N E V Â, 51/VII.

 

 

N E V Â, 51/VII.

 

MÜMİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

 

FİRAVUN SARAYINDA DEVAM EDEN TOPLANTIDA, SARAYIN VİCDANI DİLE GELİYOR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 

 ( Zâtında Rahman fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.)

وَقَالَ رَجُلٌ مُّؤْمِنٌ مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلاً أَن يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جَاءكُم بِالْبَيِّنَاتِ مِن رَّبِّكُمْ وَإِن يَكُ كَاذِباً فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَإِن يَكُ صَادِقاً يُصِبْكُم بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ {28} يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَن يَنصُرُنَا مِن بَأْسِ اللَّهِ إِنْ جَاءنَا قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَى وَمَا اَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ {29}

(Derken) Firavun’un saray halkından olduğu halde, (Musa’ya) inanıp Allah’a güvendiğini gizleyen bir adam söz alarak, “siz Rabbim Allah dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Hâlbûki bu adam size Rabbinizin apaçık delilleri ile gelmiştir! Buna rağmen, eğer yalan söylüyorsa, zâten yalancılığının cezasını kendisi çekecektir! Yok, eğer bu adamın söyledikleri doğru ise; o zaman sizi tehdit ettiği şeylerden hiç olmazsa bazıları sizin başınıza gelecektir! Hiç şüphe yoktur ki, Allah’ (mülkünde) israf eden yalancıları doğru yola kılavuzlamaz” dedi.

(Sonrasında ise bu adam sözlerine şöyle devam etti) “Ey halkım! Bugün (ülke de) iktidar ezici bir çoğunluk gücü ile sizin tekelinizde; Ama (sizin despot bir idare şekliyle yaptığınız bu zulümlerden dolayı) hepimiz birden Allah’ın cezasına maruz kalırsak, bizi kim kurtaracak?” deyince! (Saray meclisindeki en güçlü kişi olan diktatör) Firavun ileri atılarak; “Ben sizin (bu adamla ilgili) görüşünüz (ün ne olduğunu) aramıyorum! Sadece doğru olduğuna inandığım (bu konudaki) tek doğru olan alternatifsiz görüşümü size aktarıyorum” diye gürledi! 40/28. 29.

Yukarıda da aktarmaya çalıştığımız gibi, Musa as.’ın Firavunla görüşmek için randevu talep etmesi ile beraber, Firavun’un Mısır’ın o günkü başkenti Menfis’de bulunan (Qasrı’beydâsında)[1] yani beyaz sarayında, Musa ve Harun meselesi ile ilgili olarak, bir takım toplantılar yapıldığı anlaşılmaktadır. [2]Bu toplantılarda yapılan tartışmalar, bu surenin 28. âyeti ile başlayıp, 46. âyetine kadar on sekiz âyet boyunca devam etmektedir! Bu durum gösteriyor ki, Firavun, Hâmân, Kârûn ve yandaşlarından oluşan saray sakinleri, bu Musa ve Hârun meselesini oldukça ciddiye almışlardır! Bunu surenin 18 âyetine yayılmış olan saray toplantılarındaki tutanaklardan anlıyoruz![3] Bu durum da gösteriyor ki, Hz. Musa da, Firavun sarayına gelmeden önce, oldukça iyi hazırlanmış[4]ve Firavun da bu durumun farkındaymış!

Onun için saraydaki toplantıda Firavun Musa as. için “ bırakın beni de, O’nu öldüreyim; Çünkü O nun, sizin dininizi değiştireceğinden, yahutta yeryüzünde anarşi çıkartacağından korkuyorum”[5] diyor. Firavun’un yakınlarından olduğu halde, Musa’ya inanıp Allah’a güvenen, fakat bu inancını da gizleyen bir mümin, saray toplantısında Firavundan bu tehdit dolu sözleri işitince, durumun ciddiyetini kavrayarak öne atılıyor ve “Siz Rabbim Allah dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Hâlbûki bu adam size Rabbinizin apaçık delilleri ile gelmiştir! Buna rağmen, eğer yalan söylüyorsa, zâten yalancılığının cezasını kendisi çekecektir! Yok, eğer bu adamın söyledikleri doğru ise; o zaman sizi tehdit ettiği şeylerden hiç olmazsa bazıları sizin başınıza gelecektir! Hiç şüphe yoktur ki, Allah’ (mülkünde) israf eden yalancıları doğru yola kılavuzlamaz” diye feryat ediyor!

 “ظَاهِرِينَ  – Zâhirîne” 29. âyette geçen ve Arapça olan bu kelime lügat olarak, Arka, Sırt, İç’in yani bâtının zıddı olan dış, görünen yüz, Kuş tüyü, Devenin üzerine binilen sırt kısmı, Sırt ağrısı, Öğle vakti, Gündüzün ortası, Günün en sıcak saati, Yardımcı olmak, Arka çıkmak, Ev eşyası, Zâhire, Ok (sehm) teleği, Nevresim, yani Yorgan yüzü ve Gâlip gelmek-Güçlü olmak gibi, daha birçok manaya gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) Âyet metnindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak biz bu kelimeye ana metin içerisindeki “Mülk” kelimesi ile beraber “Bugün ülke de iktidar gücü, ezici çoğunluğu ile sizin tekelinizdedir şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! Burada tarihi olarak kastedilen; Diktatör Firavun’un Mısır halkı üzerindeki mutlak iktidarı ise de! Esasen burada evrensel bir mesajın verildiği kanaatindeyim![6]

Surenin bu yirmi sekizinci âyetini okuyunca, daha önce okuduğumuz yine bu surenin, yirmi altıncı âyeti ile bu âyet arasında sanki bir tezat varmış gibi geliyor! Şöyle ki: O yirmi altıncı âyette, Firavun “ bırakın beni de, Musa’yı öldüreyim; Çünkü O nun, sizin dininizi değiştireceğinden veyahutta yeryüzünde fesat-anarşi çıkartacağından korkuyorum” demişti! Dikkat edildiyse bu âyete göre Firavun, bir yandan dinin korunması öbür yandan da, anarşi ve terörü önlemek için Musa’yı öldürmek istediğini söylüyor! Bu âyetin ifadesine göre, Firavun açısından, Musa as. halkın dinini değiştirip bozmak isteyen bir fesatçı, bir anarşist, bir teröristtir! Kendisi ise dinin ve huzurun koruyucusudur! Bunları aklımızın bir kenarında tutarken, şimdi de, yirmi sekizinci âyete tekrar bir göz atalım!

Görüldüğü gibi, bu âyette, Firavun’un sarayındaki toplantıda, inancını gizleyen kimliği mechül kişinin, Musa’yı öldürmek isteyen Firavun’a şöyle cevap verdiği beyan ediliyor: “Siz Rabbim Allah dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Hâlbûki bu adam size Rabbinizin apaçık delilleri ile gelmiştir! Anladığımız kadarıyla, bu âyette de, Musa as.’ın Rabbinden apaçık delillerle, âyetlerle geldiğinden, yani İlâhî bir din getirdiğinden bahsediliyor!

Kısacası bu âyetlerin ikisini birden okursak, iki dinden bahsedildiğini açıkça görebiliriz! Bu dinlerden bir tanesi, Firavun ve saray halkının dinidir ki, (biz bu dine saray dini de diyebiliriz) Firavun tarafından, Musa onu değiştirmekle suçlanıyor. İkinci din ise Musa as. vasıtası ile Yüce Yaratıcının indirdiği din! Ve bu iki din, burada görüldüğü gibi, biri birileri ile karşı karşıya gelmişlerdir. Bir tarafta Firavun ve yandaşlarının inandığı, uydurulmuş saray dini! Öbür tarafta ise Allah’ın elçisi olan Musa as.’ın Vahiyle yani apaçık âyetlerle getirdiği indirilmiş İlâhî din! Yani merhum Ali Şeriatî’nin dediği gibi, “dine karşı, din!” Kısacası indirilen dine karşı uydurulan din!

Burada insanın aklına şöyle bir soru da gelebilir: “Bu durum, yani dine karşı din! Sadece kadim Mısır firavunlarının zamanına has bir durum mudur?” Yoksa gerek tarihi süreçte, gerekse de günümüzde böyle bir durum, yani dine karşı din söz konusu olabilirmi?

Dikkatle incelendiği zaman görülecektir ki, yukarıdaki (dine karşı din) anlayışı hem tarihi süreç boyunca devam etmiş, hem de günümüz devam edip gitmektedir! Bu durumun sonucu olarak, yeryüzünde dökülen kanların ve yapılan savaşların ekserisinde, tarafların her ikisi de, (işin gerçek yüzü farklı olmasına rağmen[7]) biri birilerini dini değiştirmekle suçlamışlardır. Yani bu savaşları çıkartan, diktatörler hep kendi halkının dinini ve mukaddesatını savunur gibi görünmüşlerdir.[8] Karşılarındaki düşmanlarını da, hep dini değiştirmek veya yeryüzünde fesat çıkarmakla suçlamışlardır.

Böylelikle bir şekilde mülkü, yani iktidar ve serveti ellerine geçiren Firavun, Nemrut ve benzerleri kendi konumlarını koruyup güçlendirmek için, bir taraftan toplumu dinlerinin tehlikede olduğuna inandırıp korkutarak onların korku ve endişelerini kullanırlarken, bir yandan da kendi taraftarlarını motive etmektedirler! Bu zaviyeden bakınca, Musa as.’ın çok barışçıl bir şekilde Firavun ve yandaşlarına yaptığı tebliğ görevine karşılık, Firavun’un Musa’yı dini değiştirmek veya fesat çıkartmakla suçlayıp, savaş tamtamları çalmaya başlamasının gerçek nedenini de anlamış olduk!

Kısaca ifade etmemiz gerekirse; Firavun gibi zorba bir diktatörün burada dini korumaktan bahsederken, gerçekte korumak istediği şeyin (yani dinin) kendi saray dini olduğunu gördük! Yani Firavun ve Firavun benzerleri tarafından burada insanlara din olarak takdim edilen şey: Aslında kendi saraylarının, kendi koltuklarının, makamlarının ve otoritelerinin korunmasını garanti eden sistemin adıdır. Tabii ki, din olarak adlandırılan bu sulta’ aracının korunarak devam edebilmesi için, bu Firavunların sırtlarına bindikleri Hâman, Kârun gibi yandaşlarının menfaatlerinin de bir parça korunması lazımdı!

Tam burada aklımıza bir soru gelebilir! Soru şu: “Firavun ve yandaşları arasındaki söze dayalı diyaloglar, ilişkiler, istişareler hangi düzeyde nasıl cereyan ediyordu? Bu soruya cevap verebilmek için yukarıdaki yirmi dokuzuncu âyetin son bölümüne dikkatinizi çekmek istiyorum! O bölüm şu şekildeydi: قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَى وَمَا اَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ Yani Sarayda Musa as. meselesini görüşmek için yapılan toplantıda meclis deki en güçlü kişi olan diktatör Firavun ileri atılarak; “Ben sizin bu adamla ilgili görüşünüzün ne olduğunu aramıyorum! Sadece doğru olduğuna inandığım bu konudaki tek doğru olan, alternatifsiz kendi görüşümü size aktarıyorum! O kadar!” diye gürledi! (krş.40/ 29.)

Âyetin bu bölümü dikkatle incelendiği zaman görülecektir ki! Firavun çok önem verdiği hayati bir konuda kendini destekleyen bürokrat ve diğer yandaşlarını topluyor, fakat onlardan görüş almak veya konuyu onlarla müzakere yapmak için değil! Firavun’un burada sergilediği tavır, her şeyin doğrusunu kendisinin bildiğini iddia eden, bu iddiasını da, sanki gerçekmiş gibi, güç zoru ile çevresine kabul ettiren tam bir diktatör tavrıdır!

Buradan anlaşılan: Firavun’un bu toplantıları sadece kendi fikrini etrafındakilere dayatmak ve onaylattırmak için kullanıyor olduğudur! Bunu yaparken de devletin kamusal gücünü arkasına alıyor! Bundan dolayı toplantıya katılanların hiç birinin ağzından farklı bir söz çıkamıyor! Sergilenen bu tavır tam bir zorba diktatör tavrıdır! Ayrıca bu surenin 35. âyetinin son bölümünde, Firavun’un sıfatı olarak geçen مُتَكَبِّرٍ جَبَّار  – Mütekebbirin cebbar” Yani “zorba diktatör”  ifadesini de, düşününce! Tüm bu mülahazaları göz önünde tutarak biz Firavundan bahsederken, Onun yaptığı zulümleri de yansıtması için, “zalim, zorba diktatör ” gibi sıfatları Firavun kelimesi ile beraber Onun sıfatı olarak kullandık!

Bu durum, bu surenin ana konusu olan “Mülk’ü” yani “iktidar ve serveti” bir şekilde ellerine geçiren dünün firavunları için geçerli olduğu gibi,  tarihi süreçteki ve günümüzdeki Firavun bozuntusu zorba diktatörlerin tümü için de geçerlidir diyebiliriz! Verilen bu bilgiler ve yapılan yorumlardan sonra, isterseniz Firavunun sarayındaki toplantılara tekrar dönerek, orada olup bitenlere kulak vermeye devam edelim! Çünkü o toplantılarda kayıt altına alınan konuşma tutanaklarının bundan sonraki âyetlerde de, devam ettiğini görüyoruz! İşte o âyetler:

وَقَالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ إِنِّي أأَخَافُ عَلَيْكُم مِّثْلَ يَوْمِ الْأَحْزَابِ {30} مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِن بَعْدِهِمْ وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْماً لِّلْعِبَادِ {31} وَيَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِ {32} يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ مَا لَكُم مِّنَ اللَّهِ مِنْ عَاصِمٍ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ {33} وَلَقَدْ جَاءكُمْ يُوسُفُ مِن قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِّمَّا جَاءكُم بِهِ حَتَّى إِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَن يَبْعَثَ اللَّهُ مِن بَعْدِهِ رَسُولاً كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُّرْتَابٌ {34}

(Firavun sarayında yapılan toplantıda, konuşmalar devam ediyor!) O’ inanmış kişi, tekrar söz alarak, “Ey halkım! İnanın ki, ben şu ( zulmü ve haksızlığı hayat tarzı haline getirmek için bir araya gelen) toplulukların geçmişte başına gelenlerin, bir benzerinin sizin başınıza da, gelmesinden korkuyorum! Tıpkı Nuh, Âd, Semûd ve onlardan sonra gelip, (Allahın zayıf) kullarına zulmedenlerin başlarına gelenler gibi! Hâlbuki Allah (sahip olduğu güce rağmen) insanlara zulmetmeyi dileyen bir varlık değildir” dedi.

Sonrada sözlerine devam ederek; Ey halkım! (böyle devam ederseniz!) “İnsanlar arasında imdâat çığlıklarının çınladığı bir günde, (yani, burada yaptıklarınızın) sorumluluğundan, kurtulmak için, kaçacak yer aradığınız günde, İlâhî mahkemenin elinden, sizi kurtaracak kimse bulamayacaksınız! Esasen (kendi özgür iradesi ile sapkınlığı tercih ettiği için) dalalete düşen kimseyi, Allah doğru yola getirecek değildir!” dedi.

(Daha sonra ise sözlerine şöyle devam etti) “Bildiğiniz gibi, daha önce Yusuf da, hakikatin açık-seçik kanıtları ile size gelmişti! Fakat siz O’nun getirdiklerine karşı da, devamlı olarak şüphe duymaktan kaçınmamıştınız! Sonunda Yusuf ölünce de, “Allah bundan sonra, daha elçi göndermez demeye başladınız! İşte Allah’ (kendi mülkünü haksız yere ele geçirip keyfi tasarrufta bulunan) israfçıların, kuşku bataklığında debelenerek yoldan çıkmalarına böyle izin verir!” dedi. 40/30. 31. 32. 33. 34.

Görüldüğü gibi, bu âyetlerdeki ifadeler, Firavun sarayında yapılan toplantılarda, karşılıklı yapılan konuşmalardan bir kısmını veriyor! Bu toplantılarda daha başka hangi kişiler hangi konuşmaları yaptılar (Kur’an bu konuda sustuğu için) diğer konuşmacıları ve konuşulanları bilmiyoruz! Kurân’ı Kerim, Firavun sarayında yapılan bu toplantılar da, yapılan konuşmalardan sadece iki kişinin sözlerini kayıt altına almış gibi görünüyor! Bunlardan birincisinin ismi (daha doğrusu, unvanı) net bir şekilde ifade edilen Firavun olması gayet tabiidir. Bahsi geçen toplantılarda konuşmaları Kur’an tarafından kayıt altına alınan ikinci kişinin kimliği ise bilinçli bir şekilde açıklanmamıştır![9] Çünkü burada önemli olan, bu adamın kimliği değildir! Aksine burada verilmek istenen mesaj, bu meçhul kişinin Firavun gibi bir diktatöre karşı hakkın-hukukun yanında yer alarak yukarıdaki müthiş konuşmaları yapmış olmasıdır!

Bir sonraki âyette ifadesini bulan sözlerin de, bu kimliği açıklanmayan meçhul kişiye âit olma ihtimali olduğu gibi, bu 35. âyetteki ifadelerin, uyarı mahiyetinde bir ara cümle olması da söz konusu olabilir! İşte bahsedilen o âyet:

 الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ كَبُرَ مَقْتاً عِندَ اللَّهِ وَعِندَ الَّذِينَ آمَنُوا كَذَلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ {35}

Kendilerine gelen Allah’ın âyetleri hakkında, ellerinde hiçbir (geçerli) delilleri olmadığı halde onları geçersiz kılmak için mücadele edenlere gelince! Gerek Allah katında, gerekse de, inanıp-güvenenler nazarında bunların durumu, büyük bir bayağılaşmadan başka bir şey değildir! İşte Allah’ her Firavun bozuntusu zorba diktatörün[10] kalbini böylece mühürler! 40/35.

مَقْتاً – Makten” Arapça olan bu kelime lügat manası olarak, Kötülük-çirkinlik, Âdîlik, Bayağılık, (örneğin kişinin ölen babasının hanımı ile evlenmesi gibi[11]), Adavet-düşmanlık, Buğzetmek, fakat bu kelime Arapça olan buğuz kelimesi ile ifade edilen normal buğuzdan daha şiddetli bir buğuz’u ifade etmek için kullanılır. (Ahterî+Lisanul’Arap) Biz âyet metnindeki bu kelimeye mealde, en yumuşak karşılığı olan “Büyük bir bayağılaşma” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, bu âyette ifadesini bulan sözler, saray toplantısında “Rabbim Allah dediği için siz bir adamı öldürecek misiniz” diye itiraz ederek söze başlayan, sonrada uzun bir konuşma yapan kimliği meçhul kişinin sözlerinin bir devamı gibi algılanabilir! Fakat bizim tercihimiz: Bu âyetteki ifadelerin bir uyarı ifadesi olarak, saraydaki konuşmaların arasına girmiş, direkt olarak Allah’a âit beyanlar olduğundan yanadır!

Âyetin beyan tarzından da anlaşılacağı gibi, bu âyetteki uyarı yüklü ifadeler, sadece o günkü Mısır Firavun’unu ve yandaşlarını muhatap almıyor! Bu âyet konuya çok daha geniş bir çerçeveden bakarak, belki o andaki Firavun ve yandaşlarının da içinde olduğu, yeryüzünde gelmiş ve gelecek olan tüm Firavunlar, Nemrutlar.. ve yandaşlarının hepsini birden içine alıyor. Bu zaviyeden bakınca, âyette geçen sözlerin, ismi bilinçli olarak gizlenen mechül mümin’e değil de direkt olarak Rabbimize âit uyarılar olduğu kanaatine vardık! Allah’u âlem.

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve birde sizin görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Hiç unutmayalım ki Allah arayana buldurur! Görmek isteyene gösterir! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.)”

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi bu konudaki son söz de: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 (Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

Yaşar GÜLAÇTI. 22 Ağustos. 2016.  Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 [1] Burada kaydettiğimiz iki kavramMenfis ve Qasrı’beydâ, yani beyaz saray” kavramlarına dikkatinizi çekmek isterim! Firavunlar döneminde kadim Mısır’ın başkenti olan Menfis, Bu günün Amerika’sının önemli eyaletlerinden birinin merkezinin de isim babasıdır! Qasrı’beydâ, ( The White House) yani beyaz sarayın da, Çağdaş Firavunların en büyüğü olan Amerikan devlet başkanlarının Washington da, oturdukları sarayın adı olduğunu herkes bilir! Âcizane Amerika’daki bu isimlerin bir tesadüf eseri olduğu kanaatinde değilim! Aslında biraz kafa yorduğumuz zaman, gerek tarihi süreçte ve gerekse de, günümüzde, her Firavun bozuntusu diktatör-zalimin, mutlaka bir saraya sahip olduğunu görürüz! Hattâ bu firavun saraylarının ekserisinin “Qasrı’ beydâ, yani beyaz saray” olarak isimlendirildiğini de görürüz! Örneğin bu ümmetin ilk diktatörü olan Muaviye’ Yezid ve diğer zalim diktatörlerin Şam’da oturdukları sarayın adı da, “Qasrı’beydâ” yani “beyaz saray”dır!

[2] Surenin 28. âyetiyle başlayıp 46. âyete kadar devam eden âyetlerde ifadesini bulan karşılıklı konuşmalar, bu toplantıların yapıldığının en iyi ispatıdır!

 

[3] Bu âyetlerde beyan edilenler, âdetâ Firavun’un beyaz sarayındaki toplantıların tutanakları gibidir. Yani bu âyetler, sanki o toplantılarda geçenleri kayıt altına almış İlâhi kayıtlara benzemektedir.

[4] Musa as.’ın konu ile ilgili olarak yaptığı hazırlıkların en çarpıcı kanıtı: Musa henüz saraya gelmeden çok önce, sarayda firavunla beraber kalan yakınlarından bazılarının gizlice Musa as.’ın tebliğ ettiği İlâhî dine (İslam’a) inanmış olmalarıdır! İnançlarını gizleyen bu insanlardan biri de, İşte bu sureye ismini de veren O meçhul kişidir ki, saray toplantısında Musa as.’ı savunmaktadır! Yine Müslüman olup, inancını gizleyen diğer bir kişi ise, Firavun’un karısı (Âsiye) dır. 

[5] Krş. 40/26.

 

[6] Yani burada, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde, herhangi bir zaman diliminde, bir şekilde mülkü yani iktidar ve serveti ellerine geçirip Firavunlaşan diktatör zalimler ve menfaat karşılığında onları destekleyen insanlar kastedilmektedir!

 

[7] Aslında yeryüzünde çıkan savaşların büyük çoğunluğunun gerçek sebebi ekonomik çıkar, sömürü ve tahakküm etme arzusundan kaynaklanmaktadır!

 

[8] Hâlbû ki, korumaya çalıştıkları şey, gerçekte kendi sarayları, kendi makam koltukları ve yandaşlarının menfaatleridir! Fakat yeryüzündeki tüm diktatörler bunu mertçe söyleme yerine, her zaman toplumun saygı duyduğu din ve benzeri kavramları ön plana çıkartarak istismar etmişlerdir, etmeye de devam etmektedirler!

 

[9] Firavun sarayındaki inancını gizleyen bu kişinin kimliği ile ilgili bilgiye dayanmayan bazı görüşlerden söz etmemiz de, gerekirse şunları kaydedebiliriz: Süddî’ye göre bu kişi, Firavun’un amcazadesidir. Bazılarına göre ise bu kimliği açıklanmayan gizli mümin, Firavun’un karısı Âsiye hanımdır. Bazıları ise bu gizli müminin muvahhit Mısır Firavunu ‘u Ahaneton, bazılarına göre ise Firavun Amon’Hutep IV. olduğundan söz edilmektedir! Fakat bunların hiç biri yukarıda da ifade edildiği gibi, bilgiye dayanmayan spekülatif tahminlerden öteye geçmemektedir!

 

[10] Bu âyet metninin son bölümünde geçen كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ  – Külli kalbi Mütekebbirin cebbar” kelimelerinin günümüz Türkçesindeki en uygun karşılığı olarak “Her Firavun bozuntusu, zorba diktatörün kalbinin üzerini” şeklinde bir çeviri yapmayı uygun bulduk!

[11] Cahiliye dönemi Arapları ölen babalarını kendi anneleri olmayan hanımları ile evlenirlerdi!

 

 

Yazarın Diğer Yazıları