NEVÂ, 51/XI.

 

 

NEVÂ, 51/XI.

 

MÜMİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

MUSA AS. VE BENÎ İSRAİL, YANİ İSRAİLOĞULLARI!

 

Kurân’da değişik sure ve âyetlerde defalarca geçen, “Benî İsrail”  yani “israiloğulları” kavramının, gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde biraz yanlış anlaşılıp yanlış olarak ta değerlendirildiğini düşünüyorum! Bugün dünyada varlığını sürdüren tek Tanrılı dinlerin, özellikle de bu dinlerden Yahudiliğin uzun tarihi incelendiği zaman görülecektir ki,  bu “Benî İsrail”  kavramın hatalı bir şekilde değerlendirilmesinin, dünya tarihinin bazı millet ve devletlerin lehine veya aleyhine şekillenmesinde etkili olan unsurlardan biri olduğu kanaatindeyim! Böyle bir mülahazaya sahip olduğumuz için“Benî İsrail”  yani “israiloğulları” kavramının, doğru olarak anlaşılmasına yardımcı olur ümidiyle, bu kavram üzerinde biraz durmak istiyoruz! Şimdi isterseniz bu “Benî’İsrail” kavramının belki de Kurân’da ilk kullanıldığı yer olan Mümin suresinin o âyetini bir görelim!

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Özünde Rahman, fiilinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile!

 

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْهُدَى وَأَوْرَثْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْكِتَابَ {53} هُدًى وَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ {54}

Şu da bir gerçek ki, Biz vaktiyle Musa’ya yol gösteren (bir kitap) vermiş ve İsrail oğullarını da, aklını kullanacaklar için bir uyarı ve yol gösterici olmak üzere (o) kitaba varis kılmıştık! 40/53. 54.

بَنِي إِسْرَائِيلَ  – Benî’İsrail” Lâfzen “İsrailoğulları” demektir. Bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile Tarihi bir kavram olarak, Kurân’da elli civarında âyette geçen bu ifade, yanlış bir şekilde, belli bir ırkı veya sanki Yahudi toplumunu nitelemek için kullanılmış gibi anlaşılmaktadır! Oysaki âcizâne durumun biraz farklı olduğu kanaatindeyim! Şöyle ki: Bu ifadenin Kurân’da belki de ilk geçtiği yer bu âyet olabilir! Çünkü bu “İsrailoğulları”  ifadesi, daha fazla, Musa as. ve kendisi ile beraber Mısır’ı terk edenlerin hayat hikâyeleri anlatılırken geçmektedir. Bu 53. âyette ise Mısırdan çıkış öncesinin olayları anlatılırken ilk defa “İsrailoğulları” şeklinde bir ifadenin kullanıldığını görüyoruz! Burada geçen “İsrailoğulları” ifadesi ile neyin kastedildiğini anlayabilmemiz için, önce Musa as.’ın kimliği üzerinde biraz durmamız yararlı olacaktır.

Musa as.’ı anlayabilmemiz için, O’nu, Hz. İbrahim, Sümer, Akad, Bâbil, Asur, Pers ve Mısır uygarlıklarının tarihi ile beraber değerlendirmek zorundayız! İbrahim as. ‘ın aslen aşağı Mezopotamyalı (Yani Bâmbil’li) olduğu gibi, Hz. Musa’nın da aslında bir Mısırlı olduğu sanılmaktadır! Yahudilerin dünya tarih mirası içerisindeki her olumlu şahsiyete sahip çıktıkları gibi, Hz. İbrahim’e ve Musa ya da sahip çıktıklarını görüyoruz! Hâlbûki Hz. İbrahim’in Yahudi olmadığı gibi,[1] Hz. Musa da, kesinlikle Yahudi değildi. Şimdi gelelim Musa as.’ın İbrânî olup olmadığı konusuna; Merak edenler, bu konu ile ilgili olarak, birtakım ilmî ve tarihi kaynaklara başvurabilirler! Bir örnek olarak, “kendisi de bir Yahudi aileye mensup olmasına rağmen, Sigmund Freud (ö.1939) “Musa ve tek Tanrıcılık adlı kitabında, çok ciddi kanıtlarla, Musa’nın (kökeni itibariyle) bir Mısırlı, (yani Mısır’ın yerli halkından) olduğunu, İbrânî yani İsrail oğullarından olmadığını” haber vermektedir. (İ. Eliaçık)

 Yukarıdaki mülahazalar zaviyesinden baktığımız zaman, bu 53. âyette geçen “İsrailoğulları”  ifadesiyle, sâdece Hz. Yusuf zamanında Filistin’den gelip Mısır’a yerleşen Hz. Yakup’un 12 oğlundan çoğalan torunları değil, belki onlarında içerisinde olduğu Mısır ülkesinin Firavun ve yandaşları tarafından ezilip, köleleştirilen Mısır’ın yerli halkının da içinde olduğu ülke insanlarının kastedilmiş olduğu düşüncesindeyim! Ezilen bu halk, kendi içlerinden çıkarttıklar bazı idareciler vasıtasıyla, uzun Mısır tarihi boyunca zaman zaman ülke idaresinde söz sahibi olsalar da, çok zaman Mısır’ın zalim Firavunları ve onların saz arkadaşları tarafından, sömürülüp ezilerek, köleleştirilmişlerdir.

Kurân’ı Kerim’de birçok yerde geçen[2], fakat ilk defa bu surenin yukarıdaki elli üçüncü âyetinde geçtiğini düşündüğümüz bu بَنِي إِسْرَائِيلَ  – Benî’İsrail” yani “İsrailoğulları” kavramının, en azından bu âyetteki kullanımı ile aslında dünyanın her yerinde, her devrin diktatör Firavunları tarafından ezilip sömürülerek köleleştirilen geniş halk kesimlerinin nitelenmesi için kullanıldığı kanaatindeyim! Bu insanların kastlara ayrılarak, bir kısmının Kunta-Kinte muamelesine tabi tutulması durumu, gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde, halen devam etmektedir. Böyle düşünmemiz, yeryüzünde ezilen sömürülen tüm insanların da, surenin 53. âyetinde, kadim Mısır halklarını niteleyen  “Benî’İsrail” yani “İsrailoğulları” kavramının,  içerisine girebileceği kanaatini doğurmaktadır!

Çünkü yirmi birinci asırda bile, hâlâ daha bazı ülkelerde, mülkü yani iktidar ve serveti bir şekilde ellerine geçiren Firavun bozuntusu zorba diktatörlerin, kendi halklarını yandaşlar ve diğerleri olarak ikiye ayırdığını görüyoruz! Bu çağdaş Firavunlar, yandaşları olarak gördüğü insanları kendi cennetlerinde, köşklerde-saraylarda, katlarda-yatlarda âdetâ bir yalancı Cennet hayatı yaşatmaya çalışırlarken, diğerlerine, yani ötekiler olarak gördükleri insanlara[3] ise tam bir cehennem azabı yaşatmaya çalışmaktadırlar! Esasen kadim Mısır ülkesinin Firavunlarının yaptıkları da, herhalde bundan başka bir şey değildi!

Öte yandan Kurân’ın muhtelif yerlerinde defalarca geçen bu بَنِي إِسْرَائِيلَ  – Benî’İsrail” yani “İsrailoğulları” kavramı ile kastedilen insan topluluklarının da, diğer bütün topluluklar gibi, zaman içinde dejenere olup yozlaşarak değişime uğramaları kaçınılmazdı! Onun için, bu kavramın Kurân’da geçtiği her yerde, aynı manayı ifade etmek için kullanılmamış olduğunu düşünüyorum! Zâten bu kavramın belki de ilk kullanıldığı yer olan, Mümin suresinin yukarıdaki 53. âyeti dikkatle incelendiği zaman, bu  “Benî’İsrail” kavramıyla, o günün Mısır Firavunları tarafından ezilip sömürülerek, köleleştirilen kökenleri itibariyle yerli yabancı tüm Mısır halkının kastedilmiş olduğu görülecektir!

Şimdi de isterseniz bu “Benî’İsrail” kavramının Kurân’ın muhtelif yerlerinde çok değişik kitleler için nasıl kullanıldığına bir göz atalım: “Köleleştirilmiş insanlar için! 26/22. Aşağılanma azabından kurtarılanlar için! 44/30.  Kitaba varis kılınanlar için! 40/43. Önce çağının diğer insanlarına karşı desteklenen, fakat sonra nankörlük yapınca da, bu nankörlükleri sebebiyle kınananlar, hatta lânetlenenler için! 2/122. 5/78.  Allah’ın elçilerini yalanlayanlar hattâ öldürenler için 5/70.  Görüldüğü gibi bu “Benî’İsrail” kavramı sadece belirli bir insan tipi, insan gurubu için değil çeşitli zaman ve mekânlarda, çok değişik insan tipleri için kullanılmıştır!

Firavun ve yandaşlarının sömürüp köleleştirdikleri Mısırdaki geniş halk yığınlarının arasında elbette ki İbrani kökenlilerde vardı! Fakat çoğunluk değillerdi. Kendileri ile birlikte Mısır halkı içerisinden ezilen ve köleleştirilen bu insanların tümüne birden Benî’İsrail”  dendiğini görüyoruz! İlk etapta Hz. Musa’nın etrafında kenetlenerek Firavun gibi bir diktatör ve yandaşlarının yenilmesine sebep olan, bu Benî’İsrail” yani İsrail oğullarının, Mısırdan çıktıktan sonra hızla değiştiklerini görüyoruz! Bu hızlı değişimin, bu insanların çeşitli inanç ve menfaat guruplarına ayrılmalarına sebep olduğunu da görüyoruz!

Mısırdan çıkar çıkmaz aralarındaki birlik ve beraberliğin böyle çok hızlı bir şekilde kaybolup, çeşitli gurup ve fraksiyonlara ayrılmış olmaları, bu insanların sadece bir babanın, yani Yakup as.’ın çocuklarından ibaret olmadığının kanıtlarından biridir! Hatta Mısır Firavun’unun zulmünden kurtulan bu insanların Mısır’dan çıktıktan hemen sonra, Musa as.’dan kendilerine tapınacak gözleri ile görebilecekleri, elleri ile dokunabilecekleri bir tanrı istemeleri[4] de, bizim bu tezimizi desteklemektedir! Yine bu insanların, Musa aralarından ayrılır ayrılmaz, altın bir buzağı heykeli yaparak, Mısır’da iken tapındıkları, Apis öküzü ve ineğinin yavrusu olduğunu düşündükleri bu buzağı heykeline tapınmaları da, Benî’İsrail”  olarak adlandırılan bu insanların, sadece Yakup as.’ın torunlarından ibaret olmadıklarının ispatı gibidir!

Şimdide isterseniz Kurân’da değişik sure ve âyetlerde defalarca geçen “Benî İsrail”  yani “israiloğulları” kavramının, gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde yanlış bir şekilde anlaşılıp değerlendirilmesinin, dünya tarihinin bazı millet ve devletlerin lehine veya aleyhine şekillenmesinde etkili olduğu kanaatimizin biraz içerisini doldurmaya çalışalım! Öncelikle şunu ifade edelim ki, yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, ne Hz. İbrahim, ne de Hz. Musa Yahudi değillerdi, hattâ İbranî de değillerdi! İbrahim as. Bâbil’in, Musa as.’da, Mısır’ın yerli halklarındandı! İbrahim as. Bâbil halkının Nemrutlar tarafından ezilip sömürülmesine karşı çıkarken, Musa ve Harun as.’lar ise Mısır halkından olduğu halde, Firavunlar tarafından ezilip-sömürülerek köleleştirilen geniş halk yığınlarının yanında yer almışlardı.

Kurân’ daki Benî İsrail kavramının kullanılmasını kronolojik olarak takip edersek, bu kavramın ilk defa Hz. Musa’nın yanlarında yer aldığı ve içlerinde İbranilerin de bulunduğu Firavunlar dönemindeki, Mısır’ın ezilen halkları için kullanıldığını görüyoruz! Daha sonraları ise bu kavramın tam bir eksantrik anlayışla, yani zikzak çizerek, iki uç nokta arasında[5] gidip geldiğini görüyoruz! Şöyle ki: Yahudilere göre “Benî İsrail”  yani “israiloğulları” kavramı, yeryüzündeki tüm insanların kendilerine hizmet etmek için yaratıldığı üstün ırkı ifade ederken, başta birtakım Müslümanlar olmak üzere, diğer bazı milletlere göreyse,  bu “Benî İsrail”  yani “israiloğulları” kavramı, lanetlenmiş bir ırkı, lanetlenmiş bir milleti ifade etmektedir! Hâlbûki Kurân’a göre, ne üstün ırk vardır, ne de lanetlenmiş ırk vardır.[6] Yani bu görüşlerin ikisinin de, gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır!

Beni İsrail kavramının içini kafalarına göre dolduran Yahudiler, tarihi süreç içerisinde bu üstün ırk safsatasını kullanarak dünyanın efendisi olmayı kendilerine milli hedef olarak seçmişlerdir[7]. Tabii bunu yaparken kullandıkları temel argümanlar da, her zaman Tanrı ve din gibi kutsallar olmuştur! Sonunda dünyanın efendiliği safsatasına kendi kendilerini inandıran Yahudiler, bu uğurda önce Yüce Yaratıcının görevlendirdiği Elçiler vasıtasıyla kendilerine tebliğ edilen vahyi, yani Tevrat’ı tahrip etmişlerdir. Sonrasındaysa, adı İslam olan Allah’ın dininin içini boşaltarak, bu İlâhî dini belli bir toplumun-ırkın dini haline getirerek, âdetâ özelleştirip Yahudilik şekline dönüştürmüşlerdir! Tâbiî olarak bu durumu tahakkuk ettirmek için de bu “Benî İsrail” kavramını istismar edip kullanmışlardır! Fakat bu kavramı sadece Yahudiler kullanmamışlardır! Adı farklı olsa da, aslında bu “Benî İsrail” kavramını seçilmiş ruhban sınıfı ve kutsal kilise kavramları şeklinde, Hıristiyanlar da kullanmışlardır! Hattâ Müslümanlar dahi kullanmışlardır, hâlâ da kullanmaktadırlar!

İslam toplumlarının tarihi seyri gözlem altına alındığı zaman görülecektir ki; Yüce Yaratıcının insanların kolektif akıl ve iradelerine havale ettiği Mülk’ü, yani iktidar ve serveti, Müslümanların arasından çıkan bazı insanların bir şekilde ele geçirip babadan oğul’a geçen bir saltanata dönüştürdükleri bütün tarihi kaynakların üzerinde ittifak ettikleri bir gerçektir! Allah’ın, insanların kolektif akıl ve iradelerine havale ettiği mülkü, yani iktidar ve serveti, bir şekilde ellerine geçiren Müslüman idareciler, ölünceye kadar oturdukları iktidar koltuklarını bırakmak istememişlerdir[8]! Hattâ kendiler öldükten sonra o koltukların kendi oğulları tarafından doldurulmasını da garanti altına almaya çalışmışlar ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuşlardır! Bu durumu da, kendilerinin imtiyazlı bir sülaleye veya aileye mensup olmalarına bağlamışlardır[9]. Çünkü bu idareciler, kendilerini, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi[10]olarak gördükleri için diğer insanların kendilerine itaat etmek zorunda olduğunu düşünmekteydiler! İşte bu durum“Benî İsrail” kavramının İslamî versiyonu olarak düşünülebilir!

Ayrıca, bazı imtiyazlı sınıfa, cemaate[11] veya guruba mensup olduklarını iddiâ eden bazı kişiler guruplar, Kurân’ı-dini ancak kendilerinin anlayabileceğini, sıradan insanların ise Kurân’ı ve dini anlayamayacaklarını hattâ böyle sıradan insanların Allah’la direkt iletişim de kuramayacaklarını, ancak kendilerinin aracılığı ile bu iletişimi kurabileceklerini iddia etmektedirler! İşin garip olan tarafı ise, bu insanların Kurân’la taban tabana zıt olan bu iddialarının, Kurân’dan habersiz geniş toplum kesimleri tarafından kabul görüyor olmasıdır. İşte bu durumun da, “Benî İsrail” kavramının İslam dünyasında uygulanan sürümlerinden biri olduğu söylenebilir!

Kısaca ifade etmemiz gerekirse; Yüce Yaratıcının görevlendirdiği elçileri aracılığı ile bu mavi gezegendeki insanların tümüne birden hidayet kaynağı, yani yol gösterici olarak indirdiği Vahyi, yani İlâhî kitapları, belirli bir gurubun, cemaatin veya ırkın kendi tekellerine alarak, kendi gurup, cemaat veya ırkları lehlerine dünyevi çıkar sağlamak için yorumlamaları sonucunda oluşan birlikteliklerin tümü, bu “Benî İsrail” kavramının içine girmektedir.

İşte bu durum din, dil, ırk ve kültür farkı gözetmeden Vahyin istismar edildiği insanlık tarihinin hemen her safhasında, gnostik-bâtınî, egzotik-gizemli, kendi içine kapanan ve insanları biz ve ötekiler olarak ikiye ayırıp, sadece kendi gurup, cemaat ve topluluklarının her türlü çıkarlarını meşru gören insanların ortaya çıkmasının da ana sebeplerinden birini oluşturmaktadır[12]! Âcizâne, Kurân’da geçen “Benî İsrail” kavramlarının birde bu gözle değerlendirilmesinin faydalı olabileceğini umuyorum!

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da, görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz Kurân’a dayalı yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konudaki son söz de: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

 

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım! Ve bu fırsatın değerlendirilmesinin de, tüm insanlık gibi, bizim için de, hayırlara vesile olmasını, Yüce Rabbimden temenni ve niyaz ediyorum!

 

(Gelecek yazımızda, Mümin suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

                           Yaşar GÜLAÇTI. 17 Eylül. 2016. Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] İbrahim Yahudi veya Hıristiyan değil idi, (bkz. 3/67.)

 

[2] Başta Bakara suresi olmak üzere bu بَنِي إِسْرَائِيلَ  – Benî’İsrail” kavramının Kurân’ın muhtelif yerlerinde en az kırk defa geçtiğini tespit ettik!

 

[3] Ötekiler olarak nitelenen bu insanları, yukarıdaki 40/54. âyetteki بَنِي إِسْرَائِيلَ  – Benî’İsrail” yani “İsrailoğulları” ifadesine göre değerlendirirsek; Bu insanların tarihin her döneminde Mülkü, yani iktidar ve serveti bir şekilde ellerine geçiren Firavun karakterli muktedirlerin, önce ötekileştirdikleri, sonra da ezip sömürerek köleleştirdikleri geniş halk kitleleri olduğunu düşünebiliriz!

 

[4] Krş. 7/138

 

[5] Bu uç noktalar, İfrat ve tefrit noktalarıdır!

 

[6] Çünkü Kurân’a göre insanlar hak ve sorumluluk açısından bir tarağın dişleri gibi eşit olarak yaratılmışlardır. İnsanlar arasındaki en değerli insan ise, “Sorumluluk duygu ve bilincinin, en ileri düzeyde olduğu insandır! krş. 49/13.”

 

[7] Bundan dolayı da, defalarca böyle bir şeyi kabul etmek istemeyen milletlerin saldırılarına maruz kalmışlardır![1] Bu defa da, mazlum millet rolüne bürünerek diğer dünya milletlerinin, sempatisini çekmek için bu durumu istismar etmişlerdir! Sonunda bu “Benî İsrail” kavramının yanlış anlaşılması, bugün için artık sadece dünya milletlerini sömüren, sömürdükçe de semiren kapitalist sistemin kurucuları olan siyonist Yahudilerin işine gelmektedir!

[8] Müslüman idarecilerin Beni İsrail’e dönüşme durumu, Allah Resulünün vefatının üzerinden henüz elli yıl bile geçmeden tahakkuk etmiştir! Bu durum ilk olarak, hilafeti binbir entrika ve kılıç zoru ile ele geçiren Muaviye’nin Resulüllah tarafından Müslümanlara kazandırılan özgürlükçü ve inkılâpçı ruhu yok etmek için önce Kurân’ı vicdanlardan sökerek mızrakların ucuna takması, sonra da, Kurân’ın yerine kendilerinin uydurdukları rivayetlere dayanarak, hilafeti babadan oğul’a geçen bir saltanata dönüştürmesiyle başlamıştır. 

 

[9] Emevi sülalesinin Müslümanların geneline âit olan mülkü, yani iktidar ve serveti zorla ele geçirmeleri ile başlayan bu durum, Kurân’a, dolayısı ile İslam’a da, kesinlikle aykırı olduğu halde, Emevî sülalesinin ardından Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlı sülaleleri tarafından da aynı şekilde devam ettirilmiştir!

 

[10] Sözde halife Yezid’in işlediği cinayetleri ve irtikâp ettiği zulümlere karşı halkın tepkisini kırmak için, saraydan beslenen din adamları tarafından “Emirler-sultanlar Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir” şeklinde bir hadis uydurulmuş, sora da bu uydurma hadis Yezid’in babası Muaviye’den kalma “Qasrı beydâ-beyaz saray” ın kapısının üzerine nakşedilmiştir! Daha sonraları ise bu uydurma hadis, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı saraylarının kapılarının hemen tümüne işlenmiştir!

 

[11] Bu egzotik, yani gizemli cemaat anlayışının 15 Temmuz 2016 gibi yakın tarihimizde, ülkemiz için nasıl bir tehlike arzettiğini maalesef çok acı bir tecrübeyle anlamış olduk! Alnı secdeli, ehli kıble kardeşlerimizden ve “benim başörtülü kardeşlerim” den zarar gelmez diyerek yıllarca desteklenen bu cemaatlerden birinin neler yapabileceğini bilfiil yaşayarak öğrendik! Böyle bir gurubun mensupları oldukları söylenen insanlar, sabahlara kadar fetih duası yapıp, namaz, zikir ve tesbihle meşgul olduktan sonra, devamlı okudukları Cevşen’i boğazlarına asıp, besmeleyle bindikleri tankları, uçakları insanların üzerine sürüp nasıl bir ölüm makinesine dönüştüklerini görmüş olduk! Çünkü bu tür gizemli, gnostik, batını yapıya sahip olan dini karakterli cemaatler, kendi inanç sistemlerinin, mezheplerinin, tarîkatlerinin tek doğru olduğunu, kendilerinin dışında kalan bütün insanlarınsa, yanlış yolda olduğunu kabul ederler! Kendi liderlerini de mutlak doğruyu temsil eden tek kişi, yeryüzünde Peygamberle, hattâ Yüce Yaratıcı ile devamlı olarak görüşen seçilmiş insan, Allah’ın yeryüzündeki Ast’ı Peygamberin de, misyonunu devam ettiren kişi, yani sözde Mesih-Mehdi olarak kabul ederler! Bu kulvarda, Sümük’ü şerifçisinden, yanmaz kefen ve Peygamberi rüyada gösteren, Nâlîn’i şerif tüccarlarına varıncaya kadar, çok değişik fraksiyonlara rastlamak mümkündür! İşte size “Benî İsrail” kavramının yerli ve milli versiyonundan bir kesit!!

 

[12] Cemaat, tarîkat, gurup hattâ parti dayanışması şeklinde tezahür eden bu durum, bu insanların, kendi üyelerinin hatalarını bile savap, yani yanlışlarını bile doğru olarak algılayacak kadar, realiteden-gerçeklikten uzaklaşabilmelerine sebep olmaktadır! Biz iyi niyetimizi muhafaza edebilmek için farklı düşünmeye çalışsak da, maalesef durum böyledir! Peki, Kurân bu konu da ne diyor acaba? Kurân yukarıda tespitini yapmaya çalıştığımız bu durumu onaylamadığı gibi, tam tersini söylüyor.  Kur’an en azından dünyada, insanların inancına, ırkına, cemaatine, tarikatına, partisine veya bağlı oldukları guruplarına bakmaksızın ancak “doğru veya yanlış adına,  yapıp ettikleri fiil ve eylemlerinin karşılığı olarak ceza veya ödül göreceklerini” ve hiç kimsenin bir başkasının yükünü taşıyamayacağını söylüyor! (krş. 99/7. 8. ve 53/38. 39. 40. 41.) Kurân açısından durum böyle olmasına rağmen; Öteki mahalleden birileri bir yanlış yapıp hata işlediği zaman, bizim mahallenin gurup içi trolleri derhal harekete geçip deveyi pire yaparlarken, bizim mahalleden birileri bir hata yapar, örneğin, çalar-çırpar, yalan söyler-kandırır veya iftira edip haysiyet cellâtlığı yaparsa, hattâ vurup öldürürse yâhutta kendi koruması altındaki küçük çocuklara tecavüz ederse, bir kereden bir şey olmaz diyerek “kol kırılır yen içinde kalır mantığı ile” hemen üzerini örtmeye çalışmayı, nasıl izah edebiliriz ki? Mücahitlikten mütâitliğe terfî eden bazı insanların “bu milletin… sına .. ettikleri” bir toplum yapısını İslam adına nasıl tezkiye edebiliriz ki? Bu durum Benî İsrail’e” dönüşmenin daniskası değilse nedir?

Yazarın Diğer Yazıları