendilerine dünyada menfaat sağlarlar ümidiyle; Yüce Yaratıcı olan Allah’ın yeryüzündeki yardımcısı, astı, oğlu, halifesi, gölgesi vs. olarak görüp, kabul etmeleri şeklinde bir şirk oluşmaktadır. Bu durumun gerçekleşmesi için de, iki unsurun olması icap etmektedir. Birinci unsur: Kendilerini Allah’ın yeryüzündeki yardımcısı, astı, oğlu, halifesi, gölgesi vs. olarak gören ve devlet otoritesini de bir şekilde ellerine geçirmiş olan, Firavunlar,[4] Nemrutlar, Şeddatlar, Krallar, Şahlar, Padişahlar, Sultanlar, (sözde) Halifeler veya her çeşit diktatör despot devlet adamları gibi siyasi otoritelerdir.

 

Bu şirk durumunun tamamlanabilmesi için gerekli olan ikinci unsur olarak ise: Bu adamların yukarıda iddiâ ettikleri konumlarını bu şekilde, yani iddiâ edildiği gibi kabul eden köleleştirilmiş geniş halk yığınlarının var olması da şartıdır. Zîrâ tarihi süreçte görülmüştür ki; Yeryüzünde hüküm sürmüş ve sürmekte olan, hiçbir Firavun, Nemrut, Şeddat hatta hiçbir despot, zalim, bir şekilde sırtını İlâhî otoriteye dayayıp, kutsalı istismar etmeden bu konuma gelemeyeceği gibi, kendilerini sırtında taşıyacak, halk yığınları, yani menfaat ortakları, olmadan da, ayakta kalamıyorlar!

 

İnsanların şirk bataklığına saplanmalarının ikinci şekli olarak ise şu durum karşımıza çıkmaktadır: Gerek tarihi süreçte, gerekse de günümüzde insanlar, (dilleri ile aksini söyleseler de) âhirette kendilerine şefaat eder, torpil yapar ümidiyle[5]Allah’ın astları olarak gördükleri bazı varlıklara tapınmışlardır! Ne kadar acı olsa da, bu tespit bizim şahsî tespitimiz değil bizzat Kurân’ın tespitidir. “Onlar Allah’ın astları olarak gördükleri bazı varlıklara-kişilere ibadet ederler… (taparlar. krş. 10/18.) Onlar, Allah’ın yanı sıra, Hahamlarını, Rahiplerini,(yani din adamlarını).. Rab edinirler.. (onlara tapınırlar krş. 9/31.)” Pratik hayatta Allah’ın yanı sıra kendilerine tapınılan bu varlıkların, Peygamberler,[6] Melekler,[7] Din adamları, Tapınak kâhinleri,[8] Hahamlar, Rahipler, Azizler, Veliler (çoğulu Evliya), Veya sözü geçen bu kişi ve varlıkların, sembolleri, büstleri, heykelleri, putları, mezarları, türbeleri, vs. olarak düşünebiliriz!

 

Çünkü günümüzde dahi, birçok insan, cennete gidebilmenin, ancak birilerinin elini öpüp eteğinden yapışarak mümkün olabileceğine inanmaktadır! İşte İlâhî otoritenin sulandırılması olarak ifade edebileceğimiz tüm bu durumları Kurân şirk olarak vasıflandırmaktadır! Bu işi yapanları da müşrik olarak ifade etmektedir. Fakat Kurân’ın beyanına göre, dünyadaki bu şirk ortaklığının taraflarının (tapan ve tapınılan) her ikisi de, öbür dünyada, yani gerçek olanla sahte olanın biri birinden ayrılacağı ayrılık gününde, cehennemde buluşacaklardır. Yukarıdaki üç âyetlik paragrafta durumları anlatılan insanların en azından bir kısmının bu insanlar olduğu düşünülebilir! Allah’u âlem.

 

Yukarıda da ifade edildiği gibi, bu insanlar cehenneme girip oradaki azabı gördükten sonra, günahlarını itiraf etmekteler ve cehennemden kurtulmak için de, Allah’a yalvarmaktadırlar! Pekî, bu çok geç kalmış pişmanlık ve itirafın kendilerine bir faydası olacak mı? Yani bu adamlar cehennemden çıkabilecekler mi? Âyetin devamında bu insanların cehenneme girmelerinin sebepleri anlatıldıktan sonra, bu sorulara şöyle cevap verilmektedir: “Sonuçta, bugün (sizin hakkınızda) hüküm verecek olan, O’ en yüce ve en büyük olan Allah’dır”. 

 

Görüldüğü gibi “buradan kesinlikle çıkamazsınız veya şu kadar yandıktan sonra buradan çıkabilirsiniz” şeklinde bir cevap yok! Sadece bu insanlarla ilgili hükmün bundan sonra Allah’a âit olduğu hatırlatılmaktadır! Buna bakarak, bir taraftan Allah’ın sevgi ve merhametinin, (Rahmet’inin) öfke ve kızgınlığını (Gazabını) geçmiş olmasını, diğer yandan da, ebedi azabın sonsuz Rahmet ile nasıl bağdaşacağını da hatırlarsak! Bir çıkış imkânının olabileceğini düşünebiliriz! bkz. (Musa Cârullah’tan, naklen. İ. Eliaçık)

 

Bundan sonraki âyetlerde ise, yukarıdaki paragrafta, cehennemdekilerin durumları ile ilgili olarak, son hükmü verme yetkisinin sadece kendisine âit olduğu bildirilen O’ Yüce Yaratıcının, yeryüzünde insanları âyetleri ile nasıl uyardığı beyan edilmektedir. Şöyle buyuruyor, Yüceler Yücesi Rabbimiz.

 

 هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُم مِّنَ السَّمَاءِ رِزْقاً وَمَا يَتَذَكَّرُ إِلَّا مَن يُنِيبُ {13} فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ {14} رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ {15

O’ öyle bir Allah’dır ki! Gökten (yağmur yağdırıp) sizin için rızıklar indirerek, size âyetlerini gösterir! Fakat bu durumu ancak kendisine hakkiyle yönelmiş olan kişi, takdir edip bilebilir.

 

(Öyle ise, ey O’na inanıp güvenenler!) İnkâr ve nankörlükte direnenlerin hoşuna gitmese de, siz tam bir yürek temizliği ile (şirk pisliğine bulaşmadan) dini sadece Allah’a has kılarak, sadece ‘O’na çağırınız, Ona kulluk yapınız!

 

Zîrâ bütün varlık hiyerarşisinin en yükseğindeki mutlak güç ve otoritenin tek sahibi olan O’ Allah’ İlâhî mahkemedeki hesap günü ile ilgili olarak, (insanoğlunu) uyarmak için, kullarından dilediğine kendi katından vahiy indirir. 40/13. 14. 15.

 

مُخْلِصِينَ  – Muhlısîne” Arapça olan bu kelimenin kökü-mazisi “Ha Le Sa”  masdarı ise “İhlâs” kelimesidir. Lügavî olarak: Bir şeyi başka bir şeyin karışımından korumak, Seçmek ayırmak, Tahsis etmek, Saf hale getirmek, gibi manalara gelmektedir. (Lisanul ‘Arap). Ayrıca, Darasız net ağırlık ve hacim (sâfi) Kurtulmak (halas) Som (hâlis) Samimiyet, Yakınlık, İçtenlik (İhlâs) Sözün kısası, Özeti (hülasa’i kelam) Samimi-sâdık, Candan (Muhlis) gibi kelimeler de, bu kökten gelmektedir.

 

Kurân’ın ifade ikliminde bu “İhlâs” kelimesinin, “saf bir inançla, yürek temizliği ile yani şirk’in bütün çeşitlerinden uzak kalarak, Allah’a inanmak ve sadece Allah kulluk yapmak” manasında kullanıldığına şahit olmaktayız! Onun için biz, On dördüncü âyette geçen bu kelimeye, metin içerisindeki kalıp ve konumu da hesaba katarak, mealde “siz tam bir yürek temizliği ile dini sadece Allah’a has kılarak,[9] sadece ‘O’na çağırınız, O’na kulluk yapınız!” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

Üç âyetlik bu paragrafı, özellikle de, paragraf içerisindeki 14. âyeti doğru anlayabilmemiz için, yukarıdaki 12. âyetin ışığı altında değerlendirmek zorundayız! Hatırlanırsa o ayette cehennemdekilere,“Sizin bugün bu vahim duruma düşmenizin sebebi: Sizler (dünyada iken) şirkten uzak olarak, sadece Allah’ın birliğine O’na inanıp güvenmeye davet edildiğiniz zaman, şımarıp inkârı seçerken, O’na ortak koşulan(içerisinde şirk barındıran) bir inanç sistemini ise hemen kabul etmenizdir” denilmişti. Daha net bir ifadeyle; bu adamların cehennemlik olmalarının sebebi olarak, Bu kişilere, “dini Allah’a has kılıp, sadece Allah’a kulluk yapınız” dendiği zaman, bunu bir türlü kabul etmezlerken,[10]  “Allah’la beraber bir takım varlıkları O’nun astları olarak kabul edip, Allah’ın yanında onlara da kulluk yapmayı hemen kabul etmenizdir”[11] denilmişti.

 

İşte bu paragraftaki âyetlerde, özellikle de 14. âyette, şirkten uzak, içerisinde şirk kokusu olmayan bir imanın-inanç sisteminin nasıl olması gerektiği beyan edilerek şöyle buyurulmaktadır: “İnkâr ve nankörlükte direnenlerin hoşuna gitmese de, siz tam bir yürek temizliği ile dini sadece Allah’a has kılarak, (hiçbir şirk kokusuna bulaşmadan) sadece ‘O’na çağırınız! Yani sadece O’na kulluk yapınız” Böyle bir iman; Gerek yaşadığımız bu hayatta dünyalık menfaat elde etmek için, gerekse de, âhiret hayatında azaptan kurtulmak ve cennete girmek için, Allah’ın yanında bir takım varlıklara da, kulluk yapmamayı gerektirir! O varlıkları Allah’ın İlâhî otoritesine ortak etmemeyi gerektirir! Allah’u âlem!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bir kere daha diyoruz ki, bu konudaki son söz: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda, Mümin suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

                              Yaşar GÜLAÇTI. 27. Temmuz. 2016.  K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1]  …إِنَّ اللّهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوَى  = Hiç Şüphesiz  Allah’tır, tohumu ve çekirdeği çatlatıp yaran. 6/95. “النَّوٰى – Ennevâ” Arapça olan bu kelime, Lügat manası itibarı ile; Ağırlık, Kaybolmak veya doğmak üzere olan Yıldız, Bir şeyin başka bir şeye dönüşmesi, Niyetlenmek, Bir şeyin başka bir şeyin yerine geçmesi vekâlet nöbet gibi, Bir şeyin yağı-enerjisi özü nüvesi, Hurmanın çekirdeği, özü, gibi çok zengin bir mana demetine sahiptir. (Lisanul’Arap). Biz âyet metnindeki bu kelimeye, Ayet içerisindeki konumunu da dikkate alarak, “Çekirdek” manası verdik. İşte mahlûkât’ın, yaratılmışların yani evrenin özünü, nüvesini oluşturduğunu düşündüğümüz bu نَّوٰى  Nevâ(Çekirdek) kelimesini, bu mülahazadan dolayı, bütün yazılarımız da, sembol-mahlas, başlık olarak kullandık.

 

[2]  Çünkü iman, bir şeye inandığını dille ifade etmekten çok daha farklı bir şeydir! Öyle olamasaydı, Allah dilleri ile iman ettiklerini söyleyen bedevilere “siz iman etmiş değilsiniz” diye onların dilleri ile yaptıkları itiraf ve ifadeyi reddetmezdi. krş. 49/14. Ayrıca Münafıkların tümü iman edilmesi gerekenlere inanıp iman ettiklerini dilleri ile ifade ve itiraf etmektedirler! Fakat dilleri ile söyledikleri bu iman itiraf ve ifadelerine rağmen “münafıklar cehennemin en alt takasındadırlar" krş. 4/145.

 

[3] Şirkle ilgili daha geniş bilgi için, bkz. N E V Â 50. Şuarâ suresi ve düşündürdükleri adlı yazımız. 30/42.

 

[4] FİRAVUN: Her kelimenin bir manayı ifade ettiği gibi, halk arasında yanlış anlaşılan bu “Firavun” kelimesinin de, ifade ettiği bir mana vardır. Bizim yaptığımız araştırmaya göre; Aslı Kıptîce olan bu kelimenin, sonradan dünyadaki kullanılan bütün dillerde olduğu gibi, Arapçada da, herhangi bir değişime uğramadan, “Firavun” şeklinde kullanıldığını görüyoruz. Tabiî ki, bu kelime, Allah’ın insanlığa hidayet rehberi olarak indirdiği Kurân’da da, herhangi bir değişime uğramadan olduğu gibi kullanılmıştır. Bizim halkımızın genel kanaatinin hilafına bu “Firavun” kelimesi herhangi bir insana verilen, özel bir isim değildir. Bu kelime, dönemin Mısır Kıptî kültüründe, devletin idaresini bir şekilde eline geçiren, sonrada kendisini, gökteki yüce Tanrının yeryüzündeki oğlu (Amon-Râ) veya temsilcisi olarak kabul ettiren, zorba ve zalim diktatörlere verilen bir unvanıdır. Bir başka yönü ile bu durum şuna da, benzemektedir. (Âd ve Semûd krallarına, Şeddat,  Babil krallarına Nemrut), Acem krallarına Şah, Roma Krallarına, Sezar, Türklerin kendi liderlerine, ise Han, Hakan veya Padişah denmesi gibi, Mısır’ın siyasî yönetiminin tepesinde bulunan kişilere de “Firavun” ismi verilmiştir.(Ahterî, Lisanul’Arap).

 

Firavun kelimesinin zalim hükümdarlara unvan olarak verilmesinin nedeni ile ilgili olarak yaptığımız araştırmada da, şu bilgilere ulaştık: Bu Firavun kelimesi, Öncelikle, Nil nehrinde yaşayan yırtıcı bir hayvanın ismi (Nil timsahı) olarak karşımıza çıkmaktadır. Herhalde etrafında yaşayan her canlıyı tehdit edip parçaladığı için, gücün ve zorbalığın sembolü, su dünyasının da hâkimi olarak gördükleri, Nil timsahlarına, eski Mısır halkı tarafından, hakîkat manasındaFiravun”  isminin

[5] Krş. 21721.

[6] Hıristiyanlara göre İsa as. Allah’ın oğlu, hatta bazı Hıristiyan mezheplerine göre, Allah’ın kendisidir, (Hâşâ) Buna karşılık Yahudiler ise Uzeyr as.’ı, Allah’ın oğlu olarak görmektedirler! (krş.9/30)  Hatta Yahudi ve Hıristiyanlar kendilerini de Allah’ın çocukları olarak görmektedirler! (krş. 5/18.)

 

[7] Tarihi kaynaklardan anladığımıza göre bazı Arap kabileleri, Melekleri Allah’ın kızları olarak görürler, kendilerine şefaat eder ümidi ile de bu meleklere taparlardı! (krş. 4/117. 17/40. 37/150.  39/43. 43/19.)

 

[8] Tapınak Kâhinleri Kadim Mısır kültür ve dininde, gök Tanrı Amon-Râ’nın yeryüzündeki, oğlu olan Firavun’un yardımcıları, olarak kabul edilirdi!

 

[9] Yani dünyalık elde etmek için dini istismar etmeden, insanları sadece Allah’ın dinine çağırınız! Çünkü gerek tarihi süreçte, gerekse de günümüzde, bazı insanlar, dini paravan yaparak, aslında insanları Allah’a değil kendilerine çağırıyorlar! “Örnek olarak, din adına hizmet ettiklerini söyleyen bazı dini ve tasavvufî liderleri, hattâ devlet otoritesini bir şekilde ellerine geçirmiş olan bazı siyasi liderleri, dini ve din gibi bazı kutsalları kullanıp istismar ederek kendilerine dünyevi çıkar ve menfaat sağlayan, diğer bazı insanları da, bu kategoride sayabiliriz!” Maalesef kendilerine dünyada menfaati olur, yahutta âhirette şefaat ederler ümidiyle bu çağrılara bazı insanlar icabet etmektedirler! Sonunda da bu çağrıyı yapan liderleri, Allah’ın bir takım sıfatlarını veya bütün sıfatlarını taşıyan O’nun yeryüzündeki yardımcısı, astı, oğlu-kızı, halifesi, gölgesi vs. olarak görmeye başlıyorlar! Bunun sebebi: İnsanın ilk anda inandığı gibi yaşamayınca, bir müddet sonra yaşadığı gibi inanmaya başlamış olmasıdır! Allah’u âlem!

 

[10] Yani şirkten uzak bir Allah inancını!

 

[11] Yani içerisinde şirk’i de barındıran bir imanı-inanç sistemini!

 

Yazarın Diğer Yazıları