N E V Â, 5I./IV.

 

 

 

N E V Â, 5I./IV.

 

MÜMİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

( Zâtında Rahman fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.)

 

MÜLKÜN YEGÂNE SAHİBİ KAHHAR İSMİ İLE MUTTASIF OLAN ALLAH’DIR!

 

يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ {16} الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ {17}

(Dünyada iken mülkün sahibi olduklarını zanneden) insanların, Allah’tan hiçbir şeyi gizleyemeyip (gerçek yüzleri ile) ortaya çıkmak zorunda oldukları o hesap gününde, (şöyle bir ses yankılanır) “Bugün mülkün gerçek sahibi kimdir?” cevap “Elbette ki, bir ve kahhar olan Allah’dır!”

(İnsanların dünyada yaptıklarının) hesabının sorulacağı o günde, her fert sadece yaptıklarının karşılığını görecek olup, kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacaktır. Çünkü Allah çok süratli (ve dakîk) hesap görendir. 40/16. 17.

الْمُلْكُ  – El’Mülkü” Türkçemizde de kullanılan bu kelime, aslında Arapça olup “M L K” kökünden gelmektedir. Kurân da elli’den fazla yerde, mevcut kalıbı ile yani “El’Mülkü” şeklinde geçen bu kelime, aynı kökten, fakat değişik şekil ve kalıplarda yaklaşık iki yüz’den fazla yerde geçmektedir. Mülk kelimesi, Kur’an literatüründe iki temel kavramı ifade etmek için kullanılmaktadır. Bunları kısaca iktidar ve servet olarak ifade edebiliriz! Kelime bu “El’Mülkü” kalıbı ile Güç-kuvvet, Tasarruf etmek, Sahip olmak, Hâkim olmak, Hükmetmek, İktidarın, mülkün ve servetin sahibi olmak gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) 16. âyette geçen kelimeye, biz konum ve kalıbını da hesaba katarak “mülkün gerçek sahibi” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

Bu 16. âyette “Limenil’Mülkü” yani “Mülkün sahibi kimdir?”  şeklindeki soru cümlesinde geçen bu kelime, Kurân’da, elli’ den fazla yerde, sadece “Mülk” kelimesi şeklinde geçmektedir! Mazisi-kökü “M L K”  masdarı ise “Mülk” olan ve bu kökten gelen kelimeler, değişik kalıp ve konumlarda, Kurân’ı Kerîm de iki yüzden fazla yerde geçmektedir. Kur’an literatüründe geçtiği yerlerde bu mülk kelimesinin genellikle iki ana kavramda kullanıldığını görüyoruz!

Bu kavramlar: 1- (Melk, Mülk) yani, Güç, Kuvvet, İktidar ve servet. 2- (Mâlik, olmak) Yani sahip olmak, yönetmek, idare etmek, kavramlarıdır. Bu kavramları biraz açmamız gerekirse; Kurân da, Mülk, Melik, Mülûk, gibi kelimelerin, güç ve iktidar manasında kullanılırken, Mâlik, Meleket’Eymânühüm, Melekût ve Mâlikel’mülk, gibi kelimelerin de, sahip olma, yönetme anlamlarında kullanıldıklarına şahit olmaktayız!

Kısaca ifade etmemiz gerekirse, Kurân’da bu “Mülk” kelimesi, kısaca “güç ve iktidar” manasında kullanılmıştır diyebiliriz! Vahiy’de yani Kurân’da, Mülk kelimesi Allah ile ilişkilendirildiği yerlerde, Yüce Yaratıcıyı mülk’ün gerçek ve tek sahibi (örneğin “Lehül’ Mülk”) olarak nitelendirmektedir.[1] Öbür yandan bu mülk kavramı, yine Kurân’da insanla ilişkilendirildiği zaman, İnsanı mülkün sahibi olarak değil, sadece mülkün geçici bir süre için o mülkün emanetçisi olarak niteler![2] Vahyin yani Kurân’ın bu mesajları dikkate alınmayınca, Yeryüzünde bir şekilde, mülkü yani iktidarı veya serveti eline geçirenler, kendilerini mülkün yani iktidar ve servetin emanetçileri değil, gerçek sahipleri olarak görmeye başlamışlardır. Hatta bu durumu Allah’ın kendileri için yazdığı bir kader, bir alınyazısı olarak ezelde takdir ettiğini, dolayısı ile de yaptıkları yanlış icraatların suçlusunun kendileri değil, kader-alınyazısı (daha doğrusu o kaderi yazan Allah olduğunu) dahi söyleyebilmişlerdir![3]

İşin garip olan tarafı ise; Vahiyden yani Kurân’dan habersiz, karın tokluğuna her şeye razı olacak şekilde, insan olmanın onur ve şahsiyetinden kopmuş veya koparılmış olan geniş halk yığınlarının da, bu zorbaların mevcut konumlarını, onların iddia ettikleri gibi kabul etmiş olmalarıdır! Sonunda da, halk kültüründe, hak-hukuk’ eşitlik ve âdaletin iflası demek olan “Makam, yani iktidar, mal-mülk ve servet getirirken;  Mal-mülk ve servet’ de, iktidara götürür!” şeklinde yanlış bir algı oluşmuştur! Bu durum mülk, servet ve iktidar, kelimelerinin bir biri ile nasıl iç içe geçirildiğinin açık bir göstergesidir. Şu andaki anlayışa göre, Mülk sahipleri demek, “Servet-mal ve iktidar, yani egemenlik sahipleri demektir” Çağımızın sömürü ve zulüm düzeni olan kapitalist sistemlerde buna “Eko’politik” denmektedir!

Mülk kelimesi ile ilgili olarak vermeye çalıştığımız bu bilgilerden sonra, şimdi geriye dönüp baktığımızda, tarihi süreçte, İslam topluları, Ellerinde bulunan Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan Kurân’ı Kerim ellerinde olmasına rağmen, Kurân’da geçen bu mülk ifadesinin içerisini, sanki şu şekilde doldurmuşlar gibi gözükmektedir! Müslüman toplumlar Kurân’da verilen mesajın zıddına, bu durumu sanki “İnsanların kendi içlerinden, Allah’ın astı olarak O’nu temsil edecek, yeryüzünde O’nun halifesi ve gölgesi olacak, bir Kral, Padişah, Sultan, Halife, İmam veya Âyetullah gibi yöneticilerin çıkarılması” şeklinde anlamışlardır!  Ayrıca birçok İslam toplumunda bu yöneticilerin mâsum, yani hatadan münezzeh,[4] yani tıpkı Tanrı veya yarı tanrılar gibi, dokunulamaz, yani hesap sorulamaz kişiler olarak görüldüğüne de şahit olmaktayız![5]

Maalesef böyle bir anlayış, İslam toplumlarında kendini kamu otoritesinin herhangi bir yerine, bir şekilde monte eden her ferdin, kendisini dokunulamaz olarak görmesine sebep olmuştur! Öyle ki bu şekilde kendisini dokunulmaz, (yani Tanrının ast’ı sanki yarı Tanrı) olarak gören her fert, bu sıfatını kullanarak, çalmış, çırpmış, rüşvet almış vermiş, yolsuzluk, hırsızlık yapmış, fakat kesinlikle yargılanamamıştır! Çünkü bu adamlar (aslında sadece Tanrıya âit olması gereken) dokunulmazlık zırhı ile korunmaktadırlar! Öbür yandan bu İslam toplumlarında, sıradan yani halkın içinden çıkmış olan bir vatandaş, aç kalmamak için bir ekmek çalmışsa veya nefsi çektiği için bir dilim baklava çalmışsa, kanunlar en acımasız bir şekilde yorumlanarak, en ağır cezalara çarptırılmaktadırlar.[6]

Bu durum Müslüman toplumlar açısından Kurân’dan kopmanın hem tipik bir ifadesi, hem de Kurân’ı gözardı ederek, Kurân’sız bir yönetim anlayışı meydana getirmenin, ağır bir faturası olarak karşımızda durmaktadır! Emevîler döneminde, Kurân’ın vicdanlardan sökülüp, mızrakların ucuna asılması ile başlayan, o büyük kırılmanın bir sonucu olarak, Akıl ve Vahyin biri birinden ayrılması şeklinde ortaya çıkan bu durum, İslam dünyası açısından hâlen devam etmektedir!

Hâlbuki “Melikinnas” kavramı, Kurân’da insanların değil, Allah’ın sıfatı olarak geçmektedir.[7] Şayet biz Kurân’da geçen bu “Melikinnas”  kavramını insanların idarecisi-yöneticisi olarak düşünürsek! Bunun ümmet içerisindeki tecelli etme şekli, ancak insanlar arasında “Şûrâ”[8] yani meşveret ve danışma şeklinde olabilir! Bugünkü literatüre göre ifade etmemiz gerekirse, kısaca seçimle olması gerekirdi! Neticede böyle bir sistemle meşru bir şekilde ümmetin başına yönetici olarak seçilen kişi, Allah’ın emir ve yasaklarını uyguladığı zaman, “Melikinnas” gerçekleşmiş olurdu! Aksi halde, Ümmetin başına geçecek olan kişinin, herhangi bir ırkın, kavmin, sınıfın, zümrenin, sülâlenin veya âilenin, ferdi olması gerekir şeklindeki bir anlayışın, vahiyle, Kurân’la dinle, islamla, hele Allah’ın indirmiş olduğu İslam dini ile kesinlikle bir ilgisi yoktur. 

Zîrâ insanlara verilen yönetici, yani “Melikinnâs” olma görevini o insana Allah değil gerektiği zaman geri alınmak üzere toplumu oluşturan insanlar vermiştir. Bu yüzden İslam tarihinde eğer doğru ise 3. Halife Hz. Osman’a âit olduğu iddiâ edilen şu söz oldukça üzerinde düşünülmesi gereken bir sözdür! “Bana bu hilafet gömleğini Allah giydirmiştir, üç buçuk çapulcu istiyor diye çıkartmam!” İşte bu şekilde başlayan hilafet tartışmaları, Tarihi süreçte, Muaviye’nin ümmetin idaresini binbir hile entrika ve güç yolu ile gasp edip ele geçirdikten sonra, bu Şûrâ, meşveret, istişare yani seçim yolu ile ümmete yönetici atama durumu hiçbir zaman için mümkün olmamıştır!

İstisnaî olarak zaman içinde bazı İslam toplumlarında bu sistem denendi ise de, bu şekilde seçilerek gelenler dahi, oturdukları koltukların emanet olduğunu unutarak, sanki o koltuklarda ebedi olarak kalmanın bir şekilde yolunu bularak, o koltuğa âdetâ yapışmışlardır! Sonunda da ölünceye kadar işgal ettikleri makamlara, kendilerinin ardından çocuklarının gelmesini garanti etmenin yollarını da aramışlar ve maalesef bunda da başarılı olmuşlardır![1] Benzeri yorumlar için bkz. İ. Eliaçık.

                                                     Vermeye çalıştığımız bu bilgiler ışığında, şimdi tekrar 16. âyetteki “لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ   Limenil’Mülkülyevme” yani “Bugün mülkün sahibi kimdir?” ibaresine gelirsek! Burada geçen “الْيَوْمَ  – El Yevme” yani “Bugün veya O gün” kelimesi ile neyin, yani hangi günün kastedildiğini anlayabilmek için, Kurân bazında bir araştırma yapmaya çalıştık! Buna göre bu “El Yevme” kelimesinin Kurân’da 25 den fazla yerde kullanıldığını gördük! Bazı istisnaları olmakla beraber, bu kelime Kurân’da genellikle âhiret gününü, kıyamet gününü, İlâhî mahkemedeki hesap, yani ceza ve mükâfat gününü ifade etmek için kullanılmıştır. İşte yukarıdaki 16. âyette de bu kelime aynı mana da, yani kıyamet günü, yani mahşer günü manasında kullanılmıştır! Bu bilgilerin ışığı altında düşündüğümüz zaman, bazı insanlara o günle ilgili olarak şu mesajın verildiğini görüyoruz!

Ey dünyada iken bir şekilde kamu otoritesini eline geçirip, sonrada oturduğu koltuğun, hatta ülkedeki kamu kaynaklarının, yani mülkün, egemenliğinin ebedî sahibi olduğunu zannedenler! Yaptığınız haksızlıkları, hukuksuzları, yolsuzlukları ve işlediğiniz tüm zulümleri, kaderin alınyazısının üstüne atarak, ya da dokunulmazlık zırhına bürünerek temizlendiğinizi mi düşünüyorsanız? yanılıyorsunuz! Çünkü mülkün gerçek sahibi, işledikleri cürümlerden hesaba çekilen her insan gibi, günü gelince o suçlardan sizleri, de hesaba çekecektir! Ve size, “bugün mülkün sahibi kimmiş? Şimdi görün bakalım!”  denilecektir! Âyette sorulan bu soruyu şu şekilde anlayabileceğimizi de düşünüyorum!

“Ey kendini dünyanın hâkimi olarak görenler! Peki, şimdi nerede o servet ve saltanatınız?  Hani siz kendinizi Mülkün yani saltanat ve servetin emanetçisi değil de, gerçek sahibi gibi düşünüyor ve öyle de tasarrufta bulunuyordunuz! Peki, şimdi anladınız mı Mülkün gerçek sahibi kim miş? Evet, âyetin gelişinden anladığımıza göre; Bu adamlar, orada muhatap oldukları bu sorulara bu cevap verecek durumda değildirler. Onun için, cevabı yine Yüce Yaratıcı kendisi vereceğini beyan ederek, şöyle buyurmaktadır: “لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّار  – Lillâhilvâhilkahhâr” yani “Bugün mülkün-iktidarın gerçek sahibi, elbette ki, bir ve kahhar olan Allah’dır!” Bu cevapla şöyle bir mesajın da, verilmiş olabileceğini düşünebiliriz!

“Aslında sizin dünya da iken kendinizi mülkün-iktidarın ve servetin sahibi olarak görmeniz, büyük bir haddini bilmezlikti! Çünkü hem bu dünyada, hem de âhiret hayatında, Mülkün-iktidarın gerçek sahibi, elbette ki, bir ve kahhar olan Allah’dan başkası değildir!” Yukarıdaki âyetlerden birinde geçen “Mülk” kelimesi ile ilgili olarak aktarmaya çalıştığımız bu bilgilerden sonra, şimdi de zalimler için yaklaşan dehşet gününü haber veren bir sonraki âyete gelelim. Şöyle buyuruyor Yüce Yaratıcı:

 

 وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ {18}

(Ey Resul, ey muhatap!) Yaklaşmakta olan, “yüreklerin ağza gelip, insanın yutkunup duracağı” o dehşet gününe karşı onları uyar! Zîrâ o günde, zalimler için ne kendilerine yardım edecek candan bir dost, ne de sözü dinlenecek bir torpilci bulunmayacaktır. 40/18.

الْآزِفَة  - El’Êzifeh” Lügatte, Yakınlık, Yaklaşmak, gibi manalara gelmektedir. Buradaki kalıp ve konumuna göre, Yaklaşan (dehşet günü) demektir.

كَاظِمِينَ  – Kâzımîn” Lügatte, Men etmek, Hapsetmek, Nefes deliği, Yutkunup nefesi tutmak, Sukut etmek, Ağzını kapamak, Kapıyı kapamaya yarayan kilit, Develerin ağzını bağlayıp kapamak için kullanılan ip, İki kuyu arasındaki kanal, gibi birçok manaya gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap) âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, biz mealde bu kelimeye “yutkunup durmak” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk.

وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ  – Velâ Şefîin yutâu” yani “Sözü geçen bir şefaatçi-torpilci, demektir.” Kurân’ı Kerimde 26 yerde olumsuz manada geçen şefaat kelimelerinden bir tanesinin de, bu âyette geçtiğini görüyoruz! Galiba bu âyette şefaatin-torpilin kendilerine faydası olmayacağı ifade edilen kişiler, 16. âyette bazı özellikleri anlatılan kişilerdir. Şimdi hatırlanırsa orada, bu kişiler, kendilerini “Dünyada iken mülkün-iktidarın ve servetin sahibi olarak gören insanlar” olarak ifade edilmişti! Böyle olunca da, dünyada iken önlerinde her kapının hemen açıldığı bu adamlar, ellerindeki bu imkânlar sayesinde, âhirette de, işlerin kendilerinin istediği şekilde gideceğini düşünüyor olmalılar! Hattâ âhirette kendilerine şefaat edecek birilerini de, daha dünyada iken ayarladıklarını düşünüyor olabilirler, diyebiliriz!

İşte bu âyetten anladığımıza göre, “yüreklerin ağza gelip, insanın yutkunup duracağı o dehşet gününde” Dünyada iken kendilerini mülkün sahibi olarak gören ve hukuksuzluğu hayat tarzı haline getirdikleri için de, zulme batmış olan bu tipler, yeryüzündeki cezayı bir şekilde atlatsalar da, âhirette asla yakalarını kurtaramayacaklardır. Bu tipler aslında kendilerine yazık eden kimselerdir! Çünkü bu adamların, dünyada köşeyi döndükleri gibi, âhirette de bir şekilde kurtulmanın yolunu bulacaklarına dair, kuruntuları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır. Üstelik kendi kuruntularının ürünü olarak uydurdukları, o aracılar, şefaatçiler ve torpilciler de, kendilerini yüzüstü bırakacaklardır.[10]  Bunun sebebi Yüce Yaratıcının onların gerçek niyetlerini biliyor olmasıdır. Bakın nasıl?

 

 يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ {19}

(Çünkü) O’ Allah, bakışlardaki saklı ihaneti ve kalplerin-gönüllerin sakladığı her şeyi bilir. 40/19.

Bu âyette ifade edilen “Bakışlardaki saklı ihanet ve kalplerin-gönüllerin sakladığı şey” ile kişinin sureti haktan göründüğü halde, gerçek niyetini gizlemesi, yani gizli ajandaya sahip olması kastedilmektedir! Kısaca bu “Bakışlardaki saklı ihanet ve kalplerin-gönüllerin sakladığı şey” den kasıt: Yukarıda mülk kavramını yanlış değerlendiren insanların, Allah, Peygamber, Kur’an, din-iman gibi kutsalları istismar ederek, insanların büyük çoğunluğu için çok değerli olan bu kavramları, kendi siyasi, sosyal ve ekonomik çıkarları için kullanmaları kastedilmektedir. Allah’u âlem. Ama Allah’a inandıklarını devamlı deklere eden bu istismarcılar bir şeyi nasılsa unutuyorlar. İşte âyette bize bu durum hatırlatılarak, şöyle buyuruluyor: “O’ Allah, bakışlardaki saklı ihaneti ve kalplerin-gönüllerin sakladığı her şeyi bilir.”

Fakat Allah insanları kendi ilmindeki bu bilgiye göre değil, insanların serbest iradeleri ile bu imtihan dünyasındaki fiil-amel ve eylemlerine göre ödüllendirir veya cezalandırır! İşte mülk kavramını yanlış değerlendiren yukarıdaki insanlar da, kendi özgür tercihleri ile yaptıkları bu yanlış değerlendirme ve eylemlerinden dolayı cezalandırılıyorlar- cezalandırılacaklardır! Yoksa Allah hiçbir ferde zerre kadar haksızlık yapmaz! Bu arada bazı insanların, kendilerine şefaat ederler ümidiyle, Allah’ın astları olarak görüp dua, yani ibadet ettikleri bir takım varlıkların da, ellerinden hiçbir şey gelmeyecektir! Esasen Kurân’ın menfi sıfatlar yüklediği bu tür varlıklar, peşlerinden gidenleri cehenneme sürüklemekten başka hiçbir işe yaramayacaktır! Bakınız aşağıdaki âyette, bu durum nasıl ifade ediliyor:

 

 وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ {20}

Esasen, Allah hakka-hukuka göre hüküm verirken, bazı insanların Allah’ın astları olarak gördükleri için kendilerine yalvarıp yakardıkları bir takım varlıkların verdiği hükümler, hak ve hakikat adına hiçbir şey ifade etmezler. Hiç şüphesiz ki O’Allah her şeyi hakkiyle işitir, görür. 40/20.

Tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız beş âyetlik bu paragrafta verilen mesajları, kısaca şöyle özetleyebileceğimizi düşünüyorum! Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, bu paragrafın odak noktasını “Mülk” kelimesi oluşturmaktadır. Onun için bu mülk kavramının içini Vahyin yani Kurân’ın nasıl doldurduğunu anlamak zorundayız! Aksi takdirde, genelde insanlığın, özelde ise İslam dünyasının içerisinde bulunduğu bu içler acısı durumdan kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Çünkü gerek tarihi süreçte gerekse de, günümüzde, mülkü bir şekilde eline geçiren her insan, kendisini diğer insanlar karşısında farklı konumda, daha doğrusu, İlâhî otoritenin yeryüzündeki, temsilcisi, gölgesi vs. olarak görmektedir! Tarihi süreçte bu durumdan kurtulan bazı milletler dünyada (yönetim açısından) belli bir seviyeye gelebilirken, fakat ne yazık ki, İslam ülkeleri henüz bu durumun farkında değildirler!

Sonuçta çok acı da olsa bir gerçeği itiraf etmek zorundayız! Tarihi sürece şöyle bir göz attığımız zaman görmekteyiz ki: İslam ülkeleri olarak isimlendirilen devletçiklerin başında bir şekilde mülkü ellerine geçiren Kral, Sultan Şah-padişah gibi insanların genellikle haksız, hukuksuz, uygulamalar sergiledikleri görülmektedir! Bundan dolayı da, adalet ve eşitliğin hemen hemen ortadan kaldırıldığına şahit olmaktayız! Maalesef günümüzde de, bu durumun düzeldiğine veya kısa süre de düzeleceğine dair herhangi bir emare görülmemektedir! İşin garip tarafı, bu haksızlık ve hukuksuzlukların kol gezdiği ülkelerin idare sistemlerinin birçoğunun adı da “şeriat” olarak isimlendirilmektedir![11] Yani bu despot krallar, şeyhler, sultanlar kendi konumlarını, korumak için, (sözde) şeriat adına, uygulamalar yapmaktadırlar! Uyguladıkları Kur’an dışı sistemi meşrulaştırmak için fetva verecek, bir din adamı kadrosunu da, saraylarında beslemektedirler!

Yapılan tüm bu yanlış uygulamalara rağmen; Aslında Kurân’a bağlı olan bir takım ilim ve fikir adamlarımızın, tarih boyunca üzerinde ittifak ettikleri, fakat İslam toplumlarının genel olarak görmezden geldikleri bir fetva var. “Sultanın sofrasından karnını doyuran fetvacının fetvası merduttur” Kurân’ın sünnetullah olarak isimlendirdiği, Allah’ın koyduğu fizik ve sosyal yasalar çerçevesinde bugün İslam dünyasını perişan eden uygulamaların,[12] İlâhî bir uyarı olduğunu düşünüyorum! Vahyin muhatabı olan insanlar eğer bu uyarılara da, kulak asmazlarsa, sonuç ne olur, dersiniz? Âcizâne bu sorunun cevabını her insanın, düşünüp, kendi kendine cevap vermesinin gerekli olduğunu düşünüyorum! Aksi takdirde sonuç daha da, korkunç olacaktır! 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bir kere daha diyoruz ki, bu konudaki son söz: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

                    Yaşar GÜLAÇTI. 1 Ağustos. 2016.  K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Krş. 3/26. 189. 5/17. 18. 40. 120. 35/13. 39/6. 57/2. 5. 64/1. 67/1.

 

[2] Krş. 2/164. 7/54. 14/33. 16/12. 79. 45/13.

 

[3] Sözde halife yezidin emriyle Onun askerleri tarafından, içlerinde Allah Resulünün sevgili torunu Hz. Hüseyin’inde olduğu Hz. Ali neslinden gelen 73 kişiyi Kerbela da katledip, kesilen başlarını da çuvallara doldurup Şam’daki Yezit sarayına getirdikleri zaman, Yezid tahtının önüne ayaklarının dibine dökülen bu insanların kesik başlarını ayakları ile çiğnemeye başlar! Hz. Hüseyin’ in ağzına, yanaklarına, ensesine ayağı ile basar! Bu esnada Yezidin yanında bulunan saray halkından biri bu duruma tahammül edemeyerek şöyle der “Ben senin çiğnediğin O’ Hüseyin’in yanaklarından Allah Resulünün öptüğünü gördüm!” Yezid cevap vererek “Bunda şaşılacak ne var ki? Allah Hüseyin’in kaderine-alnına kafası kesilerek buraya getirileceğini, benim kaderime-alnıma da O’nun kesilen başını çiğneyeceğimi yazmış” der! Görüldüğü gibi, mülkü, yani iktidar ve serveti ellerine geçirenler işledikleri cinayetlerin sorumlusu olarak, kaderi-alınyazısını (daha doğrusu o kaderin yazıcısı olarak kabul ettikleri) Allah’ı görüyorlar!

 

[4] Şîa’ ya göre İmamlar masumdur, yani İmamlar, günah işledikleri gi, şayet işleler bile işledikleri günahlardan sorumlu tutulamazlar!

 

[5] Oysaki Kurân’a göre: Aziz ve Hakîm olan Allah’ın dışında, irâde sahibi olan her varlık (örneğin her insan) hesaba çekilecektir! Yani hiçbir insan masum değildir, dokunulmaz, kendisine hesap sorulamaz değildir! Buna Allah’ın elçi olarak seçtiği Peygamberler de dâhildir. Krş. 7/6.

 

[6] 1987 yılı ile 1999 yılları arasında hac veya umre yapmak amacı ile defalarca (5 defa) Suudi Arabistan’ı ziyaret ettim. Bu ziyaretlerim esnasında, Mekke ve Medine de elleri veya kolları sakat, kesilmiş (sonradan duyduğumuza göre bu zavallıların hırsızlık yaptıkları gerekçesi ile elleri kolları kesilmiş) insanların dilendiklerine şahit oldum! Kendi kendime, aç kalmamak veya karnını doyurmak için yiyecek vesaire çalan bu insanların elleri ve kolları kesilirken, en azından o ülkede yaşayan tüm insanların ortak malı olan yer altı servetlerini çalan hırsızların neden tırnakları bile kesilmez diye sordum? Sonra da, herhalde bu topraklarda bazı insanların, İslam toplumunun yer altı zenginliğini oluşturan, petrol ve doğalgaz gibi kaynaklardan elde edilen, trilyonlarca dolarlık serveti, batılı siyonist sömürgecilere peşkeş çekip beraberce talan etmeleri hırsızlık olarak kabul edilmiyor mu acaba diye düşündüm! Sonra biraz daha düşününce! Gâliba bu topraklarda, ülkeyi soyan büyük hırsızlar, aç kalmamak için ekmek çalmak zorunda olan, zavallı küçük hırsızların ellerini kesmişlerdir diye söylendim! 

 

[7] Bkz. 114/2.

 

[8] Krş. 42/38.

 

[9]  Muaviye ölmeden önce binbir entrikayı kullanarak, hatta kılıç zoru ile oğlu Yezid için halktan zorla biat almıştı!

 

[10] Krş. 11/20. 21.

 

[11] Özellikle Ortadoğu bölgesindeki birçok Arap ülkelerini, Meselâ hem Krallık’ la hem de şeriat’ le idare edilen Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkelerini, bu duruma örnek olarak gösterebiliriz!

 

[12] Bu Kur’an dışı uygulamalar sayesinde, bugün bir buçuk milyarlık İslam dünyasında, kan ve gözyaşı insanları boğmaktadır! Mevcut idarecilerinin haksız-hukuksuz ve yanlış uygulamaları yüzünden bugün artık yaşanamaz hale gelen İslam topraklarından kaçıp, batıda bir (Hıristiyan) ülkeye sığınmak için, en az yüz elli milyon insan, kadın-erkek, genç-ihtiyar ve çoluk çocuk demeden yollara dökülmüş durumdadırlar! (Burada bir parantez açarak, bir soru sormak istiyorum! “Evlerinden kaçan bu insanlardan bir tanesi neden Allah’ın emin evinin de bulunduğu dünyanın en zengin ülkelerinden biri olduğu söylenilen, (sözde) şeriatla yönetilen Müslüman Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan gibi ülkelere doğra gitmezler?) Bu insanların bir kısmı, yani günde en az onlarca, bazı günlerde ise yüzlercesinin cansız bedenlerinin sahillere vurduğunu görmekteyiz! Artık Ege ve Akdeniz’in sahillerinde, dalgaların, deniz kabuklarını değil, bebek, kadın ve erkek cesetlerini sahillere, kumsallara sürüklediğine şahit olmaktayız! Ey İslam ülkelerinde mülkü, yani saltanat ve serveti bir şekilde ellerine geçiren muktedirler! İşte tüm bu yaşananlar sizin eserinizdir! Eserinizle iftihar edebilirsiniz!

 



 

Yazarın Diğer Yazıları