N E V Â, 51/VI.

 

 

 

N E V Â, 51/VI.

 

MÜMİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

FİRAVUN’UN SARAYINDA YAPILAN TOPLANTILAR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 

 ( Zâtında Rahman fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.)

 

Yüce Yaratıcı tarafından elçi olarak görevlendirilen Hz. Musa, Allah’dan aldığı İlâhî mesajları kendilerine tebliğ etmek istediği zaman, Firavun’un sarayında, Firavun, Hâmân ve Kârun ile diğer üst düzey bakan ve bürokratların katıldığı, bazı toplantıların yapıldığı anlaşılıyor! Bu toplantıların o dönem de Mısır’ın başkenti olan Menfis’ deki Firavun’a âit qasr’ı beyda da, (yani beyaz saray [1]da) yapıldığı anlaşılıyor! Bunlardan birincisi, Musa ve Harun’un da katıldığı toplantıdır. Bu birinci toplantıda Musa as.’ın Firavun ve yandaşlarına, Allah’dan gelen vahyi tebliğ ettiği görülüyor!

İkinci toplantının ise, Musa as. tarafından Firavun ve yandaşlarına iletilen İlâhî mesajlara karşı, alınacak tedbirler konusunda, Firavun ve yandaşlarının kendi aralarında yaptıkları bir güvenlik zirvesi olduğu anlaşılmaktadır! Firavun’un sarayında yapılan bu zirve toplantılarına, başta Firavun, Hâman ve Kârûn olmak üzere, üst düzey yetkililerin katıldığını anlıyoruz! Sarayda yapılan bu güvenlik zirvelerinde, Musa’ ve Hârun tarafından kendilerine getirilen, köleleştirilip sömürülerek ezilmiş olan halkları (İsrail oğullarını[2]) ezmekten vazgeçmeleri veya bu halkların mısırdan çıkmalarına izin verilmesi konusundaki tekliflerine karşı, nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğini kendi aralarında saptamaya çalışıyorlar! Neticede saraydaki bu toplantılarda, toplantıya katılanların kendi aralarında geçen konuşmalarının bir toplantı tutanağı şeklinde Kurân âyetlerine yansıdığını görüyoruz! İşte O âyetler:   

فَلَمَّا جَاءهُم بِالْحَقِّ مِنْ عِندِنَا قَالُوا اقْتُلُوا أَبْنَاء الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَاءهُمْ وَمَا كَيْدُ الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ {25} وَقَالَ فِرْعَوْن ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسَى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ إِنِّي أَخَافُ أَن يُبَدِّلَ دِينَكُمْ أَوْ أَن يُظْهِرَ فِي الْأَرْضِ الْفَسَادَ {26} وَقَالَ مُوسَى إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُم مِّن كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَّا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ {27}

 (Musa) kendilerine, Katımızdan hak ve hakikat’in delilleri ile gelince; Onlar “O’na (Musa’ya) inanıp güvenerek, O’nunla beraber olanların, erkeklerine kurbanlık muamelesi yapınız, yani katlediniz, kadınlarını da sağ bırakınız, (fakat) değersizleştirmek için hayâsızlığa zorlayınız” dediler! Hâlbuki (İlâhî otoriteden pay kapmaya çalışan zorba) kâfirlerin, kurdukları hiçbir tuzak amacına ulaşamaz!

Bu arada Firavun “O Rabbine duâ ededursun; (fakat) siz bırakın beni de, Musa’yı ben öldüreyim; Çünkü O nun, sizin dininizi değiştireceğinden, yahutta yeryüzünde fesat-anarşi çıkartacağından korkuyorum” dedi.

(Buna karşılık) Musa “ben yeryüzünde Allah’ın mülkünü gasp edip, âhirette de, burada yaptıkları zulmün hesabının sorulacağına inanmayan bütün büyüklük taslayan kibirli, diktatörlerin şerrinden, benim ve sizin Rabbinize sığındım” dedi. 40/25. 26. 27.

وَاسْتَحْيُوا – Vestahyû” Bu kelimenin mastarı olan “El’İstihyâ” kelimesi, kök manası itibarı ile Yağmur damlası, Utanmak-Hayâ etmek, Ucuz ve değersiz kılmak gibi manalara gelmektedir! (Ahterî) Biz âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde bu kelimeye, “Onların kadınlarını da sağ bırakınız (fakat) değersizleştirmek için hayâsızlığa zorlayınız” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk![2]

25. âyetin bir bölümünü oluşturan “اقْتُلُوا أَبْنَاء الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَاءهُمْ” yani “Onların Erkeklerine kurbanlık muamelesi yapınız- katlediniz, kadınlarını da sağ bırakınız, (fakat) değersizleştirmek için hayâsızlığa zorlayınız” şeklinde mana verdiğimiz bu bölümdeki ifade ile Musa as.’a inanıp güvenenlerin Firavun ve yandaşları tarafından tehdit edildiğini görüyoruz! Peki, bu tehdit fiiliyata geçip tehdit’in gereği yapıldı mı acaba? Âyetin devamından anladığımıza göre, bu tehdit halk kültürümüzdeki doğan her erkek çocuğun öldürülmesi, kız çocuklarının da sağ bırakılması şeklinde gerçekleşmemiştir ve sadece sözde kalmıştır![3] Çünkü aynı âyetin devamı olan son bölümünde,Hâlbuki (İlâhî otoriteden pay kapmaya çalışan zorba) kâfirlerin, kurdukları hiçbir tuzak amacına ulaşamaz!” buyurulmaktadır! Bu da gösteriyor ki, tehdit sadece tehdit olarak kalmıştır! Yüce Yaratıcı Firavun ve yandaşlarına, bu tehdidin gereğini yapma-uygulama fırsatı vermemiştir!

مُتَكَبِّرٍ – Mütekebbir” Arapça olan bu kelimenin kök manasında, Büyüklenmek-Kibirlenmek, Büyüklük taslamak, gibi manalar vardır! Esasen bu kelimeden türetilen sıfat başka varlıklara sıfat olarak verilemez! Ama buna rağmen yeryüzünde, kendilerini diğer insanlardan farklı gördükleri için, kendi fikirlerini sanki Tanrının emriymiş gibi, diğer insanlara dikta etmeye çalışan diktatörlük heveslisi bazı insanlar, Yüce Yaratıcıya âit olan bu sıfatı kullanmaya yeltenmişlerdir! İşte hakları olmadığı halde, Yüce Yaratıcının ulûhiyet ve otoritesinden pay kapmak isteyen bu sahte yeryüzü tanrılarının iddialarını reddetmek için bu kökten gelen, ismi’tefdîl kalıbındaki “ALLAH’U EKBER- Allah en büyüktür” şeklindeki “tekbir-büyüklemek”  kelimesi kullanılmaya başlanmıştır! Tüm bu mülahazaları göz önünde tutarak biz âyet metninde geçen bu “Mütekebbir” kelimesine mealde “büyüklük taslayan kibirli, diktatörler” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, Musa as. kendilerine İlâhî mesajlarla gelince, Firavun’un, kendi yandaşları olan saray sakinleri [4] ile sarayda bazı toplantılar yaptıkları anlaşılıyor! Bu toplantılarda da, Musa’ya nasıl cevap vereceklerini tartışıyorlar! Sonunda, “Musa’ya inanıp güvenerek, onunla beraber olanların, erkeklerine kurbanlık muamelesi yapınız, yani katlediniz, kadınlarını da sağ bırakınız, (fakat) değersizleştirmek için hayâsızlığa zorlayınız” şeklinde bir cevap veriyorlar! Bu cevapla da yetinmeyen Firavun tehditlerine devam ederek: “O Rabbine duâ ededursun; (fakat) siz bırakın beni de, Musa’yı ben öldüreyim; Çünkü O nun, sizin dininizi değiştireceğinden, yahutta yeryüzünde fesat-anarşi çıkartacağından korkuyorum” diyor.

Dikkatinizi çekti mi, bilmiyorum! Firavun’ Hz. Musa’yı öldürmek, istemesinin sebebini saray sakinlerine ve Mısır halkına şöyle açıklıyor. Yani şöyle demek istiyor: Ey halkım! “O nun, (yani Hz. Musa’nın) sizin dininizi değiştireceğinden, yahutta yeryüzünde fesat-anarşi çıkartacağından korkuyorum!”. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Firavun gibi yeryüzünün en büyük, en gaddar zalimi, kendisini dinin ve düzenin savunucusu olarak halka lanse ederken, Hz. Musa’yı da, insanların dinini değiştirip, yeryüzünde anarşi çıkartmakla suçluyor! Bu sahne, Allah’ın insanlar arasından elçi olarak seçip görevlendirdiği bütün peygamberlerin karşılaştığı, oldukça enteresan bir sahnedir!

Bu durum gösteriyor ki, tarihi süreçte her zalim Firavun bozuntusu diktatör, kendilerine hak ve hukukun hâkim kılınması için, İlâhî mesajlarla gelen Peygamberlere karşı çıkarken, hep dini kullanmıştır. Yanı bu zalim Firavun’lar, bir taraftan din savunucusu kesilirken, öbür yandan da, kendilerini sulhun sükûnun sağlayıcısı olarak göstermişlerdir! Kendilerine hakkın mesajını getiren Peygamberleri ise, yeryüzünde fesat çıkartan anarşistler olarak lanse etmeye çalışmışlardır! Tabii ki, (sözde) dini savunan bu zalim Firavunların en büyük yardımcıları da, saraydan beslenen tapınakçı din adamları olmuştur! İşte Firavun, Hâman ve Kârûn’un, kendilerine Allah’ın mesajını getiren Musa as.’a karşı sergiledikleri bu tavır, günümüz Firavun’ları ve Hâmân’ları ile onlara hakkın-Kurân’ın mesajını getirmeye çalışan günümüz Musa’ları arasında da, aynı şekilde sürüp gitmektedir!

Yine yukarıdaki âyetlerden anlamış olduk ki, dünyanın, en yalancı, en istismarcı, en ikiyüzlü ve en korkak adamları, bu Firavun bozuntusu diktatörlerdir! Baksanıza Firavun halkın karşısına çıkıp erkekçe, “Musa ve O’na inanıp güvenenleri yok etmemiz lazımdır! Çünkü Musa ve arkadaşları benim sarayımı, tahtımı, tacımı, makamımı ve koltuğumu tehdit ediyorlar” diyemiyor. Bunun yerine “Musa’nın, sizin dininizi değiştireceğinden, yahutta yeryüzünde anarşi çıkartacağından korkuyorum” diyerek halkı provoke edip kışkırtıyor!

Bunun için, diyebiliriz ki, tarihte hiçbir Firavun bozuntusu zalim diktatör gerçek yüzü ile halkının karşısına çıkamamıştır! Bunu yerine halkın isyanı karşısında tek hedef olmamak için, cepheyi genişleterek kendilerine suç ortaklarından bir yandaş sınıfı oluşturmuşlardır. Tıpkı Firavun’un yaptığı gibi! Bugünde aynı blok dünya sahnesinde mevcuttur: Kurân terminolojisinde bu zalim diktatörlerin yandaşlarının adı “Mele” olarak geçmektedir[5] ki “Gözdeler” demektir! Bu sınıf her devirde iktidara yakın olup, genellikle bürokrasi ve siyaset bunların ellerinde şekillenir!

Ayrıca yine bu guruba yakın başka bir sınıf daha vardır ki, Kurân literatüründe onlara da “Mütref” denmektedir[6] bu da “Şımarık zenginler” demektir! Bunlarda Kârûn’un alt tabakası olarak, sermayeyi ellerinde tutarlar! Birde Kurân’da “Belam tipi[7] dediğimiz, (ellerindeki diplomaları ile sisteme meşruiyet kazandıran sözde) ulemâ sınıfından bahsedilir! Bunlarda ilmin şerefini korumak için yanlışları eleştirmek yerine, konumlarını yükseltmek, en azından mevcudu korumak için, zulmü ve zalimi alkışlamaktan çekinmezler! Ne acıdır ki, hepsi de kariyer sahibi olan bu sınıfın başı Firavun döneminde olduğu gibi, çok zaman bir “Hâmân” yani din adamı olarak karşımıza çıkarken, bazen de, teknolojiyi kullanıp, Firavun için zulmün sembolü olan kuleler inşa eden bir mühendis olarak karşımıza çıkmaktadır!

Firavun’un “Ben bu adamın sizin dininizi değiştirmesinden, yahutta yeryüzünde fesat, yani anarşi ve terör çıkartmasından korkuyorum! Onun için, bırakın beni de, Musa’yı ben öldüreyim” dediği, Musa as. bakın bu tehdide nasıl cevap veriyor: “Ben yeryüzünde Allah’ın mülkünü gasp edip, âhirette de, burada yaptıkları zulmün hesabının sorulacağına inanmayan bütün büyüklük taslayan kibirli diktatörlerin şerrinden, benim ve sizin Rabbinize sığındım!” şeklinde, bir cevap veriyor!

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bir kere daha diyoruz ki, bu konudaki son söz: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Ve bu fırsatın değerlendirilmesinin de, tüm insanlık gibi, bizim için de, hayırlara vesile olmasını, Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ediyorum!

(Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

           Yaşar GÜLAÇTI. 13 Ağustos. 2016.  Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Bilmiyorum bir tesadüf müdür? Ama bugün yeryüzünde yaşayan 8 milyar insanı sömüren kapitalist sömürgenlerin kümelendiği modern çağın en büyük sömürge ülkesinin idare merkezi olan Washington’daki çağın en büyük Firavun’unun oturduğu sarayın adı da, “The White House, yani beyazsaray” dır. Ayrıca İslam da saray geleneğini ilk başlatan Muaviye ve oğlu yezidin Şam’da oturdukları sarayın adı da “Qasrı’ Beydâ, yani Beyazsaray” dı! Enteresan değilmi?

 

[2] Kurân’da sık kullanılan “Benî İsrâîl” yani “İsrailoğulları” kavramının ilk defa Musa as. zamanında kullanıldığını görüyoruz! Hz. Yusuf ile Musa as. arasındaki dönemle ilgili olarak Kurân’da bu kavramın kullanıldığına dair herhangi bir bulguya rastlayamadık! Bu mülahazadan dolayı biz parantez arasında kullandığımız bu “İsrail oğulları” kavramı ile sadece lakabı İsrâil olan Yakup as. çocuklarını değil, Mısır’da Firavun diktatörü tarafından köleleştirilip ezilerek sömürülen tüm halkları kastettik! Esasen her devirde seçilmiş halk safsatası ile din ve kutsalı istismar ederek, insanlığı kendilerine köle yapmak isteyen siyonist Yahudi sömürgenlerinin gayretiyle, tüm dünya da sonradan oluşmuş olan anlayışa göre, İsrâiloğulları denince bizim aklımıza da gelen “Yakup as.’ın torunları”  ezilen bu Mısır halkları arasındaki küçük bir guruptan ibaretti!

 

[3] Kelimenin kök manasında bulunan, ucuzlatmak-değersizleştirmek manasını, yansıtmak için “onların, kadınlarını sağ bırakın (fakat) değersizleştirmek için hayâsızlığa zorlayın” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk! Çünkü bir insan için, özellikle de bir kadın için hayâsızlık ucuzlamanın-değersizleşmenin en aşağı takasını oluşturur!

 

[4] Musa’nın annesi de, yeni doğan bebeğinin hayatından endişe ettiği için, çocuğunu kundağa sarıp, yaptığı küçük bir salın içine koyarak, belki iyi bir insan evladının eline geçerse hayatı kurtulur ümidi ile Nil nehrine bırakmıştı. Firavun’un sarayının yakınından geçerken, saray sakinleri tarafından fark edilen bebeğin içinde bulunduğu bu sal, nehirden çıkartılarak saraya getirilmişti. Üzerinde hiçbir işaret ve not bulunmayan bu çocuğa, saraydakiler tarafından, o günkü Kıptî Mısır halkının dilinde, “Sudan gelen adam” manasında “Mûsâ” ismi verilmiştir. (kendisinin Benî’ İsrail’den olduğuna inanılan, yani Kıptî olmadığı düşünülen Musa’ya), Kıptîce olan bu isim, yani Musa ismi verilmiş ve sonra da, bu isim Hz. Musa’nın ismi olarak meşhur olmuştur.

                     Burada Musa’nın kundağa sarılıp, bir sal’ın içine konularak nehre bırakılması, olayı iyice araştırılınca, aslında bu olayın sadece Musa ile ilgili bir olay olmadığı anlaşılmaktadır. Bu şekilde yani çocuğu bir sal veya sandığa koyup suya bırakma olayı, sanki Akad, Sümer, Bâbil, Asur ve Finike medeniyetlerinin hüküm sürdüğü Mezopotamya/ Akdeniz havzası ile eski Mısır Nil havzalarında sıklıkla karşımıza çıkmaktadır.

                         Mesela Akad kralı,  I. Sargon’ un Krallığı sırasında, yaptığı işlerin anlatıldığı metinlerde benzer ifadelerle karşılaşmaktayız. Sargon… Akad’ın kudretli Kralı ben; Annem aşağı tabakadandı. Babamı ise hiç bilmem! Fakat babamın erkek kardeşi dağlarda yaşardı… Annem bana hâmile kaldı doğduğum zaman, korkusundan, beni ziftle sıvanmış bir sepete koyup nehre bıraktı. Beni bir sulayıcı (Akkî)bulup yetiştirdi. Tanrıça İştar bana âşık oldu. Krallığım sırasında, birçok başarılar elde ettim… Benzeri yorumlar için bkz. İ. Eli açık, yaşayan Kurân.

                                                  Benzeri olayların Sümer, Bâbil, Asur ve Komagene Nemrutları (Kralları) zamanında da yaşandığını görüyoruz. Bu Nemrutlar zamanında da, müneccimler, sihirbazlar, Kâhinler, yani din adamları tarafından, şu zaman ve şu mekân sınırlarına da, şu etnisite veya dini, inanca bağlı insanların içinden doğacak, bir erkek çocuk,  yüce Kralımız, Nemrut’umuz, Firavun’umuz tarafından kurulan hanedanlığı yıkacaktır, şeklindeki kehanetler, çok sık olarak karşımıza çıkmaktadır. Meselâ Hz. İbrahim’in doğumu ile ilgili olarak da, böyle bir olay anlatılmaktadır. krş. M. Âsım Köksal. Peygamberler tarihi. Bu anlatımlar dilden dile dolaşarak, başta bu olayların geçtiği kabul edilen bölgeler olmak üzere, Arap, Acem, Türk hinterlantlarında, hatta tüm dünyadaki insanların hafızalarında yer etmiştir diyebiliriz!

 

[5] Yani Musa İlâhî Vahiyle Firavun ve arkadaşlarına geldiği zaman, Firavun ve yandaşları, bugünkü karşılığı “Bakanlar kurulu, yahutta parti merkez yönetim kurulu” olan kurulları sarayda toplantıya çağırıp, konuyu kendi aralarında görüşerek, nasıl bir cevap vereceklerini tartışıyorlar! Ve sonunda da aşağıdaki 26. âyet ve devamındaki, cevabı veriyorlar!

 

[6] Bkz. 7/60. 66. 75. 88. 90. 109. 127.

 

[7]  Krş. 34/34. 43/23. 56/45.

 

[8]  Krş. 7/175. 176. 177.

 

Yazarın Diğer Yazıları