N E V Â 5I/IX.

 

N E V Â 5I/IX.

 

MÛMİN SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 

 ( Zâtında Rahman fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.)

 

İMANI NI GİZLEYEN KİŞİNİN SARAY MECLİSİNDEKİ, SAVUNMASI DEVAM EDİYOR!

Firavun sarayındaki toplantıda, Firavun’un söze müdahale ederek, Musa’nın yalancılığını ispat sadedinde veziri Hâman’dan göğü gözetlemesi için kendisine bi kule yapmasını istemesinin ardından, toplantıda bulunan O kimliği bilirsiz Mümin’in uyarı yüklü nasihatları devam ediyor:

 وَقَالَ الَّذِي آمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ أَهْدِكُمْ سَبِيلَ الرَّشَادِ {38} يَا قَوْمِ إِنَّمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ {39} مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَمَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ فِيهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ {40} وَيَا قَوْمِ مَا لِي أَدْعُوكُمْ إِلَى النَّجَاةِ وَتَدْعُونَنِي إِلَى النَّارِ {41} تَدْعُونَنِي لِأَكْفُرَ بِاللَّهِ وَأُشْرِكَ بِهِ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَأَنَا أَدْعُوكُمْ إِلَى الْعَزِيزِ الْغَفَّارِ {42}

O (Musa’ya) inanıp-Allah’a güvenen adam, tekrar söz alarak “Ey halkım, beni dinleyiniz ki, sizi sağduyunun-aklıselimin yoluna yönelteyim! Ey halkım, bu dünya hayatı sadece kısa süreli bir takım hazlardan ibarettir! Hâlbuki daha sonra tekrar başlayacak olan bir hayat vardır! Ki, orası gerçekten kalıcı bir yurttur! Kötülük işleyen her şahıs, ancak işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırılırken, gerek erkek gerekse de kadın olsun, inanıp-güvenerek ıslah edici fiil ve eylemlerde bulunan insanlar, Cennete girip, orada hesapsız rızıklarla karşılanacaklardır!” dedi.

 (Musa’ya inanıp-Allah’a güvenen O adam) “Ey halkım, nasıl oluyor da, ben sizi kurtuluşa çağırırken, siz beni ateşe çağırıyorsunuz? Yani siz beni bir taraftan Kâinâtta mutlak otoriteye sahip olan Allah’ın otoritesinin üzerini örtüp, O’nu yok saymaya davet ederken, öbür taraftan da, elimde hiçbir kanıt olmadığı halde, bir takım varlıkları-kişileri, Allah’ın ortakları-astları olarak, görmemi istiyorsunuz! Buna rağmen ben (hâlâ) sizi O’ Yüce kudretin sahibi olduğu halde, sonsuz bir bağışlamaya da (sahip olan Allah’a) çağırıyorum!” diyerek, konuşmalarına devam etti! 40/38. 39. 40. 41. 42.

الرَّشَادِ  – Er’Reşâd” Türkçemizde “Reşat” şeklinde, erkek ismi olarak da kullanılan bu kelime “Ra Şe De” kökünden gelmektedir. Lügat olarak, Sıratı müstekîm, Doğru yol, Orta yol, Aklıselimin yolu, Hayır, Rahmet, Hidayet, Aklı rantabl, yani verimli olarak kullanmak, Akıl’bâliğ olmak, gibi manalara gelmektedir. (Aterî+Lisan..)  38. âyette geçen bu kelimeye, biz kalıp ve konumunu da hesaba katarak, “sağduyunun-aklıselimin yolu” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk! Beş âyetlik bu paragrafı değerlendirmeye çalışınca, burada sanki şu mesajların verilmek istendiği kanaatine vardık:

1= Kurân’ın genelinde olduğu gibi, bu âyetlerde de, cinsiyet (kadın-erkek) ayırımı kesinlikle reddedilmiştir! Bu durumu 40. âyetteki “Gerek erkek gerekse de kadın olsun, kötülük işleyen her şahıs, ancak işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırılırken, inanıp-güvenerek ıslah edici fiil ve eylemlerde bulunan insanlar, Cennete girip, orada hesapsız rızıklarla karşılanacaklardır!” şeklinde ifade etmeye çalıştığımız beyanlardan anlıyoruz!

2= Yine bu paragraftaki 40. âyetten anladığımıza göre, kötülük yapan, sadece yaptığı kötülüğe denk bir ceza ile karşılaşırken, iyilik yapan kimsenin göreceği karşılık yani ödül ise, hesapsız olacaktır. Bunu da yine 40. âyetteki şu ifadelerden anlıyoruz! “Kötülük işleyen her şahıs, ancak işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırılırken, inanıp-güvenerek ıslah edici fiil ve eylemlerde bulunan insanlar, Cennete girip, orada hesapsız rızıklarla karşılanacaklardır!”

3= Bu âyetler de iki şeyi daha görmüş olduk! Bunlar: a= Allah’ın yeryüzündeki mülkünü (yani iktidar ve serveti) bir şekilde ele geçiren (Firavun, Nemrut ve Şeddat gibi) diktatörler, geniş halk yığınlarını, etkileri altına aldıkları zaman, bu geniş halk yığınları, hak ve hukukun teminatı olan Vahyin yolundan sapıp, azıcık dünyalık elde etmek için koşuşan bir sürü haline gelebiliyorlar! Hatta sürü haline gelen bu insan yığınları, sonunda Stockholm sendromu denilen bir hastalığa bile tutulabiliyorlar[1]!

B= Bu durumda bile, enteresan bir şekilde, böyle bir halkın içerisinden canını dişine takarak, çevresindekileri hak-hukuk ve adaletin teminatı olan, Vahyin, (bugün için Kurân’ın) dosdoğru yoluna teşvik edebilecek sağduyulu insanlar çıkabiliyor!

Yine yukarıdaki âyetlerden anladığımıza göre; Burada çok enteresan bir durum daha karşımıza çıkıyor! “Bir tarafta Firavun gibi zalim bir diktatöre karşı kendini riske atarak, Allah’ın kitabı ile çevresindekileri doğru yola çağıran sağduyu sahibi insanlar! Öbür tarafta ise Firavun bozuntusu, zalim diktatörlerin etkisi altında kalıp, aklî melekelerini kullanamadıkları için, bu sağduyulu insanların çağrısına, kulak tıkayan insan yığınları! Birde bu yetmezmiş gibi, bindirilmiş kıtalardan oluşan bu iradesiz kalabalıklar, kendilerini hak ve hukukun teminatı olan Vahyin aydınlık yoluna çağıran bu sağduyulu kişileri, sapıklıkla itham edip, onları da, içine düştükleri, kendi bataklıklarına çekmeye çalışa biliyor olmaları,”  Bu durum sizce de enteresan değilmi?

Bu tespitimizi bu paragrafın 41. ve 42. âyetlerindeki şu ifadelere göre yaptık; “Musa’ya inanıp, Allah’a güvenen O adam Ey halkım, nasıl oluyor da, ben sizi kurtuluşa çağırırken, siz beni ateşe çağırıyorsunuz? Yani siz beni bir taraftan Kâinâtta mutlak otoriteye sahip olan Allah’ın otoritesinin üzerini örtüp, O’nu yok saymaya davet ederken, öbür taraftan da, elimde hiçbir kanıt olmadığı halde, bir takım varlıkları-kişileri, Allah’ın ortakları-astları olarak, görmemi istiyorsunuz! Buna rağmen ben (hâlâ) sizi O’ Yüce kudretin sahibi olduğu halde, sonsuz bir bağışlamaya da (sahip olan Allah’a) çağırıyorum!”

Âyetlerde geçen bu ifadeler, Firavun sarayındaki inancını gizleyen mümin kişiye âit olmasına rağmen, Kurân bu adamın sözlerine sahip çıkıp, o sözleri onaylamış gözükmektedir! Çünkü bu kimliği meçhul kişinin, hak ve hukuku savunmak için canını ortaya koyma pahasına söylediği bu sözler, önce levhi mahfuza, oradan da, binlerce yıl sonra, Kur’an âyetleri olarak, Allah’ın kitabına girmiştir! Onun için bu âyetlere göre hüküm bina edilebilir diye düşünüyorum! Bizim bu kanaatimizi, aynı konunun bundan sonraki âyetlerde de, ısrarla vurgulanıyor olması desteklemektedir! İşte o âyetler:

 لَا جَرَمَ أَنَّمَا تَدْعُونَنِي إِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْآخِرَةِ وَأَنَّ مَرَدَّنَا إِلَى اللَّهِ وَأَنَّ الْمُسْرِفِينَ هُمْ أَصْحَابُ النَّارِ{43} فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ {44}

(Firavun’un saray halkından olup, inancını gizleyen O adam halkını uyarmaya devam ederek) “Sizin beni davet ettiğiniz şey,[2] kesinlikle ne dünya da, ne de âhirette çağırılmaya değer bir şey değildir! Hâlbuki hepimizin dönüşü, (sizin Allah’ın astları olarak gördüğünüz için beni de, çağırdığınız, bu sahte tanrılara değil) kesinlikle Allah’adır. Şu da kesindir ki, (dünyada iken Allah’ın mülkünde yanlış tasarrufta bulunarak) kendi akıl ve iradesini de israf edip-yanlış yolda kullananlar, cehennemi boylayacaklardır! Siz benim ne demek istediğimi gelecekte anlayacaksınız! Bana gelince; Ben işimi-kendimi Allah’a arz ediyorum! Çünkü O’ kullarının her haline nigâhbandır!” dedi. 40/43. 44.

Bu 44. âyetle beraber, Musa ve Hârun as. ların durumunu görüşmek üzere, Firavun sarayında yapılan toplantılarda, Musa as.’ı savunmak için ortaya atılan, inancını gizlemiş kimliği bildirilmeyen müminin yani Musa’ya inanıp Allah’a güvenen kişinin, yaptığı savunma sona ermektedir. Surenin 28. âyetinde, kimliğini ve inancını gizleyen bir kişiyi nitelemek için kullanılan bu “Mümin” kelimesi bu surenin de ismi olarak kabul edilmiştir. Firavun sarayındaki toplantıların kayıtları olarak da görebileceğimiz, bu âyetler gerek indiği dönem itibarı ile Allah resulü ve arkadaşları, gerekse de, bizim için oldukça önemli mesajlar vermektedir! Bunlardan en önemlisi “bir kişinin ayağa kalkarak, Yerküre de zulmün, köleliğin, sömürünün ve şirk’in sembolü olan Firavun gibi zalim bir saray diktatörüne karşıçıkma cesaretini, bu adamın nereden almış olabileceği” mesajıdır.

Bu mesajın mahiyetini anlayabilmemiz için öncelikle surenin isim babası da olan bu Mümin  kelimesinin ne anlama geldiğinin iyi bilinmesi şarttır. Bu surenin 28. âyetinde geçen ve Firavun’un saraydaki yakınlarından olduğu halde,[3] Musa as.’a inanıp, Allah’a güvenen, Fakat bu durumunu Firavundan ve saray halkından gizleyen, bir adamı nitelemek için kullanılan bu  “Mü’min” kelimesi, “E Me Ne” kökünden gelmektedir. Aslı Arapça olan bu kelime, lügat olarak da, bir tek anlama gelmektedir: Eminiyyet, yani korkusuzluk ve güvenilirlik.

“E Me Ne” kökünden türetilmiş olan bu Mümin  kelimesi, Kurân’ı Kerimde yaklaşık olarak 242 defa geçmektedir. Geçtiği yerlerin tümünde de bu kök manası etrafındaki bir manayı ifade etmektedir. Yani bu günkü Türkçemizdeki tam karşılığı ile vermemiz gerekirse مُّؤْمِنٌ  Mümin demek “İnanıp-Güvenen ve kendisine de güven duyulan adam” demektir. Onun için biz bu kelimeye, surenin 28. âyeti bağlamında, şu şekilde bir mana vermeyi uygun bulduk! “Musa’ya inanıp Allah’a güvenen adam” .

Mümin kelimesinin, bu ortamda ne anlama geldiğini anladıktan sonra, umarım saray toplantılarında tek kişi olduğu halde, ayağa kalkıp, Firavun gibi zalim ve gaddar bir diktatöre karşı çıkan adamın bu cesareti nerden aldığını da öğrenmiş olduk! Bu cesaretin kaynağı, hepimizin de gördüğü gibi, O’ kişinin Musa’nın getirdiği vahye olan inancı ve Allah’a olan güvenidir! Yani adam, bir tarafa Allah’ın gücünü, öbür tarafa da, Firavun’un gücünü koyup, ikisi arasında bir tercih yapmak zorunda kalınca, tercihini Allah’ın gücüne güvenmekten yana yapmıştır! Bu durumu ifade etmek için günümüz Anadolusunda, “iman gücü”  şeklinde bir deyim kullanılmaktadır.

Şimdi de isterseniz, Firavun’un saray toplantılarında, zulme karşı ayağa kalkan bu mümin kişinin, hakkı ve hukuku savunmak için yaptığı bu evrensel direnişten çıkartabileceğimiz ders ve alabileceğimiz mesajlara bir göz atalım! Bu mesajları iki bölüme ayırarak aktarmaya çalışacağız!

Birinci bölümde, öncelikle bu âyetlerin indiği yer ve dönem olarak, o dönemin Mekke sinin durumunu anlatan tarihi arka plana bir göz atmamızın faydalı olacağını düşünüyorum! Bilebildiğimiz kadarı ile bu sure, Allah Resulünün en fazla sıkıştığı, dönem olan, ambargo yıllarının[4] sonlarında, kendisini ve davasını her şeye rağmen maddi planda destekleyen amcası Ebu Talib ve eşi Hz. Hatice’nin vefat ettiği, bir dönemde inmiştir. Bu dönemde inen yukarıdaki âyetlerle, kendisi ve arkadaşlarının verdikleri hak ve hukuk mücadelesine karşı o günün Firavunları olan Ebu Süfyan, Ebu Cehil gibi zalim diktatörler ve yandaşlarının başını çektiği düşmanlarının saldırıları ile çok sıkışık bir durumda olan Allah resulüne şu mesaj verilmektedir:

Ey elçi, (ey Muhammed) “Allah’ın verdiği elçilik görevini yerine getirmek için Musa’da, senden önce çok daha ağır şartlarda, Firavun’a karşı bu görevi yerine getirmişti! O ağır şartlara rağmen, Allah’ın yardımı ile sonunda Musa’nın davası, Firavun diktatörüne karşı nasıl başarılı oldu ise, senin davan da, bu dönemin Mekke Firavunlarına karşı, öyle başarılı olacaktır.” Bu mesaj, hem Allah Resulüne hem de o zor günlerde O’nun etrafında kenetlenen arkadaşlarına bir moral destek olmuştur!

Bu âyetlerle verilen ikinci mesajın ise zaman ve mekân kavramından soyutlanarak evrensel bir mahiyet taşıdığı kanaatindeyim! Yani herhangi bir zaman diliminde, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde, önce insanlığın ortak değeri olan mülkü (yani iktidar ve serveti), bir şekilde eline geçirip! Sonra da, elindeki bu devlet imkânlarını, halkı sömürmek ve köleleştirmek için kullanan Firavun bozuntusu zalim diktatörler ve yandaşlarına karşı, hakkın ve hukukun teminatı olan Allah’ın âyetlerini tebliğ etmeye çalışan insanların şu şekilde motive edilmek istendiği kanaatindeyim:

Ey yeryüzünde hak-hukuk, adalet, barış ve huzurun teminatı olan Vahyin, yani Kurân’ın, tebliğciliği görevini yapmaya çalışan insanlar! “Yeryüzünde bir şekilde, mülkü yani iktidar ve serveti ellerine geçirerek, halkı köleleştirmeye çalışan ve çağdaşınız olan bu Firavun bozuntusu diktatörlere karşı vereceğiniz her savaşta, Allah sizinle beraber olacaktır!” Tıpkı daha önce, Zulmün sembolü olan Firavun’a karşı Musa’ nın ve Mekke’nin zalim Firavun bozuntularına karşı Hz. Muhammed’in yanında olduğu gibi!

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, saray toplantılarında tek kişi olduğu halde, ayağa kalkıp, Firavun gibi zalim ve gaddar bir diktatöre karşı, hak-hukuk ve adaleti savunmak için Musa’ya sahip çıkan bu adama, daha sonra ne oldu dersiniz? Herhalde binlerce insanı bir çırpıda gözünü kırpmadan öldürebilen, Firavun gibi bir zalim diktatöre karşı kıyam ettiği zaman, çevresindekilerin “Eyvah adam gitti! Şimdi Firavun bu adamın ellerini ve ayaklarını çaprazlama keserek nasıl bir işkence ile öldürecek” [5]dedikleri, bu adamın sonunu siz de merak etmiş olmalısınız! Merakınızı gidermek için hemen arkadan gelen âyete bir göz atalım! Şöyle buyuruyor Yüce Yaratıcı:

 فَوَقَاهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ {45} النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوّاً وَعَشِيّاً وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ {46}

Allah (Musa’ya inanıp kendisine güvenen) O kişiyi, (Firavun ve yandaşlarının) tuzaklarından kurtarırken, Firavun ve yandaşlarını ise, en şiddetli bir azapla kuşattı! Yani Firavun ve yandaşları devamlı olarak[6]kendilerini bekleyen (âhiret azabının) baskısı altında kaldılar-kalacaklardır da! Hesap günü gelip çattığında ise, “Firavun’un (saz) arkadaşlarını en şiddetli azabın içine atınız” denilecektir! 40/45. 46.

حَاقَ  – Hâqa” Kuşatmak,سُوءُ الْعَذَابِ  – Sûülazâb” ise, azabın en kötüsü, en şiddetlisi, demektir![7]

غُدُوّاً وَعَشِيّاً  – Ğudüvven ve aşiyyen” yani “sabah ve akşam” demektir. Kırk altıncı âyette geçen bu iki kelime, yani akşam ve sabah kelimeleri, ikisi bir arada geldiği zaman, Araplarda devamlılığı ifade eden bir deyim olarak kullanılır. Bu mülâhaza ile biz bu kelimelerin ikisine birden “devamlı olarak” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk![8]

 

Görüldüğü gibi surenin bu paragrafındaki âyetlerin ana mesajı! Musa’ya inanıp Allah’a güvenen bir mümin’in, zalim diktatöre karşı yaptığı, tarihi haykırışı dile getirmektedir! Bu paragrafın son bölümünde ise, önce zulme başkaldıran bu müminin, (gücü ve bilgisi sınırsız olan) Allah tarafından korunduğu, arkasından da, zalim diktatör Firavun ve arkadaşlarını bekleyen hazin son haber verilmektedir! Burada verilen evrensel mesaj da ise: Ey yeryüzünde bir şekilde, mülkü, yani iktidar ve serveti eline geçirip, elindeki bu devlet gücünü kullanarak geniş halk kitlelerini sömüren Firavun bozuntusu zalim diktatörler!

 

Hiç unutmayın ki, gasp ettiğiniz o makamlar, içerisinde yaşadığınız o saraylar, biriktirdiğiniz o paralar, servetler! Kesinlikle, ne bu dünya da, ne de âhirette, sizi âdaletin elinden kurtaramayacaktır! Bu dünyada kastlara ayırdığınız halkın,[9] sizi sırtında taşıyan yandaş kısmını, siz nimetler içinde yüzdürürken, hakkını-hukukunu çiğneyip zulmederek dünyayı zindan ettiğiniz halkın öteki kısmının öfkesi, bir gün o saltanatınızı yıkıp, tahtlarınızı, koltuklarınızı da başınıza geçirecektir! Âhirette ise Allah’ın adâleti yakanızdan tutup, sizi layık olduğunuz o cehennemin dibine kadar sürükleyecektir! Bu paragrafın son âyetleri olan 45. ve 46. âyetlerde bu mesajlar da, verilmiş olmalıdır! Allah’u âlem!

 

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve birde sizin görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Hiç unutmayalım ki Allah arayana buldurur! Görmek isteyene gösterir! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.)”

Eğer Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan, Allah’ın kitabı bu Kurân’la verilen ve insanlık için hayat kaynağı olan mesajları almak istiyorsak! Unutmayalım ki, halen nefes alıp veriyor olmamız iyi bir fırsat, hattâ belki de son fırsat olabilir! Bunun için elimizdeki Mushaf’ı önümüze aldığımız zaman, artık ölülere hatim için tilavet etmek yerine, Kurân’ın dirilere yani bizlere verdiği mesajları almak için okumaya çalışalım! Öyleyse, Kurân’ı önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden; meselâ, “Kurân anlaşılması zor hatta imkânsız bir kitaptır! O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile veya hastaların yanında şifa ümidiyle okunabilir” gibi, her türlü yanlış önyargı ve vesveseden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumayı, kendimize bir hedef olarak seçelim!

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

 Yaşar GÜLAÇTI. 03 Eylül. 2016.  Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Sosyal bir hastalık olan bu Stockholm sendromu hastalığını sosyal bilimciler şöyle tarif ediyorlar: Bu hastalığa müptela olan insan yığınları, kendilerini köleleştiren, sömüren, yok etmeye, öldürmeye çalışan Firavun bozuntusu diktatörlere, gıpta ediyorlar, özeniyorlar hattâ âşık oluyorlar! Bunun en tipik örneğini, Firavunlar dönemindeki Mısır halkı üzerinde görüyoruz! Özgür havayı teneffüs edemedikleri için, çok basit dünyalıklar (en fazla karın tokluğu) karşılığında köleliği içselleştiren bu halk, kendilerini köleleştiren Firavunlara âdetâ âşık olmuşlardır. Bu durumu, Firavunlar rejiminin, Mısır gibi bir ülkede iki bin yıldan fazla hüküm sürmüş olması desteklemektedir! Eğer halk bu zalim Firavun bozuntusu diktatörlere, âşık olup onları desteklemeseydi, Firavunlar bu kadar uzun süre iktidarda kalamazlardı! Mısır halkı üzerinde etkili olan bu Stockholm sendromu hastalığının, İsrail oğullarını da etkilediğini görüyoruz! Bunun ispatı; Musa as.’ın öncülüğünde Mısırdaki Firavun zulmünden kurtulup, Sina’ya gelen İsrail oğullarının, bir müddet sonra, Mısırdaki Firavun idaresine karşı özlemlerini dile getirmeye başlamış olmalarıdır! (krş. 2/61.)

 

[2] Burada kastedilen de, yukarıdaki âyetlerde ifade edilen konu, yani yeryüzünde Allah’ın mülkünü-iktidar ve serveti, bir şekilde eline geçiren Firavun bozuntusu diktatörlerin, kendisini Allah’ın astı yani, oğlu,.. gölgesi vs. olarak görmesi konusudur.

 

[3] Bkz. 40/28.

 

[4] Bu yılları, Mekke döneminin altıncı yılı ile onuncu yıllarını kapsayan hicret öncesi yıllar olarak düşünebiliriz!

 

 [5] Firavun’un saray toplantılarında Musa’yı savunmak için aya kalkıp, Firavun’u ve çevresindekileri eleştiren, imanını gizlemiş, kimliği meçhul kişi hakkında, çevredekilerin böyle düşünmelerinin sebebi: Firavun’un, kendisine karşı çıkıp eleştiren insanları el ve ayaklarını kesip, bedenlerini de hurma ağaçlarına asarak cezalandıracağını söylüyor olmasıdır! (krş. 7/124. 20/71. 26/49.)

 

[6] Lâfzen “Sabah-akşam.”

 

[7] Burada azabın en kötüsü, en şiddetlisi olarak ifade edilen azap, büyük ihtişamına rağmen Firavun ve yandaşlarının Kızıldeniz’in kuzey ucunda yer alan küçük bir kolu tarafından kuşatılıp yok edilmesidir! Allah’u âlem.

 

[8] Klasik müfessirlerimizden bazıları bu 46. âyeti kabir azabının delili olarak göstermişlerdir. Oysaki burada kabir azabını çağrıştıracak herhangi bir ifade yer almamaktadır. Esasen Kurân’ın hiç yerinde kabir azabını ifade eden herhangi kelimeye yer verildiğini hiç görmedim! Bazı hadis kaynaklarında geçen kabir azabının, ateşe atılmak veya benzeri şekillerde fiziken, yani bedenen olması kesinlikle mümkün değildir! Bu durumda kabir azabının ancak psikolojik bir azap olması düşünülebilir!

                                           Bu durumu şu şekilde ifade edebileceğimizi düşünüyorum! Kişi her ne kadar âhireti yani cennet ve cehennemi inkâr etmeye çalışsa da, aklının bir köşesinde “ya bu adamların dediği doğru ise, ya cehennem gerçekten varsa” endişesini devamlı olarak vicdanında taşıyacaktır! Bu açıdan bakınca Firavun ve saz arkadaşlarının da, sabah akşam, yani devamlı olarak kendilerine hatırlatılan cehennem azabının baskısını psikolojik bir azap olarak enselerinde hissedecekler şeklinde anlayabiliriz! Allah’u âlem!

 

[9] Halkı kastlara-sınıflara ayırıp, Kendisine yakın olan sınıfı desteklerken, kendisine muhalif gördüğü sınıfı ezmeye çalışması, Firavun’un tipik özelliklerinden biridir. (krş. 28/4. 43/54.) Buna göre Firavun’ halkı iki sınıfa ayırmıştı! Bir taraftan kendisine biat edenleri (aslında buradaki “biat’ı” ibadet etmek olarak anlayabiliriz) güçlendirmeye çalışırken, muhalif olarak gördüğü kesimi de ezmeye çalışıyordu! Bir taraftan kendi taraftarlarını güçlendirmek için onların gelir kaynaklarına seyyanen zam üstüne zam yapmak, yahutta bu yandaşlara ballı devlet ihaleleri vermek sureti ile onları güçlendirmekteydi! Öbür yandan, kendisine muhalif gördüğü kimselere ise, Kunta-Kinte muamelesi yapmakta idi, sanki  (memur emeklisi gibi!) bu gurubun gelir kaynaklarını kurutmak için her şeyi yapardı! Örneğin bu gurubun önce gelir getiren gayrı menkullerine, mallarına el koyup, bu malların idaresine kayyum atar, sonra da bu malları kendi yandaşlarına peşkeş çekerdi! Bunlar binlerce yıl öncesinin kadim Mısır’ındaki Firavun idaresinin uygulamalarından bazıları idi!  

 

 

Yazarın Diğer Yazıları