N E V Â 51/X.
  

N E V Â 51/X.

 

MÜMİN SURESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

DÜNYADA İKEN MENFAAT ORTAKLIĞININ BİR ARAYA GETİRDİĞİ FİRVUNLAR VE YANDAŞLARI, ORTAKLIK BİTİNCE BİRİ BİRİLERİNE DÜŞÜYORLAR!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

( Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.)

 

 وَإِذْ يَتَحَاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفَاء لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ أَنتُم مُّغْنُونَ عَنَّا نَصِيباً مِّنَ النَّارِ{47} قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُلٌّ فِيهَا إِنَّ اللَّهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ {48} وَقَالَ الَّذِينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْماً مِّنَ الْعَذَابِ {49} قَالُوا أَوَلَمْ تَكُ تَأْتِيكُمْ رُسُلُكُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا بَلَى قَالُوا فَادْعُوا وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ{50}

(Ey muhatap) Cehennemi boylamış olanların (örneğin Firavun ve yandaşlarının) orada aralarındaki tartışmayı (sen bir görmüş olsaydın):Onların aralarında bulunan mustazaflar, yani zayıf konuma getirilmiş olanlar, başlarındaki lider kadroya “malum ya biz (dünyada iken) hep sizin peşinizden giderdik! Öyleyse, şimdi siz şu cehennem azabının biraz olsun hafiflemesini sağlayamaz mısınız?” diye sitem edeceklerdir!

Lider kadrosu ise: “İşte gördüğünüz gibi, hepimiz aynı azabın içerisindeyiz, (fakat yapabileceğiz bir şey de yok, işin aslı şu ki bugün insanlar hakkında karar verme yetkisi sadece kendisine âit olan) Allah’  kulları arasında âdil hükmünü vermiş bulunmaktadır” itirafında bulunacaklar!

Nihayet ateşin içerisindekilerin hepsi birden, cehennemin infaz görevlilerine “bir gün olsun, içinde bulunduğumuz şu azabın hafiflemesi için, Rabbinize dua ediniz-(eder misiniz) diye yalvaracaklar!

(Cehennem görevlileri) “Dünyada iken, sizin aranızdan seçilen elçileriniz sizlere (bugünle ilgili olarak) apaçık kanıtlar içeren uyarılar da, bulunmamışlar mıydı?” diye cevap verecekler. Cehennemdekiler, “evet uyarmışlardı” diye itirafta bulunacaklar! Öyleyse, şimdi siz (dünyada iken yalvardıklarınıza) yalvarmaya devam ediniz bakalım! (sonunda) inkârcıların duasının, onların şaşkınlığını artırmaktan başka hiçbir işe yaramadığını (göreceksiniz! 40/47. 48. 49. 50.

Dört âyetten oluşan bu paragrafta gördüğünüz gibi, bazı insanlar cehennemde biri birileri ile hesaplaşmaya çalışıyorlar! Şimdi aklımıza şöyle bir soru gelebilir. Cehennemde biri birilerine düşen bu adamlar kimdir? Yahutta cehennem halkının hepsi mi birbirilerine düşecekler? Öncelikle cehennem ehli olmaktan Allah’a sığındıktan sonra bu soruların cevabını vermeye çalışalım! Önce ikinci sorunun cevabından başlamak istiyorum. En azından tefsir ve yorumunu yapmaya çalıştığımız bu Mümin suresinde bu cehennem halkının hepsinin biri birilerine düşüp düşmeyecekleri sorusunun kesin bir cevabı yoktur. Şimdi gelelim birinci sorunun cevabına:

Bu surede yukarıdaki “Cehennemde biri birilerine düşen bu adamlar kimdir?” Sorusunun cevabı ile ilgili olan birçok ipucunun varlığına şahit olduk! Kısaca ifade etmemiz gerekirse, yukarıdaki paragrafı oluşturan âyetler, cehenneme mahkûm edilen iki gurup insanın orada biri birilerine düşeceklerini haber vermektedir! Peki, bu insanlar kimdir? Nasıl bir tiptir ve dünyada iken aralarında nasıl b ir ilişki vardı? Bu soruların cevabını verebilmemiz için, surede bu âyetlere gelinceye kadar işlenen konulardan bazılarını kısaca hatırlamakta fayda vardır diye düşünüyorum!

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, bu surenin ana konusu, mülk, yani iktidar ve servettir. Daha doğrusu, bu mülk kavramının yanlış kullanımından doğan aksaklıklardır! Surenin temelini oluşturan bu mülk kavramını doğru anlayıp değerlendirebilmemiz için şu hususları aklımızda tutmamız yararlı olacaktır! Hiç unutmayalım ki, Yüce Yaratıcının hak ve sorumluluk açısından eşit olarak yarattığı insanların arasından bir kişi, bir âile veya bir gurubun, kamunun geneline ait olan mülkü bir şekilde ele geçirmeleri ve ele geçirdikleri bu mülkü, yani iktidar ve serveti de yanlış bir şekilde kullanmaları, insanlık tarihindeki zulüm ve haksızlıkların ana sebebini oluşturmaktadır! İnsanlığın geçirdiği tarihi süreçte çok fazla örneği olan bu konu, yukarıdaki âyetlerde, zulmün ve sömürünün sembolü olan Firavun üzerinden ifade edilmiştir.

Dünya kuruldu kurulalı bir tarafta mülkü, yani iktidar ve serveti bir şekilde ellerine geçiren Firavun bozuntusu zorba diktatörler ve onların yandaşları olan kan emici sülükler. Öbür tarafta ise başta Yüce Yaratıcının görevlendirdiği Allah elçileri olmak üzere, hak-hukuk, adalet ve eşitlik için çaba harcamaya çalışan insanların da içerisinde olduğu, sorumluluk duygu ve bilinci ile hareket eden hamiyet sahibi insanlar!

Bu Firavunların sömürü ve kölelik rejimini uygularken, iki sınıf insan tarafından desteklendiklerini görüyoruz; Bunlardan birincisi, başını Hâmân’ın çektiği ruhban, yani din adamları sınıfıdır [1] ki, İnsanlık tarihi boyunca Yüce Yaratıcının insan neslini uyarmak için görevlendirdiği bütün elçilerin (Peygamberlerin) en şiddetli muârızlarının, muktedirin sofrasından karnını doyuran bu din adamı sınıfı olduğunu görüyoruz! Firavunların yeryüzündeki destekçisi olan ikinci sınıf a gelince: Başını Kârun’un çektiği, sömürüyü, hayat tarzı haline getiren, bu insanları tefeci bezirgânlar olarak isimlendirebiliriz.[2]

Tarih incelendiği zaman görülecektir ki, bu Firavunlar, Nemrutlar, Şeddatlar, irili ufaklı bilumum süfyanlar ve deccallar,[3] İnsanlık tarihi boyunca, yeryüzünde terör estirmişlerdir!  Öte yandan sorumluluk duygu ve bilincinden nasibini almadıkları için sürü refleksi ile hareket eden bir takım insan yığınlarının, çok basit dünyalıklar karşılığında bu diktatörlere gönüllü askerlik yaptıklarına da şahit olunmaktadır! Din ve sermaye adına hareket ettikleri söylenen, başını Hâman ve Kârun’un çektiği bu iki gurup insan tipini“Yecüc ve Mecüc”[4] olarak isimlendirebiliriz!

İnsanların baş belası olan Firavun karakterli muktedirler, yukarıdaki iki gurubun, yani din adamı ve sermaye gurubunun desteği ile ve ellerindeki kamu gücünü de kullanarak yeryüzünde hak-hukuk ve adaletin sadece kendileri ve yandaşlarının menfaati için uygulanmasına çalışmışlardır, çalişmaktadırlar! İşte yukarıdaki âyetlerde beyan edilen cehennemdeki hesaplaşmanın taraflarından biri, kendilerini yeryüzünde Allah’ın ast’ı, halifesi, vekili, yardımcısı, oğlu, gölgesi, vs. olarak gören, Firavunlar ve onun destekçisi konumundaki, din adamı kılıklı, Azizler, seyyidler, şeyhler vs. ile Karun kılıklı tefeci bezirgânlar, cehennemde birbiriyle tartışan iki gurubun birincisini oluşturmaktadırlar!

Cehennemde biri birileri ile çekişen taraflardan ikincisi ise çok basit bir dünyalık için, yani makam-mevki, para ve servet karşılığında bu diktatörleri sırtlarında taşıyıp, onların peşlerinden giden geniş halk yığınlarıdır! İradelerini, Azizlere, Seyyidlere, Şeyhlere, efendi hazretlerine, Gavslara, Kutuplara veya siyasi liderlerine teslim ettikleri için, iradesiz bir şekilde liderlerinin arkasından sürüklenen bu kalabalıklar, peşlerine takıldıkları insanlar sayesinde dünyada işlerinin yolunda gittiği gibi, âhirette de işlerin tıkırında gideceğini zannediyorlardı! Çünkü Allah’ın ast’ı yani yeryüzündeki gölgesi olarak görüp peşlerinden gittikleri liderlerinin, kendilerine bir şekilde âhirette de torpil yapacağını-şefaat edeceğini düşünüyorlardı! Ama iş düşündükleri gibi olmadı, sonunda hepsi birden cehennemi boylayınca, menfaat ortaklığı da, sona erdiği için biri birilerine düştüler!

Yukarıdaki âyetler bu insanların, cehennemde biri birilerine düştüklerini-düşeceklerini haber vermelerine rağmen, bu durumun bazen dünyada da cereyan edebiliyor olduğu görülmektedir! Zuhruf suresinde şöyle bir âyet var: “O günde dostların bir kısmı, diğer kısımlarına düşman kesilirler! krş.43/67. ”  Bu âyetten, sanki âyette geçen “O gün” kavramı ile “bu durumun âhirette olabileceği gibi, dünyada da olabilir” şeklinde bir mana çıkıyor. Yani âyette geçen “o gün”  demek, dostlukları menfaat ortaklığına dayanan insanların arasındaki menfaat ortaklığının sona erdiği gün demektir. Bu durumun âhirette de dünyada da olması mümkündür! Anadolu da kullanılan “Öküz öldü, ortaklık bozuldu” özdeyişi, tam da bu durumu ifade etmektedir.[5]

 إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ {51} يَوْمَ لَا يَنفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ {52}

(İnsanların içinden seçtiğimiz elçilere gelince!) Elbette ki, Biz O’ Elçilerimizi ve onlara inanıp-Bize güvenenleri, hem dünya hayatında ve hem de şâhitlerin dinleneceği ( o İlâhî mahkemede) destekleyeceğiz!

(Öte yandan şahitlerin dinleneceği) O günde, ileri sürmeye çalıştıkları mazeretleri, zalimlere hiçbir yarar sağlamayacaktır! Esasen o günde, onlar Allahın rahmetinden dışlanıp lânete uğrayarak, sonunda kendilerini çok kötü bir yerde bulacaklardır! 40/51. 52.

الدَّارِ  – Ed’Dâr” Bu kelime “De Ve Ra” veya “De Ye Ra” kökünden gelmektedir. Lügatte; Deverân etmek, Dönmek, Dolaşmak, Hareket etmek, İnsanların dönüp dolaşıp geldikleri, kalmak istedikleri Yer, Mekân, Ülke, Ev, Mabed ve tapınak, gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) Biz 52. âyette geçen bu kelimeye, kendisinden önceki kelime ile beraber mealde “çok kötü bir yer şeklinde mana vermeyi uygun bulduk!

Bu 51. ve 52. âyetler ambargo yılarında ve devamı olarak Hz. Hatice ve Ebutalib’in vefat ettiği hicret öncesi yıllarda çok büyük sıkıntı çeken Allah Resulü ve arkadaşlarına ihtiyaç duydukları morâl desteği vermek için indirilmiştir diyebiliriz! Kurân bu moral desteği verirken dahi, kesinlikle realiteden, yani olmuş ve olabilecek gerçeklikten milim taviz vermiyor! Yani Yüce Yaratıcının Kurân’la verdiği motivasyon desteği, günümüzde genellikle siyasetçilerin yaptığı gibi, halkı motive etmek için gerçekle ilgisi olmayan içi boş sözler ve yerine getiremeyecekleri vaatlere hiç benzemiyor!

Bu ayetlerde görüldüğü gibi, Yüce yaratıcı Elçilere ve Onların davalarına inanıp destek olan arkadaşlarına, iki şekilde ve iki yerde destek vaat etmektedir! Bunlardan birincisi dünyada, ikinci destek ise âhirette şahitlerin dinleneceği İlâhî mahkemededir. Âhiretteki desteği anlamak kolay, çünkü oradaki mahkeme’i kübrâ da, vereceği karar için muktedirin iki dudağının arasına bakan yargıçlar bulunmayacaktır. Yani âhiretteki İlâhî mahkemede, bir taraftan masumlar korunurken; Öbür yandan, muktedirin isteği doğrultusunda, gizli-yalancı şahitler yer alamayacağı için, elbette ki bu mahkemeden köleliği, zulmü, adaletsizliği, haksızlığı-hukuksuzluğu, hırsızlığı-yolsuzluğu, yağmayı-talanı ve de yalanı, yaşam tarzı haline getiren, vicdansız-merhametsiz muktedirler ve onların yandaşlarını cezalandıran bir karar çıkacaktır!

Öte yandan, dünyada iken, hakkı-hukuku, adaleti-eşitliği, merhameti-sevgiyi, insan hak ve hukukunu savunan Elçilere-Peygamberlere ve Onlara inanıp, Allah’a güvenenlere bu Yüce mahkemede Allah tarafından destek verileceğini de anlıyoruz! Buna göre, bu mahkemeden çıkacak kararın, Allah elçileri (Peygamberler) ve Onlara inanıp Allah’a güvenenlerin, ödül olarak cennetlere konmaları şeklinde olacağı, Kurân tarafından haber verilmektedir!

Şimdi gelelim yeryüzünde Allah’ın seçtiği elçiler ve O elçilere inanıp Allah’a güvenen insanların dünyada iken Yüce Yaratıcı tarafından nasıl desteklendiği konusuna? Allah’ın insanlığa hak-hukuk adalet-eşitlik, sevgi ve merhamet gibi kavramlardan oluşan dosdoğru yolu göstermek için yeryüzünde görevlendirdiği Elçiler ve Onlara inanıp Allah’a güvenen insanların Rabbimiz tarafından desteklendiğine dair Kurân’da birçok ifade mevcuttur! Bu desteğin de iki şekilde olduğunu görüyoruz! Bunlardan birincisi, Yüce Yaratıcının, Kendi görevlendirdiği elçilerine ve O’elçilere inanıp Allah’a güvenen arkadaşlarına fiilen ve fiziken verdiği desteklerdir.

Bu duruma örnek olarak; Bâbil’in zorba diktatörü olan Nemrut tarafından ateşe atılmakla tehdit edilen İbrahim as.’ın, Rabbi tarafından nasıl desteklediğini görmek için (bkz. 21/68. 69. 70. 71.) Ve kardeşleri tarafından daha küçük bir çocukken, ölmesi veya köleleşmesi için kuyuya atılan, fakat Rabbi tarafından desteklenerek Mısır’a sultan olan Yusuf as.’ın durumu. (krş. 12/ 1… 111. âyetler) Yine annesinden doğar doğmaz el kadar bir salın üzerinde, Nil’e bırakılan Musa as.’ın durumu. (krş.28/5. .. 13.) Nihayet Yüce Yaratıcı tarafından görevlendirilen, elçilerin sonuncusu, öksüz ve yetim olarak hayata atılan Muhammed as. ve Ona inanıp Allah’a güvenen arkadaşlarının, dünyada iken desteklediğine dair âyetler. Krş. 8/7. 8. 9. 93/6. 7. 8. . Kurân’ın bu âyetler ve daha birçok âyetlerde, Yüce Yaratıcının görevlendirdiği Elçilere ve O Elçilere inanıp, Allah’a güvenen insanlara verdiği fiziki ve fiili desteği haber vermektedir.

Öbür yandan, bu meseleye tarihi ve küresel ölçekte baktığımız zaman, tarihi süreçte, Allah’ın görev verdiği elçilerin davasının kesinlikle başarılı olduğunu, bununda Yüce Yaratıcının bu İlâhî davetçileri desteklemiş olduğunun delilidir, diye düşünüyorum! Şöyle ki, bir zamanlar dünyanın süper güçleri olan Sümer, Babil, Asur, imparatorluklarının başlarındaki Nemrutların ve Mısır Firavunlarının bugün esamisi dahi okunmazken, İbrahim as.’ın tüm dünya milletleri tarafından tanınıp sevilmesi ve isminin çağlar boyu insanlığın ufkunda hâlâ yankılanıyor olması, Allah tarafından İbrahim as. ve diğer elçilerin kendilerinin ve davalarının desteklendiğinin en güzel kanıtıdır.

Bu konuda başka bir örnek ise, birinin koç gibi başı kesilerek, diğerini ağaç kovuğunda, üçüncüsünün ise çarmıha gerilerek şehit edilmek istenen, Hz. Yahya, Hz. Zekeriya ve Hz. İsa’nın, kısa sürede yok olup gideceği sanılan hak davalarının şu gök kubbe altında hâlâ yankı bulmaya devam ediyor olmasıdır! Yine bu konu ile ilgili olarak verebileceğimiz son örneğe gelince; Bugün, Firavun bozuntusu Mekke müşriklerinin, saltanat ve saray düşkünü, katil Emevî diktatörlerinin, isimleri sadece lanet ve nefretle anılırken, Allah’ın son elçisi, Hz. Muhammed ve O’nun torunlarının ve samimi arkadaşlarının davaları milyarlarca insan tarafından desteklenmekte ve bu insanlar halen yeryüzünde yaşayan milyonlar tarafından minnet ve şükranla anılmaktadırlar. Bu durumu da, elçiler ve onlara inanların, Allah tarafından desteklenmesi olarak görebiliriz!

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve birde sizin görmek istediğiniz şeye bağlıdır! Hiç unutmayalım ki Allah arayana buldurur! Görmek isteyene gösterir! Çünkü Yüce Yaratıcı “kişinin özgür tercihi ile seçip istediği şeyleri, kendisi için kolaylaştırırız!” buyuruyor. (krş. 92/7. 11.)”

Eğer Vahyin en son ve en mükemmel örneği olan, Allah’ın kitabı bu Kurân’la verilen ve insanlık için hayat kaynağı olan mesajları almak istiyorsak! Unutmayalım ki, halen nefes alıp veriyor olmamız iyi bir fırsat, hattâ belki de son fırsat olabilir! Bunun için elimizdeki Mushaf’ı önümüze aldığımız zaman, artık ölülere hatim için tilavet etmek yerine, Kurân’ın dirilere yani bizlere verdiği mesajları almak için okumaya çalışalım! Öyleyse, Kurân’ı önümüze aldığımızda, kafamızdaki tüm sabit fikirlerden; meselâ, “Kurân anlaşılması zor hatta imkânsız bir kitaptır! O’ ancak ölülerin ardından savap kastı ile veya hastaların yanında şifa ümidiyle okunabilir” gibi, her türlü yanlış önyargı ve vesveseden kurtularak, O’nu anlama kastı ile okumayı, kendimize bir hedef olarak seçelim!

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! İdrak etmek üzere olduğumuz Kurban bayramınızı tebrik eder, bu bayramın tüm insanlık ailesinin hayrına ve hidayetine vesile olmasını dilerim!

(Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

                  Yaşar GÜLAÇTI. 10 Eylül. 2016.  Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Başını Hâman’ın çektiği bu gurup, genellikle tapınaklar, Havralar, Kiliseler ve Camileri kullanarak, sarayından karınlarını doyurdukları, kendi diktatörlerinin yaptıkları haksızlık-hukuksuzluk ve zulümleri, halkın gözünde meşrulaştırmak için dini fetvalar üreterek, muktedir olan kendi diktatörlerine hizmet etmişlerdir! Aslında tarihi süreçte hüküm sürmüş ve halen de hüküm sürmekte olan bütün Firavun bozuntusu diktatörler, kendilerini, yeryüzünde Allah’ın, oğlu, yardımcısı, temsilcisi, halifesi veya en azından gölgesi olarak tanıtmışlardır. Böylelikle, yaptıkları haksızlıkları-hukuksuzlukları, yolsuzlukları, hırsızlıkları ve irtikâp ettikleri zulümleri, Allah adına yaptıklarını îmâ ederek, faturayı kader’e,-alınyazısına, yani Allah’a kesip kendilerini temize çıkartmışlardır! İşte bu duruma halkı ikna etme görevi de, burada, başlarını Hâman’ın çektiği din adamlarına düşmektedir! Onlarda saray sofrasında karınlarını doyurdukları velinimetlerini savunmak için, halkı din adına afyonlamışlardır.

 

[2] Başını Kârun’un çektiği bu tefeci bezirgânlar, ellerindeki bürokrasi gücünü, servetleri, paraları ve haber kaynaklarını (günümüz açısından bakarsak, bürokrasi, medya ve finans gücünü) kullanarak kendi diktatörlerine sahip çıkmışlardır! Çünkü bu adamlar, elde ettikleri tüm varlıklarını, servetlerini başlarındaki Firavun bozuntusu diktatöre borçlu olduklarını düşünmektedirler! Belki de adamlar haklıdır! Çünkü bu burjuvazi takımının gelir kaynakları: Faiz, karaborsa, insan ticareti,  emek sömürüsü, ballı devlet ihaleleri, birde (TMSF) benzeri kurumlar aracılığı ile diktatörün el koyduğu, sonrada yandaşlar olarak kendilerine peşkeş çektiği, muhalif kesimlerin ve kamunun mal ve servetleridir!

 

[3] “Firavun” Yeryüzünde zulmün ve sömürünün sembolü olarak, Kurân’da birçok defa (seksen’den fazla yerde) ismi geçen zalim bir diktatördür. “Nemrut” ise, Kurân’da geçmemesine rağmen, Sümer, Bâbil, Asur, imparatorlukları gibi, eski Mezopotamya toplumlarında, devlet başkanlarının unvanıdır. “Şeddat”  kelimesine gelince, bu kelime de Kurân’da geçmemesine rağmen, Âd ve Semûd gibi toplumların zalim idarecilerine verilen bir unvandır! Gerek Firavun, gerek Nemrut, gerekse de Şeddat ve benzeri zorba diktatörlerin tümü, kendilerine itaat eden halkları tarafından, gökteki ulu tanrının yeryüzündeki oğlu, yardımcısı, halifesi, temsilcisi veya gölgesi olarak kabul edilmekte idiler! Bu isimlerin hiç biri, sanılanın aksine, özel isim olmayıp o günün devlet başkanlarının unvanıdır! “Deccal” bu kelime Kurân’da geçmemesine rağmen, Nuh as.’dan Musa, Îsa ve Muhammed as.’a kadar, tüm Elçiler kendi halklarını, Deccal’a karşı uyarmışlardır. Bu durum gösteriyor ki, Deccal tarihin her döneminde, dünyanın her yerinde çıkabilen bir kişi, kurum veya varlıktır! Yeryüzünde her türlü yağma-talan ve fitne- fesadın simgesi olarak görülen bu varlığın bir gözünün kör olduğu haber verilmektedir. Bu durum, Deccalların sadece kendi yandaşlarının menfaatini görüp, muhalif kesimlerin hak ve hukukunu hiç görmeyip yok saymasını ifade etmektedir.

 

[4] “Yecüc ve Mecüc” yeryüzünde haksızlık-hukuksuzluk, yağma ve talan peşinde koşan insanları nitelemek için, Kurân’da kullanılan bir deyimdir. (krş. 18/94. 21/54) tarihin her döneminde dünyanın her yerinde bulunabilirler! Bu “Yecüc ve Mecüc” ifadesi Türkçemiz de “Ecüç-Mecüç” batı dillerinde ise “Gok-Magok” ifadeleri şeklinde kullanılmaktadır.  Yeryüzündeki her türlü yağma-talan ve fitne-fesadın simgesi ve odak noktasında Deccal olduğu, Onun çevresinde yer alıp, Deccalın askerliğini yapanlara ise “Yecüc ve Mecüc” dendiği sanılmaktadır! Allah’u âlem.

 

[5] Şöyle yakın tarihimize bir göz atarsak, yıllarca biri birilerine kenetlenip, üzerlerine toz kondurmayan insanların, bir anda, nasıl birbirlerinin gırtlağına sarıldıklarını görebiliriz! Biraz düşününce, “herhalde Zuhruf suresindeki 67. âyette geçen “dostların biri birilerine düşman oldukları o gün” ülkemizin yakın tarihinde, sık sık tekrarlanıyor galiba” diyesi geliyor insanın!

 

Yazarın Diğer Yazıları