N E V Â, 51/V.

 

N E V Â, 51/V.

 

MÜMİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

İNSANLAR YERYÜZÜNÜ DOLAŞIP NEDEN İBRET ALMAZLAR’Kİ?

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 

 ( Zâtında Rahman fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.)

 أَوَ لَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَاراً فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُم مِّنَ اللَّهِ مِن وَاقٍ {21} ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانَت تَّأْتِيهِمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ {22}

(Mülk kavramını yanlış anlayıp, değerlendirenler)[1] Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu hiç görmezler mi? Ki, onlar (bu) konuda kendilerinden çok daha güçlü ve yeryüzünde kendilerinden çok daha fazla izler bırakmışlardı! Fakat Allah onları günahları sebebiyle-günahları ile (beraber suçüstü) yakalayıvermişti. Ve Allah’a karşı kendilerini koruyacak birileri de çıkmamıştı!

Bunun sebebi: Onlara (yanlışlarını) haber veren elçileri, çok açık delillerle geldikleri halde, kendilerinin, elçilerin getirdiği bu açık delilleri duymak-görmek istememeleridir. Sonunda da, Allah onları, (suçüstü) yakalayıvermişti! Çünkü O’ çok güçlüdür (mülkünü gasp eden zalimleri de,) şiddetli bir şekilde cezalandırır. 40/21. 22.

Kurân’ın Mekkî âyetlerine göre biraz daha uzunca olan bu iki âyetlik bölümün de, yine “Mülk” kavramı ile ilgili olduğunu görüyoruz! Kurân’ın hitabının genel olmasına rağmen, bu iki âyet daha çok, Mülk kavramını yanlış anlayıp değerlendiren insanlara uyarılar yapmaktadır! Görüldüğü gibi âyetlerde zaman, mekân, yani tarihi ve coğrafi bölge, ülke, yer ve halk ismi verilmeden, “Ard” yani yeryüzü ifadesi kullanılmaktadır! Böylece yeryüzünde bir şekilde mülkü eline geçirip zulüm aracı olarak kullanan tüm diktatörlere, zorbalara, tiranlara uyarılar yapılmaktadır!

Ana konusu “Mülk” kavramı olan, bir yukarıdaki paragrafta da, kısaca değindiğimiz bu “Melikinnas” kavramını, bir Kur’an mümini olarak, biraz düşününce! Şunu gördük: Mülk kelimesinden türetilen ve Rabbimiz tarafından kullanılan “Melikinnas” yani “İnsanların meliki” kavramı, Kurân’ı Kerîm de, öncelikle Yüce Yaratıcının sıfatı olarak geçmektedir.[2] Bunun yanında, bazı yerlerde, insanların idarecisi-Kral olarak geçtiği yerler de vardır![3] Şayet biz Kurân’da geçen bu “Melikinnas”  kavramını insanların idarecisi-yöneticisi olarak düşünüp, Ülûhiyyet makamından yeryüzüne indirirsek, bunun halk içerisindeki tecelli etme şeklinin nasıl olacağını da, bir Kur’an mümini olarak yine Kurân’dan öğrenme imkânına sahibiz.[4]

Kurân’a göre bu “Melikinnas” kavramının, yine Kurânî bir kavram olan “Şûrâ” kavramı ile çok yakın bir ilişkisi vardır. 42/38. âyette geçen bu “Şûrâ” kavramı bazı müfessirlerin, anladığı gibi, “Mülkü ellerinde bulunduran devlet başkanlarının kendilerine bir takım danışmanlar atayarak, onlarla istişare yapması” demek değildir. Çünkü dünyadan az çok haberi olan her insan bilir ki, Dünyadaki tüm Firavunların, Nemrutların, Krallar’ın, Sultanların, Mussolînî ve Hitler benzeri diktatörlerin de, danışmanları vardı!  

O zaman Şûrâ suresinin 38. âyetindeki bu kavramı nasıl anlamalıyız? Şûrâ demek, bir toplumu oluşturan fertlerin tümünün katılımı ile oluşan kolektif aklın ürünü olan bir idare şekli demektir! Bu idare şekline göre: “İdare edenlerin, idare edilenler tarafından, idare edilenlerin de idare edenler tarafından, hak-hukuk çerçevesinde biri birilerini karşılıklı olarak denetlemelerini gerektirmektedir!”  Esasen Kurân’ yukarıdaki şartları taşımayan hiç bir idare şeklini tavsiye edip onaylamaz! Kur’an tarafından yukarıda şartları belirlenen herhangi bir idârî sistemi, Müslümanlar geliştirip uygulamak zorundadırlar! Bugünkü literatüre göre bu sistem Cumhuriyet veya herhangi başka bir isimle ifade edilebilir, burada isim değil, o ismin içerisinin nasıl doldurulduğu önemlidir! İnsanların maniple edilmeden[5], bilinçli bir şekilde oylarını kullanmalarını sağlayacak âdil bir sistem, belki de böylece kurulmuş olabilirdi! (Dünya da, bazı toplumların gerçekleştirmeye çalışıp bir ölçüde de muvaffak oldukları bu sistem, her dedense (Kurân’dan kopan)İslam toplumlarında, pek denenmemiştir![6]

Neticede Kurân’ın Şûrâ adını verdiği, böyle bir sistemle meşru bir şekilde ümmetin başına yönetici olarak seçilen kişi, Allah’ın emir ve yasaklarını uyguladığı zaman, “Melikinnas” gerçekleşmiş olurdu! Aksi halde, ümmetin- yani toplumun başına geçecek olan kişinin, herhangi bir ırkın, kavmin-kabilenin, sınıfın, zümrenin, sülâlenin veya âilenin, ferdi olması gerekir şeklindeki bir anlayışın, vahiyle, Kurân’la dinle, islamla, hele Allah’ın indirmiş olduğu İslam dini ile kesinlikle bir ilgisi olamaz.

Burada çok önemli olan (hatta hayati önem taşıyan) iki hususu da, (inancı ne olursa olsun), her vatandaşın mutlaka bilmesi lazımdır! Bunlardan birincisine göre: Bu şekilde seçilip âdil bir yönetim sergileyen yöneticiler, liderler, insanları yönetme yetkisini Allah’dan (gökten) değil, insanlardan (yani yeryüzünden) almaktadırlar! Yönetici olarak seçilen kişi, belirli ve sınırlı sürelerde, kendisine insanlar tarafından emaneten verilen yetkiyi kullanarak, insanları hak-hukuk ve eşitlik ölçülerine göre adaletle yönetecektir. Yani Yeryüzünde insanların yöneticisi olarak seçilen hiçbir yönetici, hiçbir lider, Allah’ın yeryüzündeki, oğlu, yardımcısı, halifesi veya gölgesi değildir! Aksini düşünmek, insanın, (Allah’ın, hiçbir şekilde affetmeyeceğini beyan ettiği)[7] o şirk pisliğine bulaşmasına sebep olur!

Kurân’a göre, emaneten mülk, yani yönetme yetkisi kendisine verilenler ve yönetilenlerin tümünün iyi bilmeleri gereken ikinci konu da şudur: Yeryüzündeki hiçbir yönetici, (hâşâ) gökteki ulu Tanrının yeryüzündeki oğlu, temsilcisi, halifesi veya gölgesi olmadığına göre, dokunulmaz da, değildir! Masum yani hatadan münezzeh de değildir! Bu yüzden her iradeli varlık gibi, (yani idare ettikleri ülkelerin diğer insanları gibi), onlar da, mahkeme huzuruna çıkıp yargılanarak, temize çıkmak zorundadırlar! Bu yöneticiler bu dünya da bir şekilde kendilerini ve yandaşlarını yargı önüne çıkartmaktan kurtarmış olsalar bile, İlâhî mahkemede yargılanıp, cezalarının infaz edilmesinden kurtulamayacaklardır! Allah’ın elçileri olarak görevlendirilen peygamberler dahi bu yargılamadan istisna tutulmamışlardır. Yani Onlar bile bir insan olarak hata yapabilirler ve Onların bile İlâhî mahkeme deki yargılamadan kurtulmalarını gerektiren bir dokunulmazlıkları yoktur![8]

Yukarıda da, ifade etmeye çalıştığımız gibi, bu surenin ana konusunu mülk kavramı oluşturmaktadır. Surede yer alan diğer konularında bu ana konu etrafında şekillendiğine şahit olmaktayız! Gördüğünüz gibi surenin buraya kadarki bölümünde, mülk kavramı evrensel düzeyde (yani zaman ve mekândan soyutlanarak) ele alınmıştır. Bundan sonraki âyetlerde ise, bu mülk kavramının biraz daha iyi anlaşılabilmesi için, konunun ete kemiğe büründürülerek, evrensel boyuttan tarihsel boyuta taşınmakta olduğuna şahit olmaktayız! Yani mülk konusunu yanlış değerlendirip, uygulayarak, bir zulüm aracı haline getiren bazı insanlarla bu insanların hüküm sürdüğü toplumlar ve coğrafyalardan isim olarak bahsedilmektedir! İşte o âyetler:

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ {23} إِلَى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ {24}

Şu da bir gerçektir ki, Biz Musa’yı (Mülkümüzü gasp eden) Firavun, Hâman ve Karun’a, içerisinde apaçık delillerin bulunduğu âyetlerimizle göndermiştik! Fakat onlar, (Musa’ya) “sen yalancı sihirbazın tekisin” demişlerdi! 40/23. 24.

Gördüğümüz kadarıyla, “Mülk” kavramının geçtiği yukarıdaki âyetlerde, bu kavramı yanlış anlayıp, bir şekilde “Mülk’ü” yani iktidar ve serveti, eline geçirip, kendilerini yeryüzünde Tanrının oğlu, temsilcisi, gölgesi vs. olarak göstererek, halkı sömüren Firavun benzeri zorba zalimleri ne isimleri geçmiş, ne de bu olaylarla ilgili yer ve tarih belirtilmişti! Fakat 23 ve 24. âyetten itibaren bu istismarcı sömürgen zalimlerin kimler olduğunun açık-seçik isimlendirildiklerini görüyoruz! Yalnız burada bir hususu da gözden kaçırmamamız gerekmektedir; O da, buradaki âyetlerde geçen Firavun, Hâmân ve Kârûn kelimelerinin hiç biri bahse konu olan kişilerin özel isimleri olmayıp, hepsinin de birer unvan olmalarıdır!

            FİRAVUN, HÂMÂN VE KÂRÛN ÜÇLÜSÜ!

 

Görüldüğü gibi, 24. âyette, yeryüzünde Allah’ın mülkünü gasp eden zalim Firavun’la beraber iki isim daha geçmektedir. Bu iki isim, üçayak üzerine oturmakta olan diktatörlük ve zulüm sisteminin diğer iki ayağını oluşturmaktadır. Bunlar, zulmün din ayağını oluşturan “Hâmân” ve bu zulüm sisteminin üçüncü ayağı olarak, ekonomik ve malî ayağını oluşturan “Kârûn” dur. Pekî, burada isimleri geçen, Firavun, Hâmân ve Kârûn kimlerdir? Bunları sıra ile görüp tanımaya çalışacağız!

A- FİRAVUN: Öncelikle 24. âyette geçen bu “فِرْعَوْنَ  - Firavun” kelimesi ile ilgili yanlış bir algıya sahip olan halkımızın, içinde bulunduğu bu yanlış algıdan kurtulması ümidiyle, Firavun ismi ne demektir, onu bir görelim! Her kelimenin bir manayı ifade ettiği gibi, halk arasında yanlış anlaşılan bu “Firavun” kelimesinin de, ifade ettiği bir mana vardır. Bizim yaptığımız araştırmaya göre; Aslı Kıptîce olan bu kelimenin, sonradan hemen hemen dünyada kullanılan bütün dillerde olduğu gibi, Arapçada da, herhangi bir değişime uğramadan, “Firavun” şeklinde kullanıldığını görüyoruz. Tabiî ki, bu kelime, Allah’ın insanlığa hidayet rehberi olarak indirdiği Kurân’da da, herhangi bir değişime uğramadan olduğu gibi kullanılmıştır.

Firavun kelimesi orijinali Arapça olmadığı için, Fiil kalıbında çekimi yapılamamaktadır, yani kelime gayrı munsarıftır. Çünkü bu sözcük Arapçaya dışarıdan girmiş âcemî,[9] yani yabancı bir kelimdir. Bunun için de, Arapça gramer kurallarına göre cer ve tenvin’i kabul etmez.[10] Bizim halkımızın genel kanaatinin hilafına bu “Firavun” kelimesi herhangi bir insana verilen, özel bir isim değildir. Bu kelime, dönemin Mısır Kıptî kültüründe, devletin idaresini bir şekilde eline geçiren, sonrada kendisini, gökteki yüce Tanrının yeryüzündeki oğlu veya temsilcisi olarak kabul ettiren, zorba ve zalim diktatörlere verilen bir unvanıdır.

 

Firavun kelimesinin zalim hükümdarlara unvan olarak verilmesinin nedeni ile ilgili olarak yaptığımız araştırmada da, şu bilgilere de ulaştık: Bu Firavun kelimesi, Öncelikle, bazı Nehirlerde, özellikle de Nil nehrinde yaşayan bir yırtıcı hayvanın (timsah) ismi olarak karşımıza çıkmaktadır. Herhalde etrafında yaşayan her canlıyı tehdit edip parçaladığı için, gücün ve zorbalığın sembolü, su dünyasının da hâkimi olarak gördükleri, Nil timsahlarına, eski Mısır halkı tarafından, hakîkat manasındaFiravun”  isminin verilmiş olduğu düşünülmektedir!

 

Yine bu Firavun kelimesinin, kadîm Mısır kültüründe bir metafor olarak kullanıldığını da düşünebiliriz! Dünyanın en verimli topraklarından, Nil deltası ve civarında kurulmuş olan, Mısır uygarlığının idaresini bir şekilde ellerine geçirip, kendilerini de, gökteki Yüce Tanrının yeryüzündeki oğlu veya temsilcisi olarak ilan edip, dokunulmazlık zırhına bürünen, o günün siyasî liderlerine, yani Krallarına, mecâzî mana da,Firavun” isminin verildiği görülmektedir; Çünkü sudaki timsahların etrafındaki canlıları parçalayıp, âdetâ onlara hayat hakkı tanımadıkları gibi, bu siyasî liderler, yani Krallar da, etraflarındaki insanları tehdit edip, boyunduruk altına alarak hattâ köleleştirerek, onlara âdetâ hayat hakkı tanımamaktadırlar!

 

Bir başka yönü ile bu durum şuna da, benzemektedir. Acem krallarına Şah, Roma Krallarına, Sezar, Türklerin kendi liderlerine, ise Han, Hakan veya Padişah denmesi gibi, Mısır’ın siyasî yönetiminin tepesinde bulunan kişilere de “Firavun” ismi verilmiştir.(Ahterî, Lisanul’Arap).

 

Çeşitli kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre; Hz. Musa dönemindeki Firavun veya Firavunların, “Ramses” serisindeki, Firavun veya Firavunlar olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı Yusuf as. dönemindeki Firavunların “Amon” serisindeki “Amon Hutep III. ve Amon Hutep IV.” adlı Firavunlar olması gibi!  Bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile bu “Firavun[11] ismi, isim hali ile Kurân’ı Kerim’in çeşitli yerlerinde 87 defa geçmektedir. Ayrıca bu kelimeye, yine Kurân’ı kerim de, çok daha fazla yerlerde, “Zamir” olarak atıfta bulunulmaktadır. [12]

 

Görüldüğü gibi biz, Kurân da geçen bu “Firavun” kelimesinin üzerinde oldukça fazla durduk! Bunun sebebi: Eğer Kurân’ı Kerim (olumsuz manada) bir insanın ismi veya unvan’ı, üzerinde bu kadar fazla duruyorsa, elbette ki bunun bir hikmeti olması gerekir diye düşünmüş olmamızdır! Herhalde bu Firavun kelimesinin üzerinde, Kurân’ın bu kadar fazla duruyor olması, kendini yeryüzünde yüce tanrının oğlu veya temsilcisi olarak ilan edip, dokunulmazlık zırhına bürünen, Firavun’ un, “dünyada ki her türlü diktatörlüğün, tiranlığın, tek adamlığın, zulmün, zalimliğin, köleliğin, hırsızlığın, yolsuzluğun, rüşvetin, adam kayırmanın, haksızlığın ve hukuksuzluğun sembolü olmasındandır” Allah’u âlem!

 

Kurân’ın “Firavun” isminin üzerinde bu kadar fazla durması, her türlü ahlaksızlığın sembolü olan Firavun’u tarihin karanlıklarına gömülmüş, sadece tarihi bir kişilik olarak görmemizin doğru olmayacağını göstermektedir. Aksine Kurân’ın üzerinde bu kadar çok durduğu “Firavunluk” konusunun, hem tarihi süreç içerisinde, hem de günümüz açısından, ne anlama geldiğini düşünmek zorundayız. Şâyet bunu yapmazsak, Kurân’ın bir hidayet rehberi olarak, insanlığın kurtuluşu için, bu konuda verdiği, İlâhî mesajları da anlayamamış oluruz. Bu açıdan bakınca, tarihi süreçte ve tabiî ki, günümüzde de; Zulmü, sömürüyü, köleliği, hırsızlığı, yolsuzluğu, rüşveti, yalanı-talanı, yalancılığı, çifte standardı, adam kayırmacılığını ve daha her çeşit haksızlığı-hukuksuzluğu kendisine şiar edinmiş olan, her siyasi lider, kendi çağının bir Firavun’udur.

 

B- HÂMÂN: Yine 24. âyette geçen haksızlığın-hukuksuzluğun ve zulmün ikinci ayağını oluşturan bu “هَامَانَ - Hâmân” kimdir ve bu kelime ne anlama gelmektedir? Dîni kültürümüzdeki yaygın kanaatin aksine, Kadîm Mısır kültüründe bu Hâmân kelimesinin de özel isim olmayıp, aksine belli bir görevi icra eden insanlara verilen bir unvan olduğunu gördük. Öncelikle şunu belirtelim ki, Kurân’da muhtelif âyetlerde Firavun’un baş danışmanı olarak, kendisinden söz edilen Hâmân,

Tevrat’ta geçen Persli (İranlı) veya Bâbil kulesini inşa ettiği düşünülen, Bâbil’li Hâmân’la karıştırılmamalıdır. (bkz. Esterin kitabı, III, vd.)

 

Çünkü Kurân’da geçen “Hâmân” kelimesi büyük bir ihtimalle özel bir isim değil, Aksine kadîm Mısır dininde tanrı Amon’a nispet edilen yüksek sınıftan rahiplere, (yani din adamlarının başındaki kişiye) verilen“Hâ-Âmen” unvanının (sonradan) Arapçaya mal olmuş şeklidir. Hz. Musa’nın yaşadığı çağda, Mısır’da (yeryüzündeki Kralın, gökteki ulu Tanrının oğlu, temsilcisi veya yardımcısı olarak görüldüğü) Amon kültünün hâkim olduğunu düşünürsek! Bu kültü temsil eden en yüksek dereceli (din adamının) rahibin de yönetimde Firavun’dan sonraki ikinci adam olması tabiidir! Hâman, Firavun'un en üst bürokratı ve Firavun’un her yaptığını halkın gözünde meşrulaştırmak için fetva üreten dini heyetin de başıdır! Sarayın sofrasından beslenen her din adamı gibi, Hâmân ve arkadaşları da, “Tabii efendim, münasiptir, efendim, ne güzel buyurdunuz, efendim, başüstüne efendim” demekten başka bir şey söyleyemezlerdi!

 

Kurân’da bahsi geçen Hâmân’ın, gerçekten Amon kültünün (Yani Firavunlar dönemindeki kadîm Mısır dinin) başrahibi yani bir numaralı din adamı, olduğu görüşünü, bu surenin 24. âyetinde ve Kurân’ın başka âyetlerinde de,[13] isminin Firavun’la beraber (Firavun’un hemen arkasından) geçmesi desteklemektedir! Ayrıca bu surenin 36 ve 37. âyetlerinde Firavun’un Hâmân’dan “çıkıp Musa’nın Tanrısını görmek için” kendisine “yüksek bir küle” yapmasını istemesi de, bu görüşü destekler gözükmektedir! Bu âyetlerde Hâmân’dan kule yapıcısı olarak söz edilmesi, dînî bir yapı olan Mısır piramitlerinin dinsel amacına ve başrahibin piramitlerin baş mimarı olarak üstlendiği fonksiyonuna işaret ediyor da olabilir![14] (Benzeri bilgiler için bkz. M. Esed)

 

C- KÂRÛN: Yine 24. âyette, diktatörlüğün, şirk’in, her çeşit hukuksuzluğun ve yeryüzündeki zulmün, sembolü olarak geçen Firavun sisteminin üçüncü ayağını oluşturan “Kârûn” kimdir ve tarihte nasıl bir fonksiyon icra etmiştir? Yukarıda Firavun ve Hâmân’la ilgili yaptığımız araştırmanın bir benzerini, burada Kârun’la ilgili olarak ta yapmak istiyoruz! Çünkü tıpkı Firavun ve Hâmân gibi Kârun kavramının da, dini kültürümüzde yanlış algılandığını düşünüyorum!

 

Kurân’ı Kerim de birkaç defa geçen bu “قَارُونَ  – Kârûn” kelimesi Arapçadır ve  “K R N” kökünden gelmektedir. Kelimenin lügat manasına gelince, bu kelime; Genellikle çift tırnaklı hayvanlarda bulunan, Boynuz, Develeri biri birine bağlamak için kullanılan ip, Yaklaştırmak, Toplayıp bir araya getirmek, Hac’la Umreyi bir arada yapmak, Aynı yaşlarda olmak, (akran), Her seksen veya yüzyılda, yaşayan insanların toplamı, (Qarn) gibi daha birçok manaya gelmektedir. (Ahterî+Lisanul’Arap)

Görüldüğü gibi bu kelimenin ifade ettiği mana, asıl itibarı ile iki odak noktasının etrafında kümelenmektedir. 1:  toplamak, bir araya getirmek ve biriktirmek. 2: Kelimenin kökeninde gücün sembolü olan boynuz manası vardır. Onun için bu kelime, Gücün sembolü olan, çift boynuzlu, taç takmayı[15] ve mal-servet toplayan insanları vasıflandırmak için bir sıfat isim olarak kullanılmıştır! Firavun’un dünyadaki zulmün sembolü olması gibi,  Kârun’da yeryüzündeki mal ve servet toplayıcılığının sembolü olarak kabul edilmiştir! Bu haliyle, Kârûn kelimesi bir özel isim olmanın ötesinde, mal-mülk toplayıp bir araya getiren kişilere verilen bir unvan, bir sıfat gibi gözükmektedir!

Yani Firavun’un, yeryüzündeki her türlü zulmün sembolü olması gibi!

 

İsrailoğulları’ndan olduğu ifade edilen[16] Kârûn’un bu zenginliği elde etmek için Firavun tarafından kollanıp himaye edilmiş olması lazımdır[17]!  Aksi takdir de o günkü Mısır şartlarında İbrani asıllı birinin bu kadar büyük bir servete sahip olması düşünülemezdi[18]! İşte kendisinin Firavun tarafından böylece dünyanın en zengin insanı oluncaya kadar kollanıp himaye edilmesinin karşılığı olarak, Kârûn da kendi halkı olan fakir İsrail oğullarının, ezilmesi için Firavun’un işbirlikçisi olarak çalışmıştır! Buna karşılık, Firavun da kendisini, o günün en büyük devlet görevlerinin ikinci en yükseği olarak kabul edilen (bugünkü karşılığı maliye bakanlığı olan) bir makama Vezirlik makamına getirmiştir!

 

Fakat bugün geriye dönüp baktığımız zaman görüyoruz ki, dünya ne bu zorba diktatörlere kalmıştır! Ne de onların yardakçılarına! Sonuçta Firavun, Hâmân, Kârûn ve yandaşları, Kur’an gibi bir kitapta ebedi lanete müstahak kişiler olarak anılmaktadırlar! Günümüzün zalim tiranlarının akıbetlerinin de, onların sonlarından farklı olmayacağını, sünnetullah bize haber vermektedir.

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi,bu konudaki son söz de: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen bu mavi küre kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

                    Yaşar GÜLAÇTI. 06. Ağustos. 2016.  K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 [1] Mealde yirmi birinci âyetin baş kısmı ile yirmi ikinci âyetin son kısmına tırnak arasında, (Mülk kavramını yanlış anlayıp, değerlendirenler) ve (mülkünü gasp eden zalimleri de,) şeklinde iki parantez içi cümle yerleştirdik! Bunun sebebi: Bir önceki paraftaki âyetler gibi, bu âyetlerin ana mesajının da “Mülk” kavramı ve bu mülk kavramını yanlış anlayıp, istismar eden insanların uyarılması, olduğunu düşünmüş olmamızdır! Zaten bundan sonraki âyetler, bu durumun müşahhas bir örneği olarak; Yeryüzünde Yüce Yaratıcının, insanların geneli için yarattığı mülkünü, yani iktidar ve servet olarak ifade edilen her çeşit rızık kaynaklarını bir şekilde ele geçirip-gasp eden, tarihin gördüğü en büyük zalim olan Firavundan bahsetmeye başlayacaktır!

 

[2] Bkz. 114/2.

 

[3] Örnek olarak bkz. 12/72.

 

[4] Bkz. 42/38.

 

[5] Seçmenin iradesini etkilemek için her seçim öncesinde, kamu otoritesini elinde bulunduranların “makarna-kömür dağıtarak veya farklı şekillerde, devlet kesesinden ulûfe dağıtarak” yerlerini sağlamlaştırmaya çalışan (sözde) seçilmişlerden ve basit bir menfaat karşılığında tercihini değiştirebilen insanlardan meydana gelen toplumlar, Kurân’ın önerdiği “İdare edenlerin, idare edilenler tarafından, idare edilenlerin de idare edenler tarafından, hak-hukuk çerçevesinde biri birilerini karşılıklı olarak denetleyecekleri” bir sistemi kesinlikle tesis edemezler! Kurân’da “Şûrâ” olarak isimlendirilen idari sistem kesinlikle bu değildir! Bu şekildeki bir idari sistemin adına, “Şûrâ-Cumhuriyet” falan denemez! Böyle bir sistemin adına dense dense “nüfuz istismarının yapıldığı, sözde Şûrâ, sözde Cumhuriyet” denilebilir! Şeklen adı Cumhuriyet olarak isimlendirilmiş olsa da, böyle bir sistemle idare edilen toplumlar, yeryüzündeki başka milletlerin manipülasyonundan kurtulamazlar!

 

 [6] İfade etmeye çalıştığımız gibi, Kurân’a göre insanlara verilen yönetici, yani “melikinnâs” olma görevini o insana Allah değil gerektiği zaman geri almak üzere toplumu oluşturan insanlar vermiştir. Bu yüzden İslam tarihinde eğer doğru ise 3. Halife Hz. Osman’a âit olduğu iddiâ edilen şu söz, oldukça üzerinde düşünülmesi gereken bir sözdür! “Bana bu hilafet gömleğini Allah giydirmiştir, üç buçuk çapulcu istiyor diye çıkartmam!” İşte bu şekilde başlayan hilafet tartışmaları, Tarihi süreçte, Muaviye’nin ümmetin idaresini binbir hile entrika ve güç yolu ile gasp edip ele geçirdikten sonra, bu Şûrâ, meşveret, istişare yani seçim yolu ile ümmete yönetici atama durumu hiçbir zaman için mümkün olmamıştır! İstisnaî olarak zaman içinde bazı İslam toplumlarında bu sistem denendi ise de, bu şekilde seçilerek gelenler dahi, oturdukları koltukların emanet olduğunu unutarak, sanki o koltuklarda ebedi olarak kalmanın bir şekilde yolunu bularak, o koltuğa âdetâ yapışmışlardır! Sonunda da, ölünceye kadar işgal ettikleri makamlara, kendilerinin ardından çocuklarının gelmesini garanti etmenin yollarını bile aramışlar ve maalesef bunda da başarılı olmuşlardır! Benzeri yorumlar için bkz. İ. Eliaçık.

[7] Bkz. 4/116.

 

[8] Krş. 7/6.

 

[9] Araplar kendi ana dilleri olan Arapça ya sonradan giren yabancı kelimelere, (acemlere mahsus demek olan) “Âcemî” derler.

Yazarın Diğer Yazıları