NEVÂ, 51/XIII.

 

NEVÂ, 51/XIII.

MÜMİN SÛRESİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ! (devam)

 

YENİDEN DİRİLİŞ-KIYAM (KIYAMET) VE HESAP GÜNÜ KESİNLİKLE GELECEKTİR!

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

Zâtında Rahman, fiîlinde Rahîm olan Allah adına, Allah’ın ismi ile.

 إِنَّ السَّاعَةَ لَآتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ {59} وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ {60}

İnsanların çoğu (gerçekten) inanmasalar da, geleceğinde hiçbir şüphe olmayan o gün (yeniden dirilme ve hesaplaşma günü) kesinlikle gelecektir.

(Onun için[1] ) Rabbiniz “Bana dua ediniz ki, Ben de sizin duanızı kabul edeyim” diye buyururken! (buna rağmen) “Bana kulluk yapmayı içlerine sindiremeyenler içinse; Onlar gelecekte aşağılanmış olarak cehennemi boylayacaklardır” Buyurmaktadır. 40/59. 60.

السَّاعَةَ  – Essâatü” Hepimizin bildiği gibi, bu kelime Türkçemizde “saat” şeklinde ve sadece bir günün 24/1’ olan 60 dakikalık bir zaman dilimini ifade etmek için kullanılmaktadır.  Araplardaysa yine bu  “saat”  kelimesi bir taraftan bizdeki gibi bir saatlik zaman dilimini ifade etmek için kullanılırken, öbür yandan, çok daha geniş ve farklı manalarda da kullanılmaktadır! Örneğin bu saat kelimesi ile bazen mutlak manada zaman kastedilirken, bazen de, belli bir mevsim, yıl veya belli bir olayın gerçekleştiği yahutta gerçekleşeceği zaman dilimi kastedilir. Buradan hareketle saat kelimesi ile Kurân’da bazen dünyanın sonunu getirecek olan kıyamet öncesi olayların meydana geleceği son saat kastedilirken,[2] bazen de, Kıyamet yani yeniden ayağa kalkma, hesap kitap ve âhiret hayatının başlangıcı kastedilir! 59. âyetteki saat kelimesiyle yukarıdaki manaların ikisinin birden, yani hem dünya hayatının sonunu getirecek olaylar, hem de âhiret hayatının başlangıcı olan yeniden ayağa kalkma gününün kastedildiği düşüncesindeyim!

Bundan dolayı, yukarıdaki 60. âyetin mealinin başına parantez içinde (onun için) şeklinde bir ifade yerleştirdik. Bunun sebebi: Bu âyetin bir önceki 59. âyette dünya hayatının sonu, arkasından da âhiret hayatının başlangıcı olan ve geleceğinde hiçbir şüphe olmayan o günlerle ilgili olarak yapılan, son derece ciddi uyarı ve ikaz’a dikkat çekmek içindir! Yani burada kısaca şu mesajın verilmiş olduğunu düşünüyorum!

“Ey insanlar! Şu anda yaşamakta olduğunuz dünya hayatı geçici olup günün birinde, önce sizin için sonra da küresel olarak tüm insan nesli, hattâ bütün canlılar için son bulacaktır. Arkasından da, burada yaptıklarınızın hesabını vermek üzere yeniden diriltileceğiniz bir gün gelecektir. Öyleyse hâlen fırsat varken, size dünya da yararı olur, âhirette ise Allah katında sizin için şefaatçi olurlar ümidi ile Allah’ın astları olarak gördüğünüz bazı varlık ve kişilere dua ve perestiş etmeyip, sadece Allah’a dua ve kulluk ta bulununuz! Bu hatırlatmayı, hayat yolunun bir yolcusu olarak devam eden insanoğlu için yapılan son uyarı olarak da düşünebiliriz! Bu durumu günümüzde kullanılan şu deyişe de, benzetebiliriz? “Ey sürücü! Ey yolcu! Köprüden önceki son çıkışta olduğunu unutma!”

ALLAH’I GEREKTİĞİ ŞEKİLDE TAKDİR ETMEK!

 

 اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراً إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ {61} ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ لَّا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ{62} كَذَلِكَ يُؤْفَكُ الَّذِينَ كَانُوا بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ{63}

(Sizin Rabbiniz olan) O’ Allah,( bir taraftan) içerisinde sükûn bulup istirahat edesiniz diye, sizin için geceyi tayin ederken, öbür taraftan da, (işlerinizi göresiniz diye) gündüzü aydınlık kılmıştır. Şu da bir gerçek dir ki, Allah insanlara karşı sınırsız lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğunluğu yine de nankörlük yapmaya devam ederler.

İşte her şeyin yaratıcısı, Ülûhiyette de tek otorite olan, sizin Rabbiniz Allah budur! Buna rağmen, nasıl oluyor da, (daha önce) Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr edenlerin zihnî yönden savruldukları gibi, siz de böyle zihnen altüst oluyorsunuz? 40/61. 62. 63.

تُؤْفَكُونَ  – Tûfekûn” 62. ve 63. âyetlerde iki farklı kalıpta geçen bu kelime “E Fe Ke” kökünden gelmektedir. Lügatte, Yalan, Yalancı, yalan söylemek, Galbetmek-dönüştürmek (yani Gerçeği tersyüz etmek, İçini dışına altını üstüne çevirmek) zayıflık ve İftira etmek gibi daha çeşitli manalara gelmektedir. (Ahterî+Lisan..) Âyet metinlerinde geçen bu kelimeye, metinler içindeki kalıp ve konumlarını da dikkate alarak “Zihnen altüst olup savrulmak” şeklinde bir mana vermeyi uygun bulduk. Bu durumu “hakikati yalana, gerçeği sahteye, hukuk’u haksızlığa, adâleti zulme, saf imanı münafıklığa dönüştürmek” şeklinde anlayabiliriz!

 اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ قَرَاراً وَالسَّمَاء بِنَاء وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَتَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ {64} هُوَ الْحَيُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {65}

O’ Allah Sizin için yeryüzünü ayaklarınızı sağlam basacağınız bir yerleşim alanı, göğü ise sizi (dış tehlikelere karşı koruyacak bir kalkan gibi) bina etti! Bunun yanında sizin vücudunuza bir şekil de verdi! Fakat sizin şeklinizi en güzel şekil olarak tasarladı! Sonra da, sizi en güzel rızıklarla rızıklandırdı! İşte hükmü tüm zaman ve mekânları kapsayan, âlemlerin de, sizin de Rabbiniz olan Allah budur!

(Yine Ülûhiyette tek otorite (yani Samed olan) O’ (Allah) sonsuz yaşamın da kaynağıdır! Öyleyse siz de, saf bir yürek temizliği içinde O’na yöneliniz! (Çünkü) Övgüye layık olan, sadece âlemlerin Rabbi (olan Allah) dir. 40/64. 65.

 قُلْ إِنِّي نُهِيتُ أَنْ أَعْبُدَ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ لَمَّا جَاءنِيَ الْبَيِّنَاتُ مِن رَّبِّي وَأُمِرْتُ أَنْ أُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ {66}

(Ey Peygamber, Ey muhatap! Onlara) Îlan et: “Bana Rabbimden söze dayalı apaçık kanıtlar gelmiş ve ben âlemlerin Rabbine teslim olmakla da, emrolunmuşken; Sizin Allah’ın astları olarak gördüğünüz için, beni de, O’nunla (yani Allah’la) beraber, O’nun yanında (yani Allah’ın yanında) kendilerine ibadet etmeye çağırdığınız o bir takım varlıklara kulluk yapmaktan, ben kesinlikle menedildim.” 40/66.

مِن دُونِ اللَّهِ – Min Dûnillahi” 66. âyette geçen bu ifadenin bugünkü Türkçemizdeki tam karşılığı: “Allah’ın ast’ı veya astları” demektir.

 هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلاً ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخاً وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى مِن قَبْلُ وَلِتَبْلُغُوا أَجَلاً مُّسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ {67} هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ فَإِذَا قَضَى أَمْراً فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ {68}

Sizi (öncelikle) toprak cinsinden, sonra içerisinde sperm bulunan bir damla sudan, sonra da, döllenmiş yumurta hücresinden, yaratan O’ dur. Sonrasındaysa, sizin bebek olarak (ortaya) çıkmanızı (dilemiş) en sonunda da (olgunluk) çağına ulaştıktan sonra yaşlanıp-ihtiyarlayarak, kendi doğal ömrünüzün tamamlanmasını bir yasaya bağlamıştır; Ne ki, içinizden bazılarına ölümün daha önce de tattırılabileceğine, umulur ki akıl erdirebilirsiniz!

(Esasen) Hayat ve ölüm O’nun koyduğu yasalara bağlı olarak meydana gelmektedir! O’nun bir işin olmasını murat ettiğinde; O işin oluş sürecine girmesi için, ona ol emrini vermesi kâfidir[3]. 40/67. 68.

61. ve 68. âyetler aralığından oluşan sekiz âyetlik bu paragraf, Rabbimiz olan Yüce Yaratıcı Allah’ı cc. gerektiği şekilde takdir etmemiz için birçok mesajlar içermektedir! Öncelikle bu pasajı oluşturan beş âyette verilen mesajların sıralamasına dikkatinizi çekmek isterim! Bu sıralamaya göre, önce bir zaman mefhumu olan gece ve gündüz’ün insan için ne ifade ettiğine değinilmektedir. (61. âyet) Ardından mekân mefhumu olarak yerin ve göğün, yaratılmasına dikkat çekildikten sonra, bu zaman ve mekân mefhumları ile beraber insanın yaratılışının sûret ve şekil olarak taşıdığı güzelliğin dile getirildiğini de görüyoruz. (âyet 64.)

Daha sonrasında ise insanın toprakla olan ilişkisi çerçevesinde önce insanın elementer yapısına, arkasından da, insanın hayat kaynağı olan su ile olan ilişkisi çerçevesinde insanın biyolojik ve embriyolojik yapısına dikkat çekilmektedir. Âyetin son bölümünde ise insanoğlunun hayat yolculuğunda karşılaşacağı, bebeklik-çocukluk, olgunluk çağı ile hayatın son dönemi olan ihtiyarlık dönemlerinden bahsedilmektedir. (67. âyet) Nihayet bu pasajın son âyetinde Allah cc. Kendisini şöyle tanıtıyor: “Hayat ve ölüm O’nun koyduğu yasalara bağlı olarak meydana gelmektedir! O’ bir iş’in olmasını murat ettiğinde, oluş sürecine girmesi için, o şeye ol emrini vermesi, kâfidir” (âyet 68.)

Sekiz âyetlik bu pasaj sanki Yüce Yaratıcının kendini tanıtmak için insanoğlunun eline tutuşturduğu bir kartvizite benziyor! Tıpkı Fâtiha suresi, İhlâs suresi, Bakara suresinin 255. âyeti ve Haşir suresinin 22. 23. 24. âyetlerinden oluşan pasajlarda Rabbimizin birtakım sıfatları ile tanıtıldığı gibi. Örnek olarak sunulan bu sureler ve kaydettiğimiz bazı surelerdeki bu pasajları anlayabilmemiz için, konunun arka planına bir göz atmamızın faydalı olacağı kanaatindeyim! Şöyle ki, yukarıda bahsettiğimiz Fatihe ve İhlâs sureleriyle, diğer bazı surelerden kaydettiğimiz âyetlerden oluşan bu pasajların inzali, yani indiriliş sebebi ile ilgili olarak şunlar düşünülebilir!

Dünyada insanların bir sosyal varlık olarak birlikte yaşamaya başladıkları dönemlerden itibaren, bu âyetlerin indiği döneme kadar[4] (aslında günümüzde de) insan toplulukları arasında dönem dönem oluşan yanlış bir Yaratıcı Yüce Tanrı anlayışı vardır! İşte bunu reddetmek için vahyin bu duruma müdahale ettiğini görüyoruz. Bu cümleden olarak, yukarıya kaydettiğimiz bazı Kurân âyetlerinin de bu yanlışı düzeltmek için yapılan İlâhî uyarıların devamı olduğu düşüncesindeyim!

İnsan toplulukları arasında oluşan bu yanlış Tanrı anlayışına geçmeden önce bir hususun iyi bilinmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim! O husus da, şudur: Yeryüzünde insanların oluşturduğu tüm toplumlarda ismi ve ifade biçimi farklı da olsa, bir Yaratıcı Yüce Tanrı inancı mevcuttur. Örnek olarak kadîm Türk kültüründe Yaratıcı Yüce Tanrı olarak bir “Göklü Tengri” den bahsedilirdi. Kadim Mısır kültüründe “Râ Amon, İsis ve Osiris”  Kadim Yunan-Roma kültüründe “Zeus ve Jüpiter” Kadim Babil, Sümer, Asur, Hitit, Akad, kültürlerinde “Marduk, Bâal, İştar vs.” Pers, Kültüründe “Hüdâ’ Ahuramazda” Hint, kültüründe, “Brahma, Nirvana vs.…”  Çin, kültüründe “Tao” Kızılderili, Astek, İnka, Maya hattâ Aborjin  kültürlerinde bile, değişik isimlerle de olsa, bir Yaratıcı Yüce Tanrı inancının var olduğu görülmektedir!

Çok tanrılı dinler olarak isimlendirilen yukarıdaki din ve kültürlere göre, Varlığı kabul edilen, gökteki Yaratıcı Yüce Tanrı, sadece “Panteon” yani tanrılar meclisinin başkanı olarak, geri planda eylemsiz bir vaziyette sükûnet halindedir! Bu dinlere inananlar, gökte olduğuna inandıkları bu Yaratıcı Yüce Tanrının yanısıra, Yeryüzünde de, O’ Yaratıcı Yüce Tanrının kendisinin görevlendirdiği, Onun yetkilerini kullanan Onun astları olduğunu düşündükleri, bir takım varlıkların, örneğin insanların var olduğuna da inanmaktadırlar! Yani gökteki Yaratıcı Yüce Tanrı adına yeryüzünde bir takım yetkiler kullananları da, O’nun yardımcıları, oğulları, kızları vs, olarak kabul etmektedirler! Konuyu örneklendirmek istersek; Herhalde şirkin ve çok tanrıcılığın ilk görüldüğü Nuh kavminden başlamamız gerekecektir. Kurân’da bu döneme âit Allah’ın astları olarak kabul edilen bazı yardımcı tanrılardan bahsedilmektedir. Bu yardımcı tanrıların isimleri: “Ved, Suva, Yağus, Yauk ve Nesr” dir![5] (krş. 71/23.)

Yüce Yaratıcının yeryüzündeki astları, yardımcıları olan bu yardımcı tanrıların isimlerine toplumların oluşturdukları devletin başı ve yüce tanrının da oğlu olarak Mezopotamya kültüründe “Nemrut” Mısır kültüründe “Firavun” Roma kültüründe “Sezar” Pers kültüründe “Şah” Arap kültüründe “Melik-Mâlik” Afrika-Habeş kültüründe ise “Neccaşî” gibi isimlerin verildiğini görüyoruz! Ayrıca Arap kültüründe “Lât” sivil otoriteyi “Uzzâ” askerî otoriteyi, “Menat” mali otorite, yani parayı temsil eden, yardımcı tanrıların isimleri olarak, bir takım kelimelerin Kurân’da geçtiği görülmektedir. (krş.53/19. 20.)

Konunun daha iyi anlaşılması için çok tanrılı dinler kategorisine giren kadim mısır din ve kültüründen bir örneklendirme yapmak istiyorum! Bu kadim Mısır din ve kültürüne göre, devletin başındaki Firavun olarak isimlendirilen kişiler, gökteki yüce yaratıcının yeryüzündeki oğlu, yardımcısı, temsilcisi olarak kabul edilirlerdi! Yine kadim Mısır din ve kültüründe, görevleri Firavun’un halk nazarındaki meşruluğunu sağlamak olan tapınak kâhinleri, yani din adamları da mevcuttu. Bunların en büyüklerine ise Hâman denmekteydi. Yüce tanrı Amon-Râ adına iş yapan, Firavun’un emrinde çalışan, bu din adamları da, onun astları ve yardımcıları olarak kabul edilir ve Firavun’un sarayından beslenirlerdi!

Öbür yandan tek Tanrılı dinler olarak bilinen dinlerden Yahudilik de “Êl’ İl, Elohim, Yahve”  Hıristiyanlıkta da “Yahova’ Rab’ İlâh ve Allah” isimleri, Kurân’da ve İslam inancında ise “Allah” kelimesi şeklinde, Yaratıcı Yüce Tanrının Özel ismi olarak telaffuz ve kabul edilmektedir. Fakat bu tek Tanrılı kitâbî dinlerdeki Tek Tanrı-Allah inancının da, bir müddet sonra, bizzat o dinlerin kendi din adamları tarafından sulandırılarak, Yaratıcı Yüce Tanrıya, O’nun astları olarak yeryüzünde birtakım yardımcılar ittihaz edildiğini görüyoruz!

Örneğin Yahudiler Uzeyr’i Allah’ın oğlu (yani ast’ı yardımcısı, temsilcisi) olarak görüyorlar! Yine bu kitâbî dinlerden Hıristiyanlığa göre, İsa-Mesîh Allah’ın oğlu (yanı ast’ı, yardımcısı, temsilcisi,[6] ) olarak kabul edilmektedir! (krş. 9/30.) Gerek Yahudilik, gerekse de Hıristiyanlık, bu her iki dine göre de, kendi din adamları, olan “Rabbânîler, Ahbar, Ruhbanlar, Azizler de,” Yüce Yaratıcı olan Allah’ın yeryüzündeki ast’ları, yani yardımcıları, temsilcileri, olarak kabul edilmektedirler! (krş. 5/63. 9/31.)

Allah’ın insanlık için indirdiği Kurân tarafından dizayn edilen, (hem ilk ve hem de tek din olan) en son ve en mükemmel din, İslam dinine gelince; Birçok konuda olduğu gibi: Bu konuda da, Müslümanlar (Allah Resulünün uyarısına rağmen[7]) daha önceki toplumların düştükleri hataların benzerlerine düşmekten kurtulamamışlardır! Bu cümleden olarak, “Samadâniyyet” yani Yüce Yaratıcı olarak Allah’ın, Ülûhiyyet otoritesinin tekliği ve bölünmez bütünlüğü, konusunda da, Yahudi ve Hıristiyanlığın etkisi altında kalmışlardır. Buna rağmen, Müslümanlar yeryüzünde hiç kimseyi Allah’ın oğlu olarak nitelememişler, yani bu kadar ileri gitmemişlerdir!

Fakat Allah Resulünün vefatının üzerinden henüz elli yıl bile geçmeden, Emeviler hilafeti kılıç zoru ile ele geçirip, İslam devletinin idare şeklini de babadan oğla geçen saltanata dönüştürmek için, önce Kurân’ı toplum hayatından söküp parçalayarak mızrakların uçlarına takmışlar. Sonrada Kurân’ın dirilerin hayatından sökülüp atılarak, O’nun bir ölü kitabı haline getirilmesini sağlamışlardı! Bunun sonucunda da Allah’ın indirdiği Kurân’a dayalı din’in yerine, rivayet kültürüne dayalı adı İslam olan, fakat Kurân’ın dizayn etmediği, yani Vahye dayanmayan yeni bir Emevi saray dininin ortaya çıkmasına vesile olmuşlardı!

İşte adı İslam olan bu saray dinine göre, İslam toplumunun idaresini binbir entrika ile bir şekilde ele geçiren Emevî hanedanına mensup saray diktatörleri, kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak ilan etmişlerdir![8] ” Kurân’ın şiddetle reddettiği bu anlayışı meşrulaştırmak için de, derhal rivayet kültürünün devreye girdiği görülmektedir! O dönemde iktidarda bulunan Yezid’in koltuğunu korumak için çareler aranırken; Sonunda sözde halife olan bu Yezid’in döktüğü kanları yok sayıp, halk nazarındaki konumunu meşrulaştırmak için, saraydan beslenen sözde din adamları, “Emirler yeryüzünde Allah’ın gölgesidir” hadisini uydurmuşlardır!

Daha sonra bu uydurma hadis, önce Şam’daki Emevi sarayının, sonra da, Bağdat’taki Abbasi saraylarının, daha sonrasında ise Selçuklu ve Osmanlı saraylarının giriş kapılarının üstüne yazılmıştır[9]! Öbür yandan Yahudilikteki Rabbaniyyûn-Ahbar, Hıristiyanlıktaki, Ruhban ve Aziz’lerin yerini de, İslam da Şeyh, Seyyid, Efendi hazretleri, Kutup, Gavs, Evliya yani Veliler vs. nin almış olduğu görülmektedir!  

Yukarıda da görüldüğü gibi dünyadaki hemen her kültürde biraz farklı da olsa bir Yaratıcı Yüce Tanrı inancı mevcuttur. Bu konuda herhangi bir problem yok gibi! Esas problem bu Yaratıcı Yüce Tanrının nasıl tanınıp, nasıl takdir edildiği ile ilgilidir. Dinler tarihi incelendiği zaman, hemen bütün dinlerin ilk dönemlerinde, bu Yaratıcı Yüce Tanrı anlayışının doğru veya doğruya çok yakın bir şekilde anlaşıldığı görülecektir! Fakat zamanla bu dinlerin, bizzat kendi din adamları tarafından, O’ Yaratıcı Yüce Tanrının yarattığı evren üzerindeki otoritesi sulandırılarak, Allah’ın astları[10] olarak gördükleri bir takım varlıkların, şefaatçi, aracı, tanrının oğlu, vekili, gölgesi vs. şeklinde, yardımcı tanrı olarak görülüp kabul edildikleri anlaşılmaktadır! Maalesef,  Müslümanlar da bu çok tehlikeli, gizli şirk illetinden kurtulamamışlardır!

Yaratıcı Yüce Tanrı, yani Allah tasavvurunun bozulup kâinât üzerindeki ilahi otoritesinin sulandırılmasına sebep olan bu sakat anlayışa göre: Allah’ın samed[11]sıfatı yok sayılmaktadır. Böylelikle, yarattığı tüm varlıklar kendisine muhtaç olduğu halde, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Yüce Allah’ oğullar, kızlar, yardımcılar, vekiller edinen ve (hâşâ) yeryüzünde Allah’ın gölgesi olduğu söylenen bazı emirlerle-idarecilerle yetki paylaşımı yapan, onlara muhtaç bir Tanrı konumuna düşmüştür. Hâlbuki Kurân böyle bir Allah inancını kesinlikle reddetmektedir. krş. 17/111.

Verilen bu bilgiler ışığında gördük ki, insanlar Allah’ın Ülûhiyyet otoritesini iki gurup insan üzerinden ihlal ediyorlar! Bunlardan birinci gurubu toplumların başındaki idareciler-emirler, krallar, Nemrutlar, Firavunlar, şahlar ve padişahlar vs. oluşturmaktadır! İkinci gurubu ise bu birinci guruptaki siyasi liderlerin saray sofralarından nemalanan din adamları ve insanların inançlarını istismar eden, bir kısım tasavvuf ve tarîkat liderleri oluşturmaktadır. Öbür yandan Allah’ı bilmeleri gerektiği şekilde bilip takdir edemeyen birçok insanın Tanrıyı ulaşılamaz yüce bir Varlık olarak gördükleri için, Allah’la aralarına bir takım aracılar-şefaatçiler koymak gibi bir hataya düştüklerine de şahit olmaktayız! Hâlbûki insanın en kolay ulaşabileceği varlık Allah cc.’dır! Çünkü “Allah insana şah damarından daha yakındır! krş. 50/16.”

İşte bu surenin yukarıdaki 61. … ve 68. âyetler aralığındaki sekiz âyetlik bu paragraf ile yukarıdaki yanlış Tanrı-Allah telakkisine karşı insanların uyarılmak istendiğini düşünüyorum! Fakat her şeye rağmen burada da bize düşen “Allah’u âlem!” demektir. Esasen Kurân’a göre sağlam bir imanın ve inancın temelini, doğru bir Allah bilinci ve telakkisi oluşturmaktadır. Kurân’ın birçok yerinde vurgulanan bu Allah bilincinin, yukarıdaki âyetlerde de, şu şekilde bir daha özetlendiğine şahit olduk:  “Her şeyin yaratıcısı, her an hay ve kayyum olan O’ Allah, yarattığı evren üzerinde tek otorite sahibidir” O halde böyle bir Yaratıcı neden kendi yarattığı varlıklardan bazılarını kendisine, eş, evlat, yardımcı, vekil, gölge edinerek kendi Ülûhiyyet otoritesini paylaşsın ki? Şayet kendi Ülûhiyyet otoritesini paylaşan böyle bir tanrı varsa, zaten başka varlıklara muhtaç bir tanrı olduğu için O kesinlikle Allah olamaz!

Bütün bu yorumlar, bizim vahyin gör dediği yerden bakmaya çalışıp da görüp elde edebildiğimizi düşünüp tespit edebildiğimizi zannettiğimiz yorumlarımızdır. Çünkü toplumda her insanın değerlendirme yapmak için bulunduğu pozisyon, onun değerlendirme sonuçları üzerindeki en etkili olgulardan biridir. Yani göreceğiniz şey, büyük ölçüde baktığınız yere bağlıdır! Ve bir kere daha diyoruz ki, bu konudaki son söz: “Elbette ki Allah en doğrusunu bilir” sözüdür.

Şayet sürçü kalem etti isek önce Rabbim’in af ve mağfiretini umarım. Sonra da siz değerli okuyucularımın hoşgörü, bağışlama ve ikazlarınızı esirgememenizi rica ederim! Şu anda halen dünya kendi etrafında dönmeye devam ediyorsa, bu durumun Kurân’ı anlamamız için hâlâ bir fırsat ve hattâ belki de, son fırsat olabileceğini lütfen unutmayalım!

(Gelecek yazımızda, Mümin Sûresinin tefsir ve yorumuna, kaldığımız yerden devam etme ümidiyle hoşça kalınız)

                     Yaşar GÜLAÇTI. 30 Eylül. 2016. Hartlap/K.MARAŞ. yasargulacti@hotmail.com

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------[1] Yani o gün gelmeden önce, hâlen fırsat varken.

[2] Krş. 41/47.

 

[3] Bu 68. âyetin son cümlesi olan  “كُن فَيَكُونُ - Kün fe yekûn” yani “bir şeyin olmasını murat ettiğinde, oluş sürecine girmesi için, ona ol demesi kâfidir” İbaresi ile ilgili olarak yapılan geniş bir değerlendirme için bkz. N E V Â 49. Yasin suresi ve düşündürdükleri adlı yazımızın son bölümü.

 

[4] Kurân’ın indiği döneme göre, bugün insanlığın yaşadığı tecrübeler doğrultusunda bazı kazanımlar elde ettiği düşünülebilir! Fakat dünyada Allah’ın Samed sıfatı ile ifade edilen, İlâhî otoritenin Kâinât üzerindeki bölünmez bütünlüğü bir kısım insanlar tarafından hâlen bölünüp parçalanmaya çalışılmaktadır! Bu durum bütün dünyada görülmekle beraber, özellikle İslam dünyası dediğimiz ülkelerde de maalesef halen devam etmektedir.

[5] Ved, Suva, Yağus, Yauk ve Nesr” Halen Arap kültüründe bilinmektedir. Arap kültüründe, “Ved”  savaşçı erkeği, “Suva” güzel kadını, “Yağus” Aslan’ı “Yeuk” At’ı “Nesr” ise Kartal’ı temsil eder.

[6] Hatta bazı Hıristiyan mezheplerine göre, İsa as. Allah’ın bizzat kendisidir.

[7] Ebu’ Said el Hudrîden rivayet edilen bir hadise göre; Bir gün Allah Resulünün şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Siz sizden öncekilerin yollarını öyle izleyeceksiniz ki: onları karış-karış, arşın-arşın takip edeceksiniz! (Hattâ) onlar bir keler deliğine girseler, sizde peşlerinden gireceksiniz!” Elçiden bu ürpertici açıklamayı işiten, Allah Resulünün arkadaşları “izleyeceğimiz bizden önceki o topluluklar, Yahudi ve Hıristiyanlar mı yaksa” diye soruyorlar? Allah Resulü “başka kim olabilir ki?” cevabını veriyor. (Buhari, Enbiya 50. , Müslim ilim 6.)

[8] Burada bir konuya dikkatinizi çekmek isterim! Kadim Mısır din ve medeniyetinde Firavun, Babil -Sümer medeniyet ve dinlerinde Nemrut, hatta Hıristiyanlarda İsa, Yaratıcı Yüce Tanrı olan Allah’ın oğlu olarak kabul edilirken, Emevilerle başlayan bir uygulamaya gör, İslam toplumunun başındaki idarecilere “Allah’ın oğlu diyememişler, ama mahcup bir eda ile “Emirler yeryüzünde Allah’ın gölgesidir” demişlerdir!

 

[9] Bu uydurma hadise göre, Allah’ın Samedâniyyet sıfatı, yanı Allah’ın kâinat üzerindeki otoritesi bölünerek, bir kısmı bir aileye, bir sülaleye veya bir kişiye teslim edilmektedir.    [10] “Allah’ın astları” olarak ifade ettiğimiz “Min Dûnillah” kavramı ile ilgili detaylı bilgi için bkz. N E V Â 49. Yasin suresi ve düşündürdükleri! 36/74. ve 75. âyetlerin tefsir ve yorumu.

[11] Krş 112/3.

Yazarın Diğer Yazıları