NEVÂ, 51/XII.

  

 

 

NEVÂ, 51/XII.

MÜMİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

GEÇMİŞTE CEREYAN ETMİŞ OLAN BAZI OLAYLARIN KURÂN’DA YER ALMASININ HİKMETİ VE BU DURUMDAN ÇIKARTILMASI GEREKEN DERSLER!

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

 Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 فَاصْبِرْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَارِ {55}

Öyleyse (Ey elçi! Ey muhatap!) Sen tüm bu zorluklara sabredip-göğüs ger! (Şunu da bil ki, daha önce Musa’ya verdiğimiz söz nasıl gerçekleştiyse) sana verdiğimiz söz de, kesinlikle gerçekleşecektir! Ancak sen hataların için bağışlanma dile! Ve her zaman[1] sadece Rabbine hamd ederek, O’nun adına, O’nun emirleri doğrultusunda, O’na doğru hareket et. 40/55.

Yukarıya attığımız “Geçmişte cereyan etmiş olan bazı olayların Kurân’da yer almasının hikmeti ve bu durumdan çıkartılması gereken dersler!” şeklindeki başlığın içinin birazcık doldurulması için, bu surenin ve tabii ki bu âyetin hattâ bu tür âyetlerin, iniş yeri ve zamanının tekrar hatırlatılmasında yarar vardır! Bu âyetlerin Mekke’de ambargo yılları sonrası ve hicret öncesinde, Allah resulü ve arkadaşlarının çok sıkıştıkları bir dönemde, Onları motive etmek ve manevi olarak desteklemek amacı ile inmiş olduğu anlaşılmaktadır!

Aslında Firavun ve Musa kıssaları gibi geçmişte cereyan etmiş olayların beyan edildiği bu ve benzeri birçok âyette verilen ana mesajın şu olduğunu düşünüyorum: (Ey elçi! Ey muhatap!) Sen halen çağdaşın olan insanlar ve gelecekteki insanlara, Vahyin yani Kurân’ın içerdiği İlâhî mesajları iletmeye çalışırken karşılaştığın tüm bu zorluklara sabredip-göğüs ger! Hiç unutma ki, daha önce de senin gibi İlâhi Vahyin mesajlarını insanlığa iletmek isteyen herkes benzeri zorluklarla karşılaşmışlardı! Fakat biz zorba diktatör Firavun’a karşı Musa’yı destekleyip, O’na verdiğimiz destek sözünü nasıl yerine getirdiysek, sana verdiğimiz destek sözünün de, öylece gerçekleşeceğinden zerre kadar şüphen olmasın!” Bu kısa girişten sonra, isterseniz şimdi de konumuza temel oluşturan yukarıdaki âyeti dikkatli bir şekilde inceleyip, içeriğini anlamaya çalışalım!

ذَنبِ  – Zenb” Arapça olan bu kelime, Suç, Günah, Her nesnenin, her canlının sırtı, Arkası, Gerisi, Kuyruğu ve Nasip-hisse gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan…) Biz yukarıdaki âyette geçen bu kelimeye, kalıp ve konumunu da hesaba katarak, “sen hataların için bağışlanma dile!” şeklinde mana vermeyi uygun bulduk.

Bu “Zenb” kelimesi ile ilgili olarak şöyle bir mülahaza da var: Zenb kelimesi, devamlılık arzetmeyen kasıtlı-kasıtsız günahları, hata, noksanlık, dikkatsizlik gibi kusurları ifade eder. Bir de “ism” kelimesi vardır ki, o devamlılık arzeden kasıtlı günahları ifade eder. Ayrıca bu zenb kelimesinin, kişinin hem kendi hemcinsi olan diğer insanlara, hem de Allah’a karşı işlediği suç ve hataları ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Bir de “Cünah” kelimesi vardır ki, o da, sadece kişinin diğer insanlara karşı işlediği cürümleri ifade eder.

 Ayette geçen “İstiğfar” kelimesine gelince; Bu kelime, insanın günah kirinden temizlenme isteğini ifade eder. Fakat affı istenen veya umulan bu günahlar, sadece Allah hakkına taalluk eden günahlardır!  Hâlbûki bir insanın başka insan veya insanların hak ve hukukunu ihlal ederek işlediği günahın aff’ı için, Allah’tan af dilemenin yanında, hukuku ihlal edilen kişi veya kişilerin, ihlal edilen veya gasp edilen haklarının da iâde edilmesi şarttır! Bu yönüyle halk arasında tüm hata ve yanlışlar için kullanılan “Günah” kelimesiyle, Kurân’da geçen “Cünah”  kelimesi biri birinden ayrılırlar!

Gerek yukarıdaki bu 55. âyet, gerekse de, 47/19. âyet gibi Kurân’da geçen bazı âyetler elçiye inanıp-Allah’a güvenen insanların Peygamber tasavvurunun nasıl olması gerektiği konusunda bize ipuçları vermektedir. Görüldüğü gibi, Yukarıdaki 55. âyette Allah kendi görevlendirdiği Elçisinden, yani Peygamberinden “günahları için af dilemesini” istemektedir! 47/19. âyette ise Yüce Yaratıcı, Peygamberden “hem kendisinin, hem de kendisine inanıp Allah’a güvenen erkek ve kadınların günahlarının affedilmesi için bağışlanma dileğinde bulunmasını” istemektedir. Bu âyetlerden çıkan sonuca göre: Müslüman toplumlarının bugünkü Peygamber tasavvuru ile Kurân’ın inşa etmeye çalıştığı gerçek peygamber tasavvuru arasında büyük farklar olduğu görülmektedir. Kurân’ın, bu ve benzeri âyetlerinden anladığımıza göre, Peygamberlerin masumiyeti (yani yanlışa karşı Allah Tarafından korunuyor olmaları) sadece Risalet görevi ile sınırlıdır. Risalet görevi dışındaki diğer konulardaysa, Peygamberler de, (bazı yüz kızartıcı suçlar hariç,[2] ) diğer insanlar gibi hata yapıp günah işleyebilirler.[3]

Peygamberlerle ilgili olarak Kurân’daki bu beyanlara rağmen, Müslüman halkımızın Peygamber tasavvuru, “Peygamberlerin hiçbir şekilde hata yapmayıp, günah işlemeyecekleri” şeklindedir. Kurân’ın yaptığı uyarılara rağmen, bu konuda Müslüman halkımız da, maalesef tıpkı daha önceki ümmetlerin düştükleri hataya benzer bir hataya düşmüş görünmektedirler![4]

عَشِيِّ وَإِبْكَارِ  – Aşiy ve İbkâr”  Akşam ve sabah şeklinde Türkçeye çevirebileceğimiz bu iki kelime, zıt kavramlar olarak, aralarındaki bir bağlaçla arka arkaya geldiği zaman, Arap muhayyilesinde, zamanın devamlılığını ifade eden bir deyime dönüşür! Bu mülahaza ile biz, yukarıdaki âyette geçen “Hamd ve tesbih” kelimelerinin lügat manasını da hesaba katarak, bu kelimelerin tümüne birden “Ve her zaman, sadece Rabbine hamd ederek, O’nun adına, O’nun emirleri doğrultusunda, O’na doğru hareket et.” Şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk!

Bu 55. âyetteki “Hamd ve Tesbîh” kavramlarının detayına gelecek olursak: Bu kavramlardan “Hamd”  kavramının, Türkçedeki karşılığı “övmek-övgü” manasına gelmektedir.  Allah Rasûlü “Ben seni layığı ile övemem, (ey Rabb’im)Sen kendini övdüğün gibisin” buyurmaktadır.(Müslim salât 222) Unutmayalım ki, elimizdeki Mushafların birinci suresi olan Fâtiha, dolayısı ile de Kurân Hamd” kelimesiyle başlamaktadır. Bir Kurân mümini olarak bunun bir hikmeti olsa gerektir diye düşünüyorum!

 

Kurân’ın Hamd’i, yani övgünün her çeşidini, sadece Allah’a tahsis ederek başlamasının hikmeti herhalde, insanların Allah’ın dışında, Allah ile beraber,  O’nun astları olarak gördükleri bazı varlıkları, yani kişileri de Allah’ı över gibi överek, (onlara da hamd ederek,) Sadece Allah’a âit olan Hamd’i yani övgüyü, Allahtan başkalarına da tahsis etmelerine tepki için olsa gerektir diye düşünüyorum! Bu durum, İslam inancının temelini oluşturan Kelime’i tevhid’in, “Lâ” harfi ile başlamasına benzer! Allah’u âlem.

 

Yine bu 55. âyette geçen “Tesbih” kelimesine gelecek olursak; Bu konuda da şunları söyleyebiliriz: Âyette geçen “سَبِّحِ  – Sebbih” kelimesinin masdarı-kökü, “Se Be Ha” dır. Bu kelime lügatte; Hızlı hareket etmek, Yüzmek, mesâî yapmak, Namaz kılmak, ibâdet etmek, Allah’ı tesbih, tenzih etmek ve Mekke şehri, gibi daha birçok mâna da kullanılmıştır. (Ahterî) Biz “Tesbih” kelimesinin bu ayetteki kalıp ve konumunu da hesaba katıp, lügat mânası olan “Hareket etmek”  manasını da meale yansıttığımızda “Ve her zaman[5] her yerde, devamlı olarak, sadece Rabbine hamd ederek, O’nun adına, O’nun emirleri doğrultusunda, O’na doğru hareket etşeklinde bir manaya ulaştık.

 

Hepimizin bildiği gibi, önce aslı “Tesbîh” olan bu kelimenin günümüz Türkçesinde “Tespih’e” dönüştüğünü görüyoruz. Tespih denince de, artık aklımıza gelen şey: Ağaçtan, plastikten, metalden yâhutta taş toprak, seramik ve cam gibi her hangi bir madde den yapılıp, 33 veya 99, adet halinde iplere dizilen, daha çok, namaz sonrası veya tasavvufî zikirlerdeki, tesbihât’ın adedini belirlemek için kullanılan, kültürel yönü de bir hayli ağır basan, bir objenin ismidir.

Bu zaviyeden bakınca, tesbih kelimesi, dini kültürümüzde genellikle şu şekilde anlaşılmaktadır: “99’lu tespihi eline alacaksın, süp, süp, süp, diyerek, durmadan çevireceksin ve böylece Allah’ı tesbih edip savap kazanacak ve sonunda âhiretteki cennete girmiş, hattâ Hûri kızlarına da kavuşmuş olursun!” Fakat Kurân’a göre işin hiçte böyle olmadığını görüyoruz. Şöyle ki, Kurân âyetlerinde defalarca geçen “Tesbih” kavramı, “Allah, adına, Allah’ın ismi ile Allah’a doğru, yani Allah’ın emirleri doğrultusunda hareket etmek” demektir. Şu âyette olduğu gibi; Meâlen (Ey muhatap) Rabb’ın yüce ismini an, (yani O’nun adı ile O’nun adına, O’na doğru hareket et.) 87/1.[6]

Bizim verdiğimiz bu mâna, tesbîh emrinin sözlü bir ifadeden çok, bu emrin fiîlî bir eylem olarak yerine getirilmesini ifade etmektedir. Fiîl ve eylem’in sözden çok daha etkili olduğu ise, yadsınılamayacak bir gerçektir.

إِنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ إِن فِي صُدُورِهِمْ إِلَّا كِبْرٌ مَّا هُم بِبَالِغِيهِ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ {56}   

Kendilerine gelmiş (geçerli) hiçbir kanıt olmadığı halde, Allah’ın âyetleri konusunda, tartışmaya girenlere gelince; Hiç şüphesiz ki, onların içlerinde, hiçbir zaman için elde edemeyecekleri bir büyüklenme duygusundan başka bir şey yoktur! Öyleyse sen (onların verecekleri zarardan) Sadece Allah’a sığın! Şu kesindir ki, (her şeyi) görüp işiten O’ (Allah, seni de) görüp işitecektir. 40/56.

Bu 56. âyette geçen يُجَادِلُونَ  – Yücâdilûne”  fiilinin kökü “Ce De Le”  kelimesidir. Lügat manası: Yaratmak, Bükmek, Şiddetli husumet, Tartışmak, İddiâ etmek, Ağız dalaşı (cidal) yapmak, İddia etmek ve ileri sürmek gibi manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) Biz âyet metnindeki kalıp ve konumunu da hesaba katarak, mealde bu kelimeye “Allah’ın âyetleri konusunda, tartışmaya girenler” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk! Lügat manasında da görüldüğü gibi, bu “Ce De Le”  fiili, fiziki bir mücadeleden çok, sözlü bir mücadeleyi ifade etmektedir.

Bu âyetin, konumu itibarı ile önemli mesajlar verdiği kanaatindeyim! Bu 56. âyetin, dünyada haksızlığın ve hukuksuzluğun sembolü haline Firavun, Hâman ve Karun gibi diktatörlerin yaptıkları yağma, talan ve zulmün konu edildiği âyetlerden sonra gelmesi; Allah’ın âyetleriyle, ellerinde hiçbir delil olmadan mücadele eden insanların kimliği ile ilgili olarak dolaylı yoldan mesajlar vermektedir. Bu zaviyeden bakınca; Ellerinde geçerli hiçbir delil olmamasına rağmen, Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaya girenler: Bir şekilde ellerine geçirdikleri mülk’ün, yani iktidar ve sermayenin gücünü kullanarak, kendi hemcinsleri olan diğer insanların hak ve hukukunu çiğneyen kimselerdir!

Bu âyette verildiğini düşündüğüm ikinci mesaja gelince: Âyet, ellerinde geçerli hiçbir delil olmadığı halde, yeryüzünde, hak-hukuk, bölüşüm-paylaşım, adalet ve eşitlik gibi kavramların teminatı olan Allah’ın âyetleri hakkında, tartışmaya giren insanların iç dünyaları ile ilgili direkt mesajlar da vermektedir. Şöyle ki, bu 56. âyet, bir şekilde ellerine geçirdikleri mülk’ü, yani iktidar ve sermayenin gücünü kullanan, bu hak ve hukuk katili Firavun bozuntusu zorba zalimlerin iç dünyalarını şöyle dışa vurmaktadır: “Hiç şüphesiz ki, onların içlerinde, hiçbir zaman için elde edemeyecekleri bir büyüklenme duygusundan başka bir şey yoktur!”

Âyetin bu kısmından anladığımıza göre; Bu insanlar, içlerinde taşıdıkları bu büyüklenme duygusunun beslemesiyle, hayal ettikleri o yarı tanrılık makamına hiçbir zaman için kavuşamayacaklardır! Üstelik bu büyüklenme duygusu, sadece onları Hakk’ın ve halkın gözünde küçültmekten başka hiç bir işe de yaramamıştır yaramayacaktır da! Esasen içlerinde taşıdıkları bu büyüklenme duyguları, onları Hak’tan yani Allah’tan uzaklaştırırken, Hakk’ da onlardan uzaklaşmıştır, uzaklaşmaktadır da. Bu insanların kendi tatminsizliklerinin besleyip desteklediği, bu (Cenâbu) haktan uzaklaşma fiili, işin tabiatı gereği, çift taraflı olarak işlemektedir. Nihayet bu durum, zamanla, bu insanlarla hem (Cenâbu) Hak ve hem de kendileri ile halk arasında hiç kapanamayacak bir mesafenin oluşmasına sebep olacaktır!

Biz bu tespitlerimizi birazda bundan sonra gelen âyetlerin verdiği mesajlara dayandırmaktayız. Çünkü o âyetlerde, yukarıda kaydettiğimiz gibi, bir taraftan kendisini halkın geneli üzerinde bir hakka sahip olarak görüp[7] gurura kapılan bazı insanların, bununla da yetinmeyerek, kendilerini evrenin merkezine yerleştirmeye de çalıştıklarını görüyoruz! Haddini aşarak böyle bir gurura kapılan insanlara, Yüce Yaratıcı haddini bildirmek için bakınız nasıl hitap ediyor:

لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ {57} وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُسِيءُ قَلِيلاً مَّا تَتَذَكَّرُونَ {58}

İnsanların çoğunluğu (yanlış düşünüp, gerçeği) bilmeseler de; Elbette ki, Göklerin ve yerkürenin yaratılması, insanın yaratılmasından çok daha kapsamlı bir olaydır! (şimdi bir düşünün!) Hiç’ bir şeyi görmeyen körle, her şeyi gören, (nasıl bir değilse, Rabbine) inanıp güvenerek ıslah edici fiil ve eylemlerde bulunanlarla, kötülük yapanlar da, bir değildir! Ne kadar da azınız-az öğüt alıyor(sunuz)! 40/57. 58.

Bu âyetlerde de, yukarıdaki âyetlerde ifade edilen “içlerinde, hiçbir zaman için elde edemeyecekleri bir büyüklenme duygusundan başka bir şey olmayan” insanlara hadlerini bildirmek için, şu mesaj verilmektedir: Hiç şüphesiz ki, insanoğlu, bölünmez bir bütün olan evrenin, sadece çok küçük bir parçasından başka bir şey değildir! Böylelikle bir önceki âyette kendisini dev aynasında gören ve içinde büyüklenme duygusu taşıyarak insan merkezli bir evren tasavvur eden ve kendilerini de insanlığın merkezine yerleştirip vazgeçilemez bir figür olarak göstermeye çalışan o kibirli insan tipine, “siz böyle düşünmekle, ancak kendinizin bir hiç olduğunuzu kanıtlıyorsunuz” mesajı verilmektedir.

Bu âyetleri günümüze getirirsek ki, Kurân’dan istifade edebilmek için getirmek zorundayız! O zaman bugün dünya da yaşayan milletlerin, özellikle de, İslam dünyası dediğimiz ülkelerin bugünkü durumları ile bu ayetlerde verilen mesajlar arasında taban tabana bir zıtlık olduğunu görüyoruz! Şöyle ki, bugün İslam dünyası olarak bilinen ülkelerin birçoğunun başında, hak ve hukuku hiçe sayan, büyüklük hissine kapılmış diktatörler hüküm sürmektedir! Bir Müslüman olarak bizim hoşumuza gitse de gitmese de, bu durum bir realite olarak karşımızda durmaktadır. Bu durumun sebebi araştırıldığı zaman karşımıza çıkan manzara ise içimizi daha çok acıtmaktadır!

Bugün yeryüzünde özellikle de İslam ülkelerinde yaşayan insanların büyük çoğunluğu, kendilerinin bölünmez bir bütünlük arzeden evrenin sadece bir parçası olduklarını görmezden gelerek, her şeyin sanki kendilerinden ibaret olduğunu sanmaktadırlar! Genellikle İslam ülkelerinde yaşayan insanların bazıları, sanki dünya onların etrafında dönüyormuş gibi kendilerini yerkürenin hatta evrenin merkezine oturtmaktadırlar! Kurân’dan, ilimden, hikmetten, fen ve teknikten zerrece nasibini almamış, kendi kurdukları hayal dünyalarında yaşayan bu tür insanlar, yerkürenin tahta gibi dümdüz olduğuna inanmaktadırlar! Hattâ kafalarının içi örümcek bağlamış bu insanlar, Evrenin merkezi olarak da, kabul ettikleri bu mavi kürenin, evrenin merkezinde, hiç hareket etmeden yerinde sabit olarak durduğuna inanmaktadırlar! Üzerinde yaşadıkları dünyadan habersiz olan bu insan tipinin, hizmetinde bulundukları zalim diktatörler tarafından kendilerine verilen din adamı pâyesini kullanarak, din adına durmadan fetvalar yayınladıkları da görülmektedir![8]

Hâlbûki Rabbimizin yed’i kudretin de olan bu Evren, Yüce Yaratıcı tarafından, her parçası durmadan hareket eden dev bir organizma şeklinde dizayn edilmiştir! İnsana gelince: İnsan içinde yaşadığı bu tabiatın, ne merkezini oluşturmaktadır, ne de sahibidir! İnsan denilen varlık üzerinde yaşadığı bu mavi gezegenin sahibi de değil, sadece mensubudur. Yani insanoğlu, çok büyük bir bütün olan evrendeki ufacık bir yerkürenin, belli zaman dilimi içerisindeki, emanetçisi ve onun çok küçük bir parçasından ibarettir![9]

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da, görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz Kurân’a dayalı yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bir kere daha diyoruz ki, her konuda olduğu gibi, bu konudaki son söz de: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür. Şayet sürçü kalem ettiysek, önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

 

(Gelecek yazımızda, Mümin suresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

                           Yaşar GÜLAÇTI. 23 Eylül. 2016. Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

[1] Lâfzen “akşam-sabah” veya “sabah-akşam”

 

[2] Bu durumun en güzel iki örneğini, Yusuf as. ile Davut as.’ ın hayatlarında görmekteyiz, Yusuf as. kapıları kapatan Aziz’in karısına karşı, Davut as.’de Betşeba’ya karşı Rablerinin kendilerine gösterdiği bürhan vasıtası ile zina gibi yüzkızartıcı bir günahtan korunmuşlardır. (krş. 12/23. 24. 25. 26.) Yusuf kıssası ile ilgili daha detaylı bilgi için bkz. N E V Â 42. Yusuf suresi ve düşündükleri! Adlı yazımız. Davut kıssası ile ilgili olarak daha detaylı bilgi için bkz. N E V Â 35. Sâd suresi ve düşündükleri adlı yazımız. (krş. 38/24. 25. 26.)

 

[3] Kurân’da Peygamberlerin yaptıkları ifade edilen bazı hata ve günahlarla ilgili olarak birçok örnekler vardır;  “Rabbine âsî olan, Âdem, (bkz.20/121.)  Bir yumrukla bir adamın ölümüne sebep olan Musa, (bkz.28/15.) İzinsiz görev yerini terk eden Yunus, (bkz. 37/140. 141. 142.) gibi. (Hepsine selam olsun)

 

[4] Önceki ümmetlerden Yahudi ve Hıristiyanlar, Peygamberlerle ilgili olarak biri ifrat, biri de tefrit olmak üzere iki hataya düşmüşlerdir. Yahudiler, bu konuda Peygamberleri küçümseyip, indirgemeci bir yol izleyerek tefrit’e düşerken, Hıristiyanlar da Peygamberlerini aşırı yücelterek (Allahın oğlu olmak gibi) ifrat’a düşmüşlerdir.  İşte yukarıdaki âyetlerde Kurân bu iki yanlış Peygamber tasavvurunu reddederek, Risalet kurumunu tabii rotasına oturtmak istemiştir!

 

[5] Lâfzen “akşam-sabah” veya “sabah-akşam”

 

[6]  Konu ile ilgili daha detaylı bilgi için bkz. “N E V Â 33. Âlâ suresi ve düşündürdükleri “ adlı yazımız.

[1]  Gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde, Milletin ana unsurunu teşkil eden geniş halk kitlelerinin, yapacakları hata, işleyecekleri her hangi bir cürüme hiçbir dokunulmazlıkları yokken, Mülk’ü yani iktidar ve serveti bir şekilde ellerine geçiren bu malum tiplerin, kendilerini halkın üzerinde, halka verilmeyen bir dokunulmazlık zırhı ile donattıkları görülmektedir

 

[7] Gerek tarihi süreçte gerekse de günümüzde, Milletin ana unsurunu teşkil eden geniş halk kitlelerinin, yapacakları hata, işleyecekleri her hangi bir cürüme hiçbir dokunulmazlıkları yokken, Mülk’ü yani iktidar ve serveti bir şekilde ellerine geçiren bu malum tiplerin, kendilerini halkın üzerinde, halka verilmeyen bir dokunulmazlık zırhı ile donattıkları görülmektedir

 

[8] Konunun daha rahat kavranabilmesi ümidiyle, bazı müşahhas örnekleri sizlerle de paylaşmaya çalışacağız! Günümüzde bazı milletler, Mars’ta su bulmaya odaklanmışlarken, bugün İslam dünyasının merkezi olarak kabul edilen Suudi Arabistan’ın baş müftüsü bakın nelerle uğraşıyor? Büyük Arap din âlimi! Suudi Arabistan'ın baş müftülerinden şeyh Abdal Aziz Bin BAAZ' dan bir fetva: Fetva şöyledir: “Kim dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ederse küfür ve delalete düşmüş olur. Çünkü bu iddia, hem Allah’ın, hem Kuran’ın, hem de, Peygamber’in reddidir. Bunu iddia eden kişi tövbeye davet edilir. Ederse, ne ala! Aksi takdirde kâfir ve dinden dönmüş bir kişi olarak öldürülür ve malı da, Müslümanların hazinesine katılır. “Eğer ileri sürdükleri gibi Dünya dönüyor olsaydı, ülkeler, dağlar, ağaçlar, nehirler, denizler bir kararda kalmazlardı. İnsanlar batıdaki ülkelerin doğuya, doğudaki ülkelerin batıya kaydığını görürlerdi. Kıblenin yeri değişir, insanlar kıbleyi tayin edemezlerdi. Velhasıl bu iddia sayması uzun sürecek birçok nedenden dolayı batıldır.” Dünya ve gezegenler konusunda bu işin uzmanları olan Astronomi bilginlerine gelince; Onların sözleri asla güvenilir Kanıt değildir. Çünkü bu sözler herhangi bir Şer’î kurala değil Zan ve tahmine dayanır.

 Bu fetva, 1999 da ölünceye kadar Suudî Arabistan’ın baş müftüsü olarak görev yapmış olan, Abdel Aziz bin BAAZ’ ın Medine İSLAM Üniversitesi yayınları arasında çıkan: ** El-Edilletünnakliyyetu vel’hissiyeh, Ala Cereyanişşemsi ve Sukunil ‘Ardi ve imkâni’Suudi, İlel Kevâkib ** Adlı kitaptan alınmıştır. Tarihi 1975 dir. Not: Bu bir internet alıntısıdır! İsteyenler “Abdel Aziz bin BAAZ” başlığı ile girip bulabilirler! Âcizane internetten bu fetvayı okuyunca şok oldum! Çünkü bu fetva bana çok tanıdık geldi! Tarih kitaplarından okuduğumuza göre; Bu fetvanın benzerini değil, aynısını 700 yıl önce Vatikan Katolik kilisesi de vermişti! Vatikan kilisesinin kurduğu engizisyon mahkemeleri, bu fetvaya dayanarak, dünya yuvarlaktır ve kendi etrafında dönüyor diyen nice bilim adamlarının bazılarını diri diri yakarak, bazılarının ise giyotinde başlarını keserek cezalandırmışlardı! Galileo bile ancak kendi kendini inkâr etmek zoru ile paçayı kurtarabilmişti!

[9] “Göklerde ve yeryüzünde ne varsa, hepsini katından bir lütuf olarak sizin emrinize âmâde kıldı. (45/13.) Biz insanı en güzel kıvamda yarattık. (95/4) gibi âyetler, bu ifadelere aykırı değildir. Varlık olarak, kâinat içerisinde bir nokta kadar bile cirme sahip olmayan insanoğlu, değer açısından farklı bir konumda olabilir!

 


Yazarın Diğer Yazıları