N E V Â 5I/VIII.

 

N E V Â 5I/VIII.

 

MÛMİN SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

SARAYDAKİ TOPLANTIYA FİRAVUN TEKRAR MÜDAHALE EDİYOR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 

 ( Zâtında Rahman fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.)

Görüleceği gibi, bundan sonra gelen iki âyette ise (Qasrı beydâ da, yani Firavun’un beyaz sarayında) devam eden toplantıda, yeniden devreye giren Firavun’un sözleri nakledilmektedir. İşte o âyetler:

 وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحاً لَّعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ {36} أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِباً وَكَذَلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبَابٍ {37}

Tekrar söze müdahale eden Firavun: “Ey Hâmân benim için yüksek bir bina-kule inşa et! Belki böylelikle (amacıma) ulaşmak için göklere yükselmiş ve orada (varlığını iddiâ ettiği) Musa’nın İlâhına rastlamış olurum! Çünkü ben O’nun yalancı olduğunu düşünüyorum!” dedi.

İşte böylelikle (o zorba diktatör) Firavun’a yaptığı kötülükler süslü gösterilerek (O kendi kendisini doğru) yoldan alıkoymuş oldu! Neticede Firavun’un kendi yaptıkları, kendi çöküşünü hızlandırmaktan başka hiçbir işe yaramadı! 40/36. 37.

صَرْحاً  – Sarhan” 36. âyette geçen bu kelime “Sa Ra Ha” kökünden gelmektedir. Bu kelime Köşk, Saray, Yüksek bina, Kule, Açıklık, Netlik, Hâlis-saf olmak, İnce sıvı, Süt ve Hareketli canlıların teri, gibi daha birçok manaya gelmektedir. (Lisanul’Arap) Biz bu “Sarhan” kelimesine âyet içerisindeki kalıp ve konumunu da dikkate alarak âyetin mealinde “yüksek bir bina-kule” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

 

Burada geçen kule, genel kanaate göre, her ne kadar “Bâbil kulesi” olarak kabul ediliyor ise de; Bu âyetteki kule, Bâbil’ de Nemrutların içinde oturmaları için yapılıp adına da, “Zikkurat” denilen yüksek kule “yani Bâbil kulesi” değildir. Bu 36. âyette صَرْحاً  – Sarhan” şeklinde geçen kule, kadîm Mısır’ın Amon kültünde Firavunlar tarafından dini bir amaçla yaptırılan yüksek yapılardır. Yani Mısır piramitleridir. Allah’u âlem!

 

الْأَسْبَابَ  – El Esbâb” Yukarıdaki her iki âyette birer defa geçen bu kelime “Se Be Be” kökünden gelmektedir. Bazı kalıpları Türkçemizde de kullanılan (örneğin sebep gibi) bu kelime, Yüksek ağaçlara vs. tırmanmak için kullanılan İp ve benzeri şeyler, Yol-Tarîq ve Sövmek-küfretmek, gibi manalara gelmektedir. (Ahterî) âyet metnindeki kalıp ve konumlarını da hesaba katarak biz bu kelimeye mealde “Ey Hâmân benim için yüksek bir kule inşa et! Belki böylelikle amacıma ulaşmak için göklere yükselmiş olurum” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

Burada Firavun’un derdi gökyüzüne çıkmak falan olmayıp, sadece kendisine göre Musa’nın (hâşâ) yalancılığını tescil etmek, böylelikle de, halk nazarında kendi haklılığını kanıtlamaktı! Firavun’un uyguladığı bu yöntem, gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde, muktedirlerin kendi haklılıklarını ispat etmek için sıklıkla başvurdukları bir yöntemdir! Bir çeşit Firavun taktiği olan bu yöntem, özellikle Emeviler dönemi muktedirleri olan sözde halifeler tarafından İslam toplumuna da taşınmış ve sıklıkla kullanılır olmuştur! Buna örnek olarak bu ümmetin en büyük entrikacısı olan Muaviye’nin, bir başka entrikacı olan Amr’ibni Âs ile birlikte kurguladıkları ve Hz. Ali’yi (aslında bütün gerçek Müslümanları) tuzağa düşüren, hakem olayını gösterebiliriz!

Bu durum şöyle kurgulanıyordu: Devrin muktedirleri, muhaliflerinin iddialarını sanki gündeme alıp değerlendiriyormuş gibi yapıyorlar!  Sonra da, Kendi emrinden çıkamayacak birilerini veya bir heyeti görevlendiriyorlar veya üyelerinin çoğunluğu kendisinin gözüne bakan üyelerden oluşan bir komisyon kurdurtuyor.[1]  Her zaman için muktedirlerin emrindeki üyelerin çoğunluğu oluşturduğu böyle bir komisyon da, muktedirlerin istediği yönde bir rapor hazırlıyorlardı![2] Sonuçta muktedirler çıkıp “Biz size bu işin içinin veya bu adamın iddialarının boş olduğunu söylememiş miydik” diyerek, kendilerinin haklılığını halka tescil ettirmiş oluyorlardı! İşte yukarıdaki âyette de Firavun’un “Ey Hâmân benim için yüksek bir bina-kule inşa et! Belki böylelikle amacıma ulaşmak için göklere yükselmiş ve orada varlığını iddiâ ettiği Musa’nın İlâhına rastlamış olurum! Çünkü ben O’nun yalancı olduğunu düşünüyorum!” diyor!”(krş 40/37.) Âyetten anlaşıldığına göre, burada da, Firavun’un esas hedefi, gûyâ Musa’nın yalancılığını ispatlamaktır!

Esasen Firavun burada, Musa as.’ın söylediklerinin içinin boş olduğunu, çünkü gökyüzündeki Yaratıcı ulu tanrı olan “Râ” nın yeryüzündeki insanların rızıklarını veren Rablik görevini, tanrı (Amon’Râ)’nın yeryüzündeki oğlu olarak zaten kendisine verdiğini, söylemek istiyor! Bunun için de Firavun’un zaman zaman kalkıp halka “Sizin en yüce Rabbiniz benim” diyebiliyor![3] Dolayısı ile de Firavun gökyüzünde Musa’nın benim Rabbim diye bahsettiği[4] böyle bir varlığın olmadığını, halka inandırmak için bu kule işini kurguluyor!

Burada bizim tercihimiz, her ne kadar Firavun’un esas gayesinin yukarıda ifade edildiği gibi (hâşâ) Musa’nın yalancılığını, böylelikle de, kendisinin (en az )Mısır halkının (belki de bütün insanlığın) Rabbi olduğu, konusundaki kendi iddiasında haklılığını ispat etmek ise de; Firavun’un Hâman’dan kendisine bir kule inşa etmesini istemekle, gayesinin “geleceğe müthiş bir eser bırakmak” olduğunu, savunanlar da vardır![5]

Sarayda yapılan toplantıda, Firavun’un kendisinden yüksek bir küle inşa etmesini istediği Hâman’ın, gerçekte kim olduğuna gelince! Hâman’ın kimliği ile ilgili olarak yaptığımız araştırmada şu bilgilere ulaştık: Kurân’ın bu âyetinde geçen “Hâmân” kelimesi büyük bir ihtimalle özel bir isim değildir. Her ne kadar bizim dini kültürümüzde özel isim imiş gibi yer etmiş olsa da! Aslında “Hâmân”  kelimesi, kadîm Mısır dininde tanrı Amon’Râ’ ya nispet edilen yüksek sınıftan rahiplerin, yani din adamlarının başındaki kişiye (bugünkü karşılığı olarak, biraz diyanet işleri başkanına benzetebiliriz!) verilen bir unvandır! Bu “Hâman” kelimesi, “Hâ-Amon” Tanrı Amon’Râ nın hizmetkârı,  yahutta “Hâ- Âmen” tanrının duâcısı-kâhin’i, unvanının biraz değişerek Arapçaya mal olmuş şeklinden başka bir şey değildir![6] Allah’u âlem!

 Hz. Musa’nın yaşadığı çağda, Mısır’da (yeryüzündeki kralın, gökteki ulu Tanrının oğlu, temsilcisi veya yardımcısı olarak görüldüğü) Amon kültünün hâkim olduğunu düşünürsek! Bu kültü temsil eden en yüksek dereceli (din adamının) kâhin’in veya rahibin de, yönetimde Firavun’dan sonraki ikinci adam olması gayet tabiidir! Firavun'un en üst bürokratı olan Hâman, aynı zamanda Firavun’un her yaptığını halkın gözünde meşrulaştırmak için fetva üreten dini heyetin de başıdır! Sarayın sofrasından beslenen her din adamı gibi, Hâmân’lar ve arkadaşları da, “Tabii efendim, münasiptir, efendim, ne güzel buyurdunuz, efendim, başüstüne efendim” demekten başka hiç bir şey söyleyemezlerdi!

Şunu da belirtelim ki, Kurân’ın muhtelif âyetlerinde Firavun’un baş danışmanı olarak, kendisinden söz edilen Hâmân, Tevrat’ta ismi geçen Persli (İranlı) veya Bâbil kulesini inşa ettiği düşünülen, Bâbil’li Hâmân’la da karıştırılmamalıdır. (bkz. Esterin kitabı, III, vd.) Bu âyetlerde Hâmân’dan kule yapıcısı olarak söz edilmesi, dînî bir yapı olan Mısır piramitlerinin dinsel amacına ve başrahibin piramitlerin baş mimarı olarak üstlendiği fonksiyonuna işaret ediyor da olabilir!

 

Kurân’da bahsi geçen Hâmân’ın, gerçekten Amon kültünün (Yani Firavunlar dönemindeki kadîm Mısır dinin) başrahibi-tapınak kâhinlerinin başı, yani bir numaralı din adamı, olduğu görüşünü, bu surenin 24. âyetinde ve Kurân’ın başka âyetlerinde,[7] isminin Firavun’la beraber (Firavun’un hemen arkasından) geçmesi de desteklemektedir! (Benzeri bilgiler için bkz. M. Esed)

 

Şimdi de gelelim, otuz yedinci âyetteki, “وَكَذَلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ” yani İşte böylelikle o zorba diktatör Firavun’a, yaptığı kötülükler süslü gösterilerek, Onun kendi kendisini doğru yoldan alıkoymuş olması gerçekleşmiş oldu!” ifadesine! Bu ifadeyi daha iyi anlamamız için Leyl suresinin 7. ve 11, âyetlerine bir göz atalım! Orada Rabbimiz, “Kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, (ister iyilik olsun isterse de kötülük olsun) kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. ve 11.)” . Leyl suresindeki bu âyetleri gördükten sonra, Firavun’a bir yandan yaptığı kötülüklerin güzel gösterilirken öbür yandan da kendisinin doğru yoldan ayrılmasının, süslü yani güzel gösterilmesini daha iyi anlayabileceğimizi umuyorum!

 

Bu âyetteki Firavun’a yaptıklarının süslü gösterilmesi konusunun püf noktası olan “زُيِّنَ  – Züyyine” fiilinin yapısına baktığımız zaman, bu işin nasıl olduğunu anlamamız daha kolay olacaktır. Görüldüğü gibi süslü veya güzel göstermeyi ifade eden bu “Züyyine” fiili meçhul kalıplı bir fiildir! Bu şu demektir: Burada fiili icra eden kişi açıkça belirtilmemiştir! Yani Yüce Yaratıcı Biz süslü gösterdik veya filan süslü gösterdi buyurmuyor! Sadece süslü gösterildi buyuruyor! O zaman bu süslü gösterme fiilinin açıkça belirtilmeyen faili kimdir?

 

Bu sorunun cevabını verebilmemiz için konunun daha detaylı bir şekilde irdelenmesine ihtiyaç vardır diye düşünüyorum! Bize göre burada verilmek istenen ana mesaj: İster Firavunlar olsun isterse herhangi sıradan bir insan olsun! Allah daha önceden kendisinin koyduğu ve sünnetullah adını verdiği bir yasaya göre, kendi iradesinden bir miktar irade, yani irade’i cüziye lütfettiği her insanın iradesine saygı duymaktadır! Yani (kişinin serbest iradesi ile yaptığı tercihinin, sonuçlarına katlanması şartı ile) İnsan isterse doğru ve hak olanı, isterse de yanlış ve batıl olanı tercih etsin, Allah insanın kendi tercihine karışmamaktadır!

 

Yani insan isterse Yüce Yaratıcının vahiy ve elçileri aracılığı ile insanlığa tavsiye ettiği hak ve hakikat yolunu seçerek Allah’ın dostluğunu kazanabilir! İsterse de, Allah’ın kendisine yol gösterip tavsiye ettiği yoldan ayrılıp, şeytanın dostluğunu tercih edebilir! Zaten bir insan Allah’ın tavsiye de bulunmak suretiyle gösterdiği hak ve hukuk yolunu bırakırsa, “O kişi (Allah’ın dostluğuna karı, şeytanın dostluğunu tercih ettiği için) otomatikman şeytanın yörüngesine girer ve o şeytanın uydusu haline gelir! krş. 43/36.”

 

Peki, bir insan şeytanın uydusu haline gelirse ne olur dersiniz? O zaman “Şeytan yapmak istediği şeyleri o kişiye güzel gösterecektir” krş. 6/43. 16/63. 20/120. Yani kişinin kendi özgür tercihi ile seçimini yapıp Allah yerine kendisine şeytanı dost ve velî seçtikten sonra, Allah da, o insanın bu tercihine saygı duymaktadır! Böylelikle de kişinin iyi veya kötü istediği, inanç, eylem ve fiillerini kendisine kolaylaştırmakta, zâten şeytan da, dostu olan bu adama yapmak istediği kötü fiilleri süslü ve güzel göstermektedir! Bu şekilde yukarıda sorduğumuz “Bu süslü gösterme fiilinin açıkça belirtilmeyen faili kimdir?” sorusunun cevabını da bulmuş olduk! Şeytanlar! Bu şeytanlar ins, yani görünüp bilinen insan şeytanları olabileceği gibi, cin, yani bilinip görülmeyen cin şeytanları da olabilir![8] Fakat şeytanlar bu işi Allah’a rağmen değil, Yüce Yaratıcının kendilerine yüklediği bir misyon dahilinde yapıyorlar!

 

Yukarıda Kurân’dan bazı örnekler sunarak, genel bir ifade tarzı ile izah etmeye çalıştığımız bu “Kişiye yapmak istediği şeyleri süslü-güzel gösterme işini” surenin 37. âyetine göre değerlendirirsek, şeytanın uydusu haline gelen Firavun’un yapmak istediği kötülükleri kendisine süslü gösterenin, aslında uydusu haline heldiği şeytan olduğunu da anlamış oluruz! Söz konusu âyetin o bölümünü bir daha hatırlayalım!İşte böylelikle o zorba diktatör Firavun’a, yaptığı kötülükler süslü gösterilerek, Onun kendi kendisini doğru yoldan alıkoymuş olması gerçekleşmiş oldu!”

Hiç unutmayalım ki surenin 29. âyetinde de, firavun şeytanın kendisine süslü gösterdiği bu sapık yolu  “سَبِيلَ الرَّشَادِ  – Sebilerreşâd” yani “aklıselimin-sağduyunun kabul ettiği en doğru yol” olarak tarif etmişti! Fakat buradaki doğrunun, doğruluk kriteri, Firavun’un koyduğu bir kriterdir! Gerçekte ise Firavun’un tek doğru olarak kabul ettiği kendi sapık yolunu işaret etmek için kullandığı bu “Sebilerreşâd” kelimesinin, aslında tam karşılığı olduğunu düşündüğümüz “sağduyunun ve aklıselimin yolu” ile hiçbir ilgisi yoktur! Allah’u âlem!

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve birde sizin görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Hiç unutmayalım ki Allah arayana buldurur! Görmek isteyene gösterir! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.)”

Eğer Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan, Allah’ın kitabı bu Kurân’la verilen ve insanlık için hayat kaynağı olan mesajları almak istiyorsak! Unutmayalım ki, halen nefes alıp veriyor olmamız iyi bir fırsat, hattâ belki de son fırsat olabilir! Bunun için elimizdeki Mushaf’ı önümüze aldığımız zaman, artık ölülere hatim için tilavet etmek yerine, Kurân’ın dirilere yani bizlere verdiği mesajları almak için okumaya çalışalım! Öyleyse, Kurân’ı önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden; meselâ, “Kurân anlaşılması zor hatta imkânsız bir kitaptır! O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile veya hastaların yanında şifa ümidiyle okunabilir” gibi, her türlü yanlış önyargı ve vesveseden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumayı, kendimize bir hedef olarak seçelim!

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 Yaşar GÜLAÇTI. 27 Ağustos. 2016.  Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] 37. âyete göre, bu olayda görevlendirilmesi gereken kişinin veya heyetin yapacağı bu işi bizzat Firavun’un kendisi üsleniyor!

 

[2] Zâten muktedirler kendilerinin istediğinden farklı bir sonuç çıkacağından endişe ederlerse, bu tür komisyonların kurulmasını ve çalışmasını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar ve her zaman da istediklerini elde ediyorlar! Bir örnek vermemiz gerekirse: Ülkemizde 15 Temmuz 2016 gecesi (PDY) yani paralel devlet yapılanması olarak  isimlendirilen ve siyonist sömürgenlerin maşası olarak faaliyet gösteren, bir ihanet şebekesi çok kanlı bir darbe girişiminde bulundu!! Başta bu ülkenin gözbebeği olan kahraman ordumuz olmak üzere, Milletimize çok pahalıya mal olan ve çok şükür ki, bastırılan bu darbe girişimini araştırmak için hemen ertesi gün mecliste bütün partilerin onayı ile bir komisyon kurulmasına karar verildi! Diğer üç parti bu komisyona katılacak üyelerin isimlerini hızla açıklarken, ne hikmetse? İktidar partisi aradan bir buçuk aya yakın bir süre geçmesine rağmen, bu komisyona vereceği üyelerin isimlerini açıklamadı! Nihayet meclisin tatile girmesine dakikalar kala, söz konusu dört üyenin isimleri açıklandı! Arkasındanda meclis hemen tatile girdi. Tabi ki, bizim işin gerçek yüzünü ortaya çıkartacağını umduğumuz bu komisyonun çalışması da, çıkmaz ayın son çarşambasına kaldı! Bu sonucu önceden belli olan araştırma komisyonu raporlarını, ülkemizde kamu görevine atama yapmak için yapılan ve sonunda kimin kazanacağı önceden belli olan mülâkât, yani sözlü sınavlara ve her imtihan döneminde soruların çalınarak birilerine verildiği söylenen, ÖSS, ÖYS, KPSS gibi imtihanları gibi sınavlara da benzetebiliriz, diye düşünüyorum! Bilmiyorum yanılıyor muyum?

 

[3] Krş. 79/24.

 

[4] Eski Mısır halkı, iki imparatorluğa bölünmüşlerdi: Bunlardan biri: Nil’in üst kısımlarında Sudan’ı da içine alan ve Afrika içlerine doğru uzanan yukarı imparatorluk idi. Diğeri de, Nil’in denize döküldüğü yerden başlayan ve Nil deltası olarak adlandırılan verimli toprakların bulunduğu aşağı imparatorluk tu. Bu imparatorluklarda gökteki güneş tanrısı “Râ” ve “Amon” yaratıcı ulu tanrılar olarak kabul edilirdi! Sonra iki imparatorluk birleşince tanrılarda birleşerek “Amon-Râ” adını aldılar! Kadim Mısır halkı, kendi idarecileri olan Firavunları da, bu gök tanrının yeryüzündeki oğlu ve yardımcısı olarak kabul ederlerdi! Bir rivayete göre ise, Kadîm Mısırlılar baş tanrıları olarak Güneş tanrısına “ Râ” ismini vermişlerdi. Bir şekilde ülkenin idaresini eline geçirmiş olan siyasi liderleri olan Firavunlara ise, gökteki ulu tanrı olan Güneş tanrısı “Râ” nın yeryüzündeki oğlu manasına, “Amon’Râ” derlerdi!

 

[5]  Eğer bu Firavun’un “geleceğe müthiş bir eser bırakmak” istediği şeklindeki tez doğruysa, Firavunlar bu amaçlarına ulaşmışlardır diye düşünülebilir! Çünkü Firavunlar tarafından yaptırılan bu yapılar (yani Mısır piramitleri) bugün dünyanın yedi harikasından biri olara kabul edilmekte ve dimdik ayakta durmaktadır!

 

[6] Eski Mısırlılar gökteki ulu tanrı “Râ” nın yeryüzündeki oğlu olan Firavun’un birinci yardımcısı olarak görev yapan baş vezire, dini bir kimlik atfederek “Hâ-Âmen” (yani tanrının hizmetkârı veya tanrının duâcısı, din adamı, rahibi, yahutta tanrının kâhin’i, ismini vermişlerdi! İşte bu “Hâ-Âmen” ismi sonradan “Hâmân” şeklinde Arapçaya geçmiş olmalıdır. Allah’u âlem!..

 

[7]  Bkz. 28/6.

 

[8] Bkz. 114/6.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları